Daily Archives

Kasım 22, 2017
  • ÇOCUKLAR REHBER OLUNCA: Bir Masal Öğretmeni’nin “An”ları..

    Hem içindeki çocukla hem de dışındaki çocuklarla bağ kuran bir yetişkinin gözünden çocukların hayâl dünyasına yakınlaşmak ister misiniz?

    Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi kurucularından Dr. A. Senem Donatan, Fide Okulları’ndaki düzenli masal anlatma deneyiminden yola çıkarak yazdığı yazıda, çocuklar ve masallar hakkında yaşadığı önemli farkındalıkları bizlerle paylaşıyor. Bir Masal Öğretmeni’nin ”An”larını keyifle okumanız dileğiyle…

    2017-2018 Eğitim sezonu başladığından beri, her hafta çarşamba günleri Fide Okulları’nda ilkokul ve ortaokul öğrencilerine masal anlatıyorum. Fideli çocuklar çok şanslılar çünkü okul kurulduğundan beri masallarla iç içeler. Geçen sene Seiba Anlatıcıları’ndan Şeyda Çevik düzenli olarak masal anlatıyordu Fide’de. Bu sene Fide’nin ”Masal Öğretmeni” olma sorumluluğunu gururla ve zevkle ben üstlendim 🙂 Bir anlatıcının düzenli olarak aynı öğrenci gruplarına hikâye anlatması büyük şans. Her seferinde yeni fark edişler, yeni aydınlanma anları yaşama fırsatına sahip oluyorsunuz.

    Geçenlerde Mustafa Ruhi Şirin’in ”Masal Atlası” adlı kitabını yeniden okumaya başladım. Okudukça şaşırdım, okudukça heyecanlandım. Kitabı daha önce de okumuştum; Seiba’dan eğitim almış olanlar bilirler, bu kitap Seiba eğitimlerinin değerli kaynak kitapları arasındadır. Beni tanıyanlar da, hayattaki en önemli rehberlerimin çocuklar olduğunu bilirler. İçimizdeki çocuk, dışımızdaki çocuklar… Her birinin hayatın özüne dair biz yetişkinlere çok şey öğrettiğine inanırım. ”Masal Atlası”nı yeniden okumak bu inancımı pekiştirdi. Fide’de yaşadığım pratik deneyimler ve Mustafa Ruhi Şirin’in kitabındaki teorik bilgiler arasındaki güçlü bağlantı beni öyle heyecanlandırdı ki, bağlantılardan bazılarını sizlerle paylaşmak istedim.

    Fide’ye ilk gittiğim gün ”Sizce masal nedir?” diye sordum çocuklara. ”Hayâl” dedi bir tanesi. Mustafa Ruhi Şirin’in kitabı tam da o çocuğun dediği gibi başlıyor: ”Masalın esası hayâldir.”[1]

    Masal Atlası kitabının bir bölümünde çocuk bilincinden bahsediliyor, ”Çocuklar daha çabuk inanırlar masala… Zaten çocuk dış dünyayı masal gibi algılar.”[2] deniyor. Fide’deki deneyimlerim çocuk bilinci üzerine tefekküre daldırdı beni. Çocuk bilinci yetişkinlerin nezdinde ”bilinçsizlik” olarak algılanabilir ama kanımca çocuk bilinci, insanın içindeki saf bilge tavrın bir tezahürüdür. Fide’deki çocukların merakında, heyecanında ve inancında çocuk bilincinin saflığı ve bilgeliğiyle karşılaşıyorum her hafta ve her defasında hem şaşırıyorum hem de şükrediyorum tanık olduğum anlara. Örneğin; ilk ay boyunca çocuklara her hafta yanımda bir element getirme ve o elementle ilgili bir masal anlatma sözü verdim. İlk hafta ”Size hava elementini getirdim.” dedim. Tüm çocuklar şaştı bu işe. ”Havayı nasıl getirebilirsin ki? Hava zaten burada.” dediler. Gerçekten de ”Havayı nasıl götürebilirim ki?” Benimkisi bir söz oyunuydu aslında. Okula havayı değil Tibet çanını götürmüştüm. Tibet çanına vurduğumda hava titreşip ses olarak çocukların kulağına varıyordu ve ben de onlara havanın sese dönüşmüş şeklini hediye ediyordum. Çocuksu saflıklarıyla itiraz ettiler, ”Sen bize hava değil, çan getirdin.” dediler ama teneffüste kendi aralarında konuşurken birbirlerine şöyle diyorlardı, ”Masal öğretmeni bu hafta hava elementini getirdi, haftaya ateşi getirecek, söz verdi.” Nasıl da inanıvermişlerdi bana… İkinci hafta, ateş elementini temsilen taş görünümünde bir mum götürdüm. Bu sefer de, ”Taştan ateş çıkar mı?” diye sordular. İlk insanların ateşi taşları birbirine sürterek çıkarttıklarını söylediğimde ise ikna oldular. Herkes getirdiğim şeyin taş olmadığını, mum olduğunu biliyordu ama biz hepimiz o an taştan ateş çıktığına inanmak istiyorduk ve inanıyorduk.

    Çocukların algısında soyutla somut, hayâlle gerçek arasındaki geçişkenlik biz yetişkinlerinkinden çok daha akışkan, o yüzden de gerçeklikten hayâl âlemine, hayâl âleminden gerçekliğe hızlıca akıveriyorlar. Bu hızlı akışlar esnasında ”Hayâl ne, gerçek ne?” birbirine karışıyor. Bir yetişkin için ”kandırmaca” olarak görünen bir olay çocuğun algısında gerçeklik olarak zuhûr ediyor çünkü çocuk bilincinin saf algısı var olanı o an olduğu gibi kabul etmeye, o ana inanmaya biz yetişkinlerin biçimlendirilmiş algısından daha yatkın. O an var olanı olduğu gibi kabul etmek, hayâlin gerçek olduğuna inanmak, bu inancın coşkusunu yaşamak ve sonra o andan başka bir ana, başka bir gerçekliğe geçmek ve tüm bu geçişkenlik esnasında haz almak, keyif almak, yargılamamak… Çocuk bilincinin saf algısı kabaca bu şekilde işliyor sanırım. Kendi adıma o saflıktan öğrendiğim ve öğreneceğim öyle çok şey var ki…

    Çocuk bilincinin diğer bir gücü de duyarlılık. Çocukların duygusal ve duyusal algıları yetişkinlerinkinden daha hassas olduğundan, çocuklar masalı tüm bedenleriyle yaşıyorlar. Masal kahramanının altın kafese dokunmaması gerektiği bir anda, kahraman kendine hakim olamayıp kafese dokunmak için elini uzatınca, dinleyen çocuklar sanki kendileri altın kafese dokunuyormuşçasına irkiliyorlar. Elma ağacı hastalandığında, sanki kendileri hastalanmışçasına içlerine büzülüyorlar ve üzülüyorlar. Lezzetli bir elmadan bahsedilirken ağızları öyle çok sulanıyor ki, su ağızdan yere akabiliyor. Eminim çocuklara masal anlatan birçok kişi deneyimlemiştir böyle anları. Mustafa Ruhi Şirin kitabında çocuk duyarlılığına şu sözlerle yer veriyor: ”Masalı en güzel hisseden, yaşayan, çocukluğunun renkleriyle boyayan çocuktur.”[3]

    İki hafta önce birinci sınıflara ”Küçük Opposum”[4] hikâyesini anlatıyordum. Ben anlatırken çocuklardan biri söz istedi ve heyecanla şöyle dedi: ”Öğretmenim ben sizin dediklerinizin her birini görüyorum.” Ben de sevinçle cevap verdim: ”Siz göresiniz diye anlatıyorum zaten.” Bu an bana ”Masal Atlası” kitabındaki şu sözleri çağrıştırdı: ”Anlatıcı masalı dinleyenlere adeta hayalden seyrettirir. Dinleyicinin hayalini kıvılcımlandırır… Masal anlatıcısı, soyut resimle hayal sineması yönetmenine benzer.”[5] Düzenli masal dinleyerek büyüyen Fideli çocuklar artık hayal sinemasının içine öyle derinlemesine dalıyorlar ki, ders bitiyor, teneffüs başlıyor ama bazen biz devam ediyoruz hayal sinemasına. Bazı öğrenciler de sinema eleştirmeni misali teneffüste yanıma gelip masalın kurgusundaki eksik, noksan yanlara dikkat çekiyorlar. Öyle dikkatliler ki, doğaçlama anlatım esnasında karıştırdığım bir noktayı hemen tespit ediyorlar. Aramızda şu gibi diyaloglar geçiyor:

    • Öğretmenim, yüzüğü yüzük parmağına takıp görünmez oluyorsa, aynı zamanda çok ağır olan mızrağı nasıl taşıyacak? Ağır olan mızrağı, yüzüğü ancak baş parmağına takarsa taşıyabiliyordu, öyle değil mi? Aynı yüzüğü hem baş parmağına hem yüzük parmağına nasıl takıyor?[6]
    • Haklısın, takamaz. Demek ki mızrağı yere bırakıyor, görünmez olup canavarı gözlüyor ve sonra canavar uyurken yüzüğü baş parmağına takıp mızrağı alıyor ve canavarın arkasından yaklaşıp mızrağı saplıyor.
    • Tamam öyle olabilir öğretmenim.
    • Öyle olsun o zaman.

    Çocukların soruları masallar üzerine yeniden düşünmemi, masalları yeniden şekillendirmemi, bazen de unuttuğum masalları hatırlamamı sağlıyor. Son olarak; hatırlamaya dair bir anı paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu an, çocuk bilincin ön yargısız tavrına dair de güzel bir örnek bence. İlk haftalardan birinde ”Ak Koç ile Kara Koç”[7] adlı bir Anadolu masalı anlattım. Masalda bir çoban kuyunun içine düşüyor ve gittiği âlemde kahraman oluyor. Her kahraman gibi sonunda ödülü hak ediyor. Ödül olarak kralın en küçük kızıyla evleniyor. Bunu söylediğimde kız öğrencilerden biri, ”Ama nasıl olacak çoban kız değil mi?” diye şaşkınlığını belirtti. Ben masalın başından itibaren çobanın cinsiyetine dair herhangi bir söz söylememiştim. Hayalimde hep erkek bir çoban vardı. Öğrencinin tepkisine çok şaşırdım çünkü çobanın kız olabileceğini hiç düşünmemiştim. O noktada ”Bu çoban erkek bir çobanmış.” deyip devam ettim anlatımıma. Ders sonrasında da hayal gücüme farklı bir bakış açısı kattığı için o kız öğrenciye teşekkür ettim. ”Kadın çoban var mı ki?” diye düşünürken, Sarkis Seropyan’ın derleyip çevirdiği ”Aşiq û Maşûg”[8] adlı kitap geldi aklıma. Ermeni-Kürt aşk masallarını içeren bu kitaptaki Sedev Hovig kadın bir çobandı. Sedev Hovig’i unutmuştum. Bir başka sefere Sedev Hovig’i anlatmaya niyet ettim.

    Eminim Fideli çocuklarla daha nice şaşkınlıklar, nice heyecanlar, fark edişler, aydınlanmalar yaşayacağım. Kim bilir, belki bazılarını farklı bir vesileyle sizlerle paylaşırım. Şimdilik noktayı koyayım, sizi sizle baş başa bırakayım. İçinizdeki çocuğa, dışınızdaki çocuklara başka bir gözle bakmaya başlarsanız şayet, siz de yazın, paylaşın. Bu da benim dileğim olsun…

                                                                                                                                                                       A. Senem Donatan

                                                                                                                                                                             Kasım, 2017

                                                                                                                                                                                İstanbul

    [1]    Mustafa Ruhi Şirin, Masal Atlası, Kök Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 4.

    [2]    A. g. e., s. 63.

    [3]    A. g. e., s. 47.

    [4]    Ashley Ramsden, Sue Hollingsworth, Hikâye Anlatma Sanatı, İletişim Yayınları, 2017, s. 78.

    [5]    Masal Atlası, s. 63-64.

    [6]    Kuzeyin Canavarı Masalı, Maerchen aus Aller Welt, Beltz&Gelberg Yayınları, 2010, s. 293.

    [7]    Gülnaz Emine Özacar, Annemin Masalları, Nesin Yayıncılık, 2014, s. 39.

    [8]    Sarkis Seropyan, Aşiq û Maşûg (Ermenice kaynaklardan Kürt Ermeni Aşk Masalları), Aras Yayıncılık, 2017, s. 37.