Daily Archives

Mart 13, 2018
  • Bu masal çok sevdiğimiz arkadaşımız Amal Abdullah için…

    Seiba ailesi olarak arkadaşımız Amal Abdullah’ı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Sevgili arkadaşımız Nuran Abdullah ve tüm ailesine sabır diliyoruz.

    Amal, Beyaz Ayı Kral Valemon masalını çok severdi. Geçtiğimiz yaz Sue Hollingsworth’un kampı sırasında bu masalı dinlerken hepimiz adına “Bütün kadınların kadınlığıyla rahat olması ve güven duymasını diliyorum” diyerek dilek tutmuştu. Şimdi bu dilek her birimizin olsun.

    Bu masal senin için Amal’ciğimiz, rahat uyu…

    Beyaz Ayı Kral Valemon

    Bir zamanlar üç kızı olan bir kral varmış. Kralın büyük kızı ve ortanca kızı oldukça güzel kızlarmış. Ama tabii, bildiğiniz gibi, en küçük kızının güzelliği bir başkaymış. Küçük prensesle tanışan herkes çok onu severmiş. Prenses gündüzleri sarayın bahçesinde dolaşır güzel sesiyle şarkılar söylermiş. Kral bütün kızlarını çok severmiş ama küçük kızını bir ayrı severmiş.

    Bir gece prenses rüyasında bir taç görmüş. Öyle güzel bir taçmış ki bu; altından gövdesinin üstünde incecik yapraklar varmış. Prenses taca sahip olmayı dünyadaki her şeyden çok istemiş. Elini uzatmış, tam taca dokunacakken rüya sona ermiş. Ertesi gün bahçede dolaşırken şarkı söylememiş prenses. Taca sahip olamadığı için üzgünmüş. Ondaki hali herkes fark etmiş, tabii kral da.

    “Neyin var kızım?” diye sormuş Kral. Kız rüyasında gördüğü tacı babasına anlatmış. “Neden üzülüyorsun? Ben bir kralım ve istediğin bir taçsa onu sana yaptırırım” demiş ve derhal ülkenin en iyi kuyumcularını çağırmış. “Onlara rüyanda gördüğün tacı tarif et” demiş kızına. Kız taçla ilgili her bir detayı ince ince anlatmış adamlara. Kuyumcular ertesi sabaha kadar çalışmışlar. Sabah olunca hazırladıkları taçla Kral ve Prenses’in huzuruna çıkmışlar. Prenses taca bakmış “Korkarım rüyamda gördüğüm taç biraz daha küçük bir taçtı” demiş. “Sorun değil, hemen düzeltirler” demiş Kral. Kuyumcular işliklerine çekilmişler ve ertesi sabaha kadar çalışmışlar. Ertesi sabah prenses taca bakmış ve “Üstündeki yapraklar meşe ağacı yapraklarıydı” demiş. Sonraki gün kuyumcular meşe yapraklarıyla süslenmiş taçla çıkagelince “Tam olarak bu değil” demiş prenses ve istediği taca kavuşamamanın verdiği üzüntüyle bahçeye çıkmış.

    “Sanırım ormana gidip orada yürümek istiyorum” demiş ve gözünü sarayın çevresindeki yüksek duvarlara dikmiş. Prenses sarayın duvarlarını aşmış, ormanın içine dalmış. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzağa, uzaklardan da uzağa yürümüş, ormanın derinliklerine. Ta ki, bir düzlüğün kıyısına gelene değin. Yemyeşil düzlüğün tam ortasında bembeyaz bir ayı görmüş. Ayı çimenlerde sırtüstü uzanıyormuş. Pençesinde parlak, yuvarlak bir şey varmış. Ayı bu parlak şeyi havaya fırlatıp yakalıyormuş. Prenses bir ağacın arkasına saklanmış, ses çıkarmadan ayıyı izlemiş. Birden ayının oynadığı parlak şeyin rüyasında gördüğü taç olduğunu fark etmiş. İşte, tam o anda saklandığı ağacın arkasından çıkmış, düzlüğün ortasına doğru yürümüş.

    “O elindeki tacı istiyorum” demiş Prenses. “Öyle mi?” demiş Ayı “Peki karşılığında ne vereceksin?” “Mücevherlerimi veririm” demiş Prenses. “Bir ayının neden mücevhere ihtiyacı olsun ki?” diye sormuş Ayı. “O zaman altın tacımı veririm.” “Yeterince altınım da var, daha fazlasını ne yapayım.” demiş ayı. “Peki,” demiş Prenses “sen söyle, ne istersin?” “Daha büyük bir şey olmalı,” demiş Ayı “kendini verebilirsin.” “Kendimi mi?” diye sormuş Prenses şaşkınlıkla. Sonra düşünmüş, o taca sahip olmak için ödemek zorunda olduğum küçük bir karşılık demiş.

    Koşarak, şarkılar söyleyerek saraya varmış, merdivenleri mutluluk içerisinde tırmanmış. Kızının mutluluğunu gören Kral “Hayrola? Ne oldu? Ne kadar sevindim seni tekrar mutlu gördüğüme bilemezsin” demiş. Prenses başından geçen her şeyi babasına anlatmış. Ormana yaptığı yürüyüşü, ayıyla karşılaşmasını, taca sahip olmak için ayıyla yaptığı pazarlığı ve ayının üç gün sonra onu almaya geleceğini.

    En sevdiği kızını bir ayıya vermek zorunda kalan babanın üzüntüsünü tahmin edersiniz. Ancak Kral bu duruma teslim olmamış ve hemen bir plan geliştirmiş. Ayının geleceği gün bütün askerlerini sarayın kapısına toplamış. Zaman geldiğinde Ayı bütün heybetiyle ormanın içinden çıkmış, saraya doğru ilerlemeye başlamış. Daha askerler kendisine karşılık bile veremeden koca pençeleriyle onları yere yıkmış. Sarayın kapısında, merdivenlerin başında beklemeye başlamış.

    İşler planladığı gibi gitmeyen Kral en büyük kızını çağırmış. “Ailemizdeki kuralı biliyorsun kızım, ilk evlenen en büyük çocuk olmalı” demiş, bir yandan da sırtından ite ite büyük kızını merdivenlerden aşağı indirmiş. Büyük kız Ayı’nın sırtına atlamış, Ayı ormana girmiş, gözden kaybolmuş. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzaklara yürümüş. Sonra bir an “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” diye sormuş kıza. “Ah, tabii,” demiş kız “annemin kucağı öyle rahattır ki. Hem babamın sarayının öyle yüksek bir kulesi var ki, oradan istediğim her yeri görebiliyorum.” Ayı birden sinirlenmiş, kızı sırtından yere fırlatmış. Kız yürüyerek saraya dönmüş.

    Bir hafta sonra Ayı yine çıkagelmiş. Kral bu sefer daha da hazırlıklıymış. Askerlerine silahlanma emri vermiş. Hatta koca toplar getirilmiş sarayın önüne. Ayı o kadar güçlü, öyle hızlıymış ki, üstüne yağan mermileri ve topları pençeleriyle savurmuş. Yere serdiği askerlerin arasından geçmiş ve merdivenin başında Prenses’i beklemeye başlamış.

    Kral bu kadarını beklemiyormuş. Ortanca kızını çağırmış, “Ayı ile evlenmesi gereken sensin” demiş kızına. Kızı iteleyerek merdivenlerden aşağı indirmiş. Kızın “Hayır, istemiyorum” demeye fırsatı bile olmamış. Ayı’nın sırtına binmiş ve ormana dalmışlar. Ayı yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzaklara yürümüş. Epey sonra kıza sormuş “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” “Tabii ki, annemin kucağı öyle rahat, babamın sarayının duvarları öyle yüksektir ki” demiş kız. Ayı “Sen benim aradığım değilsin” demiş ve kızı yere fırlatmış. Ortanca kız da yürüyerek saraya dönmüş.

    Ayı üçüncü kez geldiğinde Kral komşu ülkeden topladığı askerleri, tüfekleri ve toplarıyla hazırmış. Kral’a göre Ayı’nın kapıdan geçmesi bu sefer mümkün değilmiş. Fakat Ayı yine başarmış. Kral daha bir adım bile atamadan, ağzından bir söz bile çıkmadan küçük kızının uçarcasına merdivenlerden indiğini görmüş. Prenses, Ayı’nın koca sırtına binmiş ve Ayı yürümeye başlamış. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzağa yürümüş. Uzunca bir süre sonra kıza sormuş “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” “Hayır, hiçbir zaman” diye karşılık vermiş kız.

    Ormanın içindeki yürüyüşleri kocaman bir sarayın önüne varana kadar sürmüş. Burası Beyaz Ayı Kral Valemon’un sarayıymış. Öyle görkemli bir saraymış ki, kızın babasının sarayı bu sarayın yanında kulübe gibi kalırmış. Prenses beyaz ayının sırtından inmiş ve birlikte saraya girmişler.

    O günden sonra Prenses bu görkemli sarayda Ayı ile birlikte yaşamış. Saraydaki tek görevi ocaktaki ateşin sönmemesini sağlamakmış. Ayı sabahları erkenden saraydan çıkar, ormana gider, ormanda ayıca işler yaparmış. Akşamları saraya dönermiş. Geceleri ise bir erkeğe dönüşürmüş. Birlikte uzun ve güzel, aşk dolu geceler yaşarlarmış.

    Üç yıl böyle geçip gitmiş. Prenses her yıl bir çocuk doğurmuş ama doğurduğu hiçbir çocuğu görememiş. Her doğumun ardından Ayı koca pençeleriyle çocukları bir bir almış, götürmüş. Prenses günden güne ağır bir hüzne gömülmüş.

    Günlerden bir gün “Babamı çok özledim, annemi ve kardeşlerimi de. Beni onlara götürür müsün?” diye sormuş Beyaz Ayı’ya. “Tabii götürürüm” demiş Beyaz Ayı, “yalnız senden bir isteğim var. Babanın sözlerini dinle ama annenin verdiği akla uyma ne olur.” Beyaz Ayı’nın isteğini anlayamasa da “Peki” demiş Prenses. Tam üç yıl önce geldikleri orman yolundan dönerek Kral’ın sarayına varmışlar. Beyaz Ayı, Prenses’i sırtından indirirken “Bir hafta sonra seni almaya geleceğim” demiş.

    Prenses sarayın merdivenlerini uçarak çıkmış, koşarak içeri girmiş. Ablalarına özlemle sarılmış. “Ah, senden ümidi kesmiştik” demiş en büyüğü. “Nasıl oldu da üç yıl boyunca o ayıya tahammül edebildin?” diye sormuş ortanca olan. “Evi bir mağara mı?” “Hayır, hayır” demiş Prenses, “aslında durum tam olarak böyle değil. Babamın sarayından daha büyük bir sarayda yaşıyorum. Ayıysa geceleri bir erkeğe dönüşüyor. Çok keyifli geceler geçiriyorum.” “Peki, nasıl biri? Yakışıklı mı?” “Bilmem, onu hiç ışıkta görmedim” demiş Prenses. “Ne? Ya bir canavarsa? Hiç korkmuyor musun?” diye sormuş en büyükleri.

    Kral ve karısı, kızları arasında geçen konuşmaya kulak misafiri olmuşlar. Kral kızına “Bırak her şey olduğu gibi kalsın” demiş. Kraliçe ise “Bu mumu al” diyerek yarısından fazlası yanmış bir mumun dibini vermiş kızına. “Gece o uyurken bu mumu yak ve kim olduğunu gör” demiş.

    Prenses, Beyaz Ayı’ya annesinin aklına uymayacağına dair söz vermiş olsa da eve dönmek için Beyaz Ayı’nın sırtına bindiğinde cebinde annesinin verdiği mum parçası varmış. O gece özlemle sevişmişler. Derken adam uyumuş. Prenses mumu çıkarmış, bir kibrit çakmış, mumu yakmış ve oda aydınlanmış. Yatakta uyuyan adam Prenses için çok güzelmiş. O güzelliği biraz daha yakından görebilmek için mumu biraz daha yaklaştırmış. Tam bu sırada bir damla mum akmış ve uyuyan adamın alnına damlamış. Adam canının acısıyla uyanmış, “Ne yaptın? Neden? Neden? Bir ay daha bekleyemez miydin? Bir ay daha bekleyebilseydin bir daha hiç ayıya dönüşmeyecektim, hep bu halimle kalacaktım. Ama şimdi o kadına dönmem gerek” demiş. Prenses özür dilemiş. Yaptığını bağışlaması için yalvarmış. Ama adam gözleri önünde ayıya dönüşmüş. Hızla merdivenlerden inmiş, kapıdan çıkmış ve ormana doğru koşmaya başlamış.

    Prenses, Beyaz Ayı’nın arkasından var gücüyle koşmuş. Hatta bir an ona öyle yaklaşmış ki, sıçramış ve elleriyle Beyaz Ayı’nın tüylerine yapışmış. Ayı öyle hızlı koşuyormuş, bu koşu o kadar uzun sürmüş ki, Prenses dayanamamış. Ayı sık ağaçların, dikenli çalıların arasından geçerken Prenses’in her yanı çizilmiş, elbiseleri paramparça olmuş. Bir an gelmiş Prenses gücünün tükendiğini hissetmiş. Elleri sımsıkı tuttuğu tüylerin arasından gevşeyerek kaymış, yere düşmüş. Düştüğü gibi de bayılmış.

    Aradan ne kadar zaman geçmiş; bir saat mi, bir gün mü, bilinmez, Prenses uyanmış. Etrafına bakınmış ve Beyaz Ayı’nın gittiğini düşündüğü yönde yürümeye başlamış. Epeyce yürüdükten sonra, artık yorgunluktan ve susuzluktan bitap düştüğü bir anda karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Belki bir yudum su, bir lokma ekmek bulabilirim umuduyla kapıyı çalmış.

    Kapıyı yaşlı bir kadın açmış ve Prenses’i içeri almış. Yaşlı kadının küçük bir kızı varmış. Kadın, Prenses’e yiyecek bir şeyler hazırlarken küçük kız da yerde oturmuş, elindeki altın makasla oynuyormuş. Altın makas sihirliymiş. Kız makası açıp kapadıkça eşsiz kumaşlar beliriyormuş; ipekler, kadifeler, ketenler. Prenses bir umut sormuş “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” “Ah, evet ama bir gün önceydi bu” demiş Yaşlı Kadın, “batıya doğru gidiyordu.” Annesi ve misafirlerinin konuşmasını dinleyen kız, “Anneciğim bu makası ona verebilir miyiz? Önünde uzun bir yol var ve onun bu makasa bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş Yaşlı Kadın. Prenses altın makası almış ve teşekkür ederek yola koyulmuş.

    Uzunca bir süre yürüdükten sonra karşısına ikinci bir kulübe çıkmış. Kapıyı çalmış, küçük bir kızı olan yaşlı bir kadın açmış kapıyı. Prenses’i içeri almışlar, Yaşlı Kadın ona su ve yiyecek vermiş. Küçük kız bu sırada elindeki cam sürahi ile oynuyormuş. Sürahi sihirliymiş. Küçük kız ne istese sürahinin içinde beliriveriyormuş. “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” diye sormuş Prenses. “Evet ama bu yarım gün önceydi. Batıya doğru gidiyordu” demiş Yaşlı Kadın. Annesi ve misafirlerinin konuşmalarını dinleyen küçük kız, “Anneciğim bu sürahiyi ona verebilir miyiz? Onun bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş annesi. Prenses sürahiyi teşekkür ederek almış, batıya doğru ilerlemeye devam etmiş.

    Yürümüş, yürümüş, yürümüş, ta ki karşısına üçüncü kulübe çıkana kadar. Tıpkı diğer iki kulübedeki gibi bu kulübede de yaşlı bir kadın ve küçük bir kız karşılamışlar onu. Yaşlı Kadın, Prenses’e su ve yemek ikram ederken kız da yerde oturmuş bir örtüyle oynuyormuş. Bu örtü sihirliymiş. Kız yemek için ne istese örtünün üstünde o an beliriyormuş. “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” “Ah, evet ama sen gelmeden az önce geçti” demiş Yaşlı Kadın. “Nereye gittiğini biliyor musun?” “Batıya doğru gidiyordu” demiş Yaşlı Kadın. Annesi ve misafirlerinin konuşmasını dinleyen kız, “Anneciğim bu örtüyü ona verebilir miyiz? Önünde uzun bir yol var ve onun bu örtüye bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş Yaşlı Kadın. Prenses örtüyü almış ve teşekkür ederek yola koyulmuş.

    Epeyce yürüdükten sonra camdan bir dağın eteğine varmış. Prenses gözlerini dağın yükseklerine dikmiş ama dağ öyle yüksekmiş ki hiçbir şey görememiş. Birden dağın eteğindeki küçük kulübeyi fark etmiş. Kapının önünde duran kadına “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” diye sormuş. “Ah, sen o olmalısın, bir zamanlar ona sahip olan” demiş Kadın. “Evet” demiş Prenses umutsuzca.

    Kadın yere eğilmiş, elindeki su dolu tencereye çakıl taşları doldurmuş. İçeri girmiş ve tencereyi ocağın üstüne koymuş. “Patatesleriniz az sonra haşlanmış olur çocuklar” diye seslenmiş açlıktan ağlayan çocuklarına. “Neden çakıl taşlarını o tencereye doldurdun?” diye sormuş Prenses. “Çocuklarım aç. Onlara verebilecek bir lokmacık yemeğim yok” demiş Kadın. Prenses kafasını kulübenin kapısından içeri uzatmış, üstleri başları perişan haldeki çocukları görmüş.

    Derken Prenses yanındaki örtüyü açmış. Örtü açılır açılmaz üstünde yedikçe artan yemekler belirmiş. Sürahiyi örtünün üstüne koymuş, istedikleri her şey belirmiş sürahinin içinde. Çocuklar doyasıya yemişler, içmişler. Sonra Prenses altın makası çıkarmış. Makası açıp kapadıkça beliren kumaşlardan her birine onları sıcacık tutacak kıyafetler dikmiş.

    “Bize bu kadar kibar davrandığın için teşekkür ederim” demiş Kadın. “Beyaz Ayı’yı bulmak istiyorsan kocamı beklemelisin. O çok iyi bir demircidir. Bu dağı tırmanman için sana demirden pençeler ve ayakkabılar yapacaktır. Şimdi dinlen.”

    Demirci evine döndüğünde karısı Prenses’i ve yaptığı iyilikleri anlatmış. Adam sabaha kadar çalışıp Prenses için demirden pençeler ve ayakkabılar hazırlamış. Prenses ertesi sabah uyanır uyanmaz teşekkür ederek demircinin yaptığı pençeleri ve ayakkabıları giymiş ve dağı tırmanmaya başlamış.

    Tırmanmış, tırmanmış, tırmanmış, ertesi geceye kadar tırmanmış. Bir ara, gücünün son noktasına geldiğini, artık daha fazla dayanamayacağını hissederek teslim olacakmış ki, o an dağın zirvesindeki düzlüğe elini atmış. Kendisini yemyeşil düzlüğe attığında soluk soluğaymış. Düzlük öyle genişmiş ki, nerede bittiğini görmek mümkün değilmiş. Prenses yakındaki kaleyi fark etmiş. Kalenin her yanı karınca gibi çalışan adamlarla doluymuş. Kaleye yaklaşmış ve yanından geçen adamlardan birine “Ne oluyor burada?” diye sormuş. “Kral Valemon’u büyüleyen Yaşlı Cadı’nın düğün hazırlığını yapıyoruz. Yaşlı Cadı üç gün sonra Valemon ile evlenecek” demiş adam. “Yaşlı Cadı’yla konuşabilir miyim?” diye sormuş Prenses. “Hayır, öyle yoğun ki” demiş adam ve telaş içerisinde işinin başına dönmüş.

    Prenses kalenin pencerelerinin altında oturmuş ve beklemeye başlamış. Birden aklına altın makas gelmiş. Makası çıkarmış, açıp kapamaya başlamış. Bu sırada en güzel kumaşlar havada beliriyormuş. Derken Yaşlı Cadı pencerelerden birinde belirmiş. Prensesin elindeki makasın maharetlerine hayran kalmış. “O makası ne kadara satarsın?” “Makas para karşılığı satılık değil. Ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Olmuş bil!” demiş Yaşlı Cadı, “Ama bir şartla. Onu ben uyutacağım ve ben uyandıracağım” demiş. “Kabul” demiş Prenses.

    O gece Prenses ardından onca yolu geldiği adamın odasına girdiğinde onun çoktan uyumuş olduğunu görmüş. Yaşlı Cadı, Valemon’a öyle bir uyku ilacı vermiş ki, Prenses ne kadar uğraşsa da onu uyandıramayacağını anlamış. Sabaha kadar gözyaşı dökmüş.

    Ertesi gün Prenses tekrar o pencerenin altına gitmiş. Bu sefer sürahiyi çıkarmış ve ne istese hepsi belirmiş içinde. Yaşlı Cadı “Düğünüm öyle kalabalık olacak ki, bu sürahiyi mutlaka almam gerek. Ne kadara satarsın?” diye sormuş. “Sürahi satılık değil ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Tabii,” demiş Yaşlı Cadı “ama şartımı biliyorsun. Onu ben uyutacağım, ben uyandıracağım” demiş. “Tamam” demiş Prenses.

    İkinci gece de bir önceki gece gibi geçmiş. Prenses, Valemon’u uyandıramamış ve gün doğana kadar ağlamış. Belki Valemon, Prenses’in anlattıklarını duymamış ama yan odada düğün hazırlıklarını yetiştirmeye çalışan adamlar her bir kelimesini duymuşlar. Ertesi sabah Valemon’a her şeyi anlatmışlar.

    Prenses üçüncü gün elinde kalan sihirli örtüyle pencerenin altına yerleşmiş. Örtünün üstünde yedikçe artan yemekleri gören Yaşlı Cadı “Doyurmam gereken çok misafirim olacak. Bu örtüyü mutlaka almalıyım” demiş ve Prenses’e seslenmiş. “Örtü satılık değil ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Tabii,” demiş Yaşlı Cadı “ama şartımı biliyorsun. Onu ben uyutacağım, ben uyandıracağım” demiş. “Anladım” demiş Prenses.

    O gece artık her şeyden haberdar olan Valemon, Yaşlı Cadı’nın verdiği uyku ilacını içer gibi yapmış. Cadı kendinden başka hiç kimseye güvenmediği için Valemon’un koluna iğne batırmış. Valemon sesini çıkarmadan Cadı’nın gitmesini beklemiş.

    Prenses ve Valemon birbirlerine kavuştukları an, geride bıraktıkları bütün kötü zamanlar unutulmuş gitmiş. O gece sabaha kadar birbirlerinden ayrı geçirdikleri her anın yaralarını sarmışlar. Güneş doğduğunda tek yapmaları gereken Yaşlı Cadı’dan kurtulmanın yolunu bulmakmış.

    Oranın geleneğine göre bir düğün geçidi yapılmalıymış. Gelin ve arkadaşları geçidin en önündeki arabada otururlarmış, arkadan da damat ve diğer davetliler gelirmiş. Valemon marangozları yanına çağırmış. Geçidin yapılacağı ahşap köprünün üstünde gizli bir kapı açmalarını emretmiş.

    Her şey Valemon’un planladığı gibi gitmiş. Yaşlı Cadı ve arkadaşları köprünün üstünden geçerken köprünün zeminindeki kapak açılmış. Cadı ve arkadaşları dipsiz uçuruma yuvarlanmış. Geriye kalanlar kaleye dönmüşler, kaleden alabilecekleri her şeyi alarak dağdan aşağı inmişler.

    Valemon ve Prenses yol üstünde Prenses’in uğradığı üç kulübeye uğrayarak oradaki üç küçük kızı yanlarına almışlar. Bu kızlar Prenses’in zamanında ayrılmak zorunda kaldığı üç bebeğiymiş. Valemon kendisini bulması için Prenses’e yol göstersinler diye onları yaşlı kadınların yanına bırakmış.

    Nihayet saraylarına döndüklerinde kendi topraklarında güzel bir düğün yapmışlar ve çocuklarıyla birlikte mutluluk içerisinde yaşamışlar.