Anlatma Sanatı

Bir mekân hayal edin. Sessizliğin hâkim olduğu bir mekân. İnsanlar bir anlatıcının etrafında toplanmış meraklı gözlerle, sessizce bekliyorlar. Anlatıcı sessizliğin büyülü boşluğunda tek tek dinleyenlerin gözlerine bakıyor. O gözlerde soruları, ruhların kulakları aracılığıyla duymayı istediği hikâyelerin izini arıyor. Sessiz ama derinden konuşarak, tüm gözlere bakıyor anlatıcı. Hiç kimse konuşmuyor. Sessizlik. Sessizlik. Sessizlik…

Başlangıçta sessizlik vardı. Hikâye bu sessizlikten doğuyor. Dinleyenler ebe oluyor, anlatıcı hikâyeyi kendinden doğuruyor. Anlatıcının ağzından çıkan ilk kelimeler karanlığı aralayan ilk gün ışıkları gibi… Boşluğu varlık ile doldurmaya başlıyor anlatıcı; sessizliği ses ile, hareketsizliği hareket ile, soruları yanıtlar ile. Kelimeler anlatıcının ağzından boşluğa süzüldükçe, olağanüstü, korkunç, huzurlu, vahşi, acımasız, erotik, kahramanca, güzel ve büyülü bir dünyanın kapıları aralanıyor. Anlatan ve dinleyen bu gözle görünmeyen ama mekândaki herkes tarafından hissedilen büyülü dünyada dolaşmaya başlıyorlar. Birlikte dünyanın öteki ucuna, yeraltı diyarlarına, çok uzak bir geçmişe ve bize göz kırpan geleceğe yolculuk ediyorlar. Anlatıcı ile dinleyen bu yolculukta yoldaş oluyor, gönüldaş oluyorlar, hemhâl oluyorlar.

İşte böyle büyülü bir ortam yaratan Hikâye Anlatıcılığı gelmiş geçmiş en eski sanatlardan birisidir. 3000 yıldan daha uzak bir geçmişe sahip bu köklü sanat, insanlık tarihinde yaşanan onca sosyal, toplumsal ve politik değişimlere rağmen özünü kaybetmeden günümüze ulaşabilmiştir. 3000 yıl önce olduğu gibi günümüzde de yaşayan insanın sembolüdür Hikâye Anlatıcılığı. Her ne kadar Anadolu’da unutulmaya yüz tutmuş olsa da, bu sanatın nesilden nesile aktardığı kadim bilgeliğe günümüzde Anadolu gelenek göreneklerinin her türlüsünde, dedelerin nenelerin dilinde ve doğanın sessiz ezgisinde rastlamak mümkündür. Hikâye Anlatıcılığı sanatının gerçekleşmesi için üç temel öğeye ihtiyaç vardır; anlatıcı, dinleyici ve hikâye. Anadolu topraklarındaki anlatı geleneklerinde bu birliktelik, gökten düşen üç elma ile anlatılır. Anlatılan hikâyenin sonunda gökten üç elma düşer; birisi anlatıcıya, birisi dinleyenlere, diğeri de hikâyeye. Bu kadim bilgelik bize, anlatan-dinleyen-hikâye üçgeninin Anlatıcılık sanatının icrasında ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Hikâye anlatıcısı şifahi geleneklerdeki; masal, mitoloji, efsane, fıkra, destan, bilgelik hikâyeleri ve fablleri anlatır. Bunları geçmişin tozlu sayfalarından çıkarıp, temizler ve yaşadığı çağın elbisesini giydirir onlara. Yaşadığı çağın sorularına, arayışlarına yön verecek şekilde yeniden, ince ince işler malzemesini. Bazen bu anlatı ürünlerini kendi biyografik hikâyeleri ve yazılı edebiyattan ürünler ile harmanlayıp şifahi dile çevirir ve yeniden anlatır. Çağının varoluşsal sorularına seçtiği hikâyeler aracılığı ile cevap arar. Anlatıcı dinleyenlerin karşısında hikâyesini anlatmaya başladığında, içinde bulundukları mekânın sınırları kaybolur, saatler durur, zaman yok olur. Aslolan tek şey hayalin gerçek olduğudur. Hayali gerçek yapan bir büyücüdür anlatıcı. Hikâyesi ve seyircisiyle oyun oynamayı seven bir oyuncu. Ve muhabbete doyamayan bir bilge. Anlatıcı bu büyülü dünyayı yaratırken; dili, bedenini, sesini, nefesini ve mekânı ustalıkla kullanır. Seyirci ile göz teması kurar. Anlatmak istediği hikâyeyi, kendi varlığının derinlerinden gelen o biricik ses ile harmanlar ve kendi şarkısını yaratır. Kendi deneyiminden süzer bu şarkıyı. Hikâyesini açıklamaz. Anlatır. Anlatıcı hikâyesini anlatırken görünmez bir alan açar mekânda ve hikâye ile dinleyen arasından çekilir. Hikâye kendisi için konuşmaya başlar. Hikâye dinleyenin ruhuyla buluşup onun kendi hikâyesine dönüşür. Hikâye ile dinleyen arasından çekilen anlatıcı, anlatılan hikâyeye kendi rengini veren ama görünmeyen bir varlık olur âdeta. Hem vardır, hem yoktur. Anlatılan hikâye bittiğinde, hem hikâye değişir, hem anlatıcı hem de dinleyici. Ve gökten üç elma düşer. Sessizce yenir elmalar. Derin kadim bilgelik ile bağ kurulur…