Daily Archives

Temmuz 5, 2018
  • Genç Hikâye Anlatıcıları Roma’da

    Geçtiğimiz hafta blog yazımızı okumaya fırsat bulduysanız Avrupa Hikâye Anlatıcılığı Federasyonu’nun (FEST) genç anlatıcıların uluslararası festivallere katılımını desteklediğini de öğrenmişsinizdir. Bu genç anlatıcılardan biri de Seiba’nın Uluslararası Sertifika Programı Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından Zeynep Betül Akyıldız’dı. Zeynep, İtalya’nın ilk hikâye anlatıcılığı kuruluşu olan Raccontamiunastoria’da dolu dolu geçirdiği bir haftayı bizim için yazdı, hem de kendine has o tatlı mı tatlı, eğlenceli üslubuyla. Sizi Zeynep’le baş başa bırakırken keyifli okumalar diliyoruz…

    Telefonumda cevapsız bir çağrı var. Çağrılar. Her gün, envai çeşit çağrı alıyoruz. Kastettiğim telefonumdaki cevapsız çağrı değil. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında kahramana gelen çağrıdan bahseder. Bir hikâyenin başlaması için o çağrı gerekir. Kahramanın hayatını değiştirecek çağrı. Kahraman bu çağrıyı alır, düşünür, taşınır, niyetlenir, belki korkar, nihayetinde yola çıkar. İşte yaklaşık 2 ay önce böyle bir çağrı aldım. Çağrı Roma’dandı. Yani aslında FEST’ten. Ama aslında Seiba’dan. Ya da durun, şunu güzelce anlatayım!

    2017’de Seiba’nın Anlatıcının Yolu programından mezun oldum. 2 yıl boyunca Nazlı ve Senem’in rehberliğinde anlatıcılık üzerine çalıştık. Mezuniyetten sonra kafasında deli fikirler olan mezunlar olarak Türkiye’nin farklı köşelerine dağıldık. Ama Nazlı bizi bırakmadı, o güzel maillerinden atmaya devam etti. Bir gün FEST’in (Federation for European Storytelling – Avrupa Hikâye Anlatıcılığı Federasyonu) “Young Storytellers” projesinden bahseden bir mail attı. 3 farklı ülkede, 3 farklı hikâye anlatıcılığı festivali düzenlenecek ve FEST, başvuranlar arasından seçtiği genç hikâye anlatıcılarını bu festivallerden birine yollayacak! VAOV! Belçika, Portekiz, Norveç… International storytellers! VAOV! Evet, aynen böyle dedim. Fakat 3 festivalin tarihi de benim için yılın en yoğun dönemine denk geliyordu; inanılmaz sıkışık bir programım, yapılacak biiir sürü işim, sınavım, konserim vardı. Başvuru süresi bitinceye kadar onlarca düşünceyle boğuştum durdum. Başvursam sıkışacağım, başvurmasam içimde kalacak. Saat 12’yi vurduğunda (gece yarılarından sonrası hep sihirlidir!) ne yapacağıma karar verdim. Başvuru süresi bitmiş olmasına rağmen kendimi FEST’e tanıtmaya karar verdim ve hikâyemi anlattığım bir mail gönderdim.

    Bir çağrı gelecekse geliyor! Harry Potter’da baykuşların getirdiği Hogwartz’a çağrı mektuplarını anımsayın, bazen onlar gibi! JYaklaşık 2 ay sonra, bir sabah FEST’ten bir mail geldi. Beni Young Storytellers Programı kapsamında Roma’da yapılacak yeni bir hikâye anlatıcılığı festivaline davet ediyorlardı. Hem de benim için mükemmel bir zamanda, Haziran sonunda! Hem de Roma’da! Festivali öncesinde duyurup başvuru açmamışlardı, direkt davet etmişlerdi, hiçbir detayı bilmiyordum! Fakat bu sefer emin oldum. İşte bu benim çağrımdı. 

    Festivali, federasyonun da desteğiyle, Raccontamiunastoria (bir İtalyan hikâye anlatıcılığı kuruluşu) düzenliyordu. Raccontamiunastoria, ülkemizden bir mit yahut halk hikâyesi getirmemizi istiyordu. 19 Haziran Salı günü, henüz ismini akıcı şekilde okuyamadığım bu festivale katılmak üzere yola çıktım. Tabii ki elimde Deli Dumrul’un metniyle. 2 saat sonra, aynı çağrıyı alıp dünyanın farklı yerlerinden gelen hikâye anlatıcıları olarak Roma’da buluştuk. Hollanda’dan Joren (25), Yunanistan’dan Eurini (29), İskoçya’dan Joshua (20) ve Türkiye’den Zeynep (23)!  Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcıları bizi karşıladılar. Raccontamiunastoria, İtalya’daki ilk hikâye anlatıcılığı kuruluşu. İsmini bir solukta okumaya çalışmadığınızda söylemesi daha kolay: Raccontami una storia, “Bana bir hikâye anlat” anlamına geliyor. 2004 yılında Paola Balbi ve Davide Bardi adındaki iki arkadaş tarafından kurulmuş. O zamandan beri hikâyeler anlatmaya, öğrenciler yetiştirmeye ve festivaller düzenlemeye devam ediyorlar.

    Ertesi gün, 3 tam gün sürecek olan ileri seviye hikâye anlatıcılığı çalışmalarına başladık. Bu yoğun çalışma, dünyanın farklı yerlerinden gelen profesyonel hikâye anlatıcılarının genç hikâye anlatıcılarıyla tekniklerini paylaşabilmesi amacıyla düzenlenmişti. Aşağıdaki fotoğraf ilk gün Davide Bardi ve İsveç’ten Johan Theodorsson’la yaptığımız çalışmalardan.

    Atölye çalışmalarının yanı sıra Paola, orada bulunduğumuz süre boyunca festivale bizi de katmak istiyordu. İkinci gün yanıma gelip “Zeynep, yarın festivalin “Dini Hikayeler” günü. 3 büyük kitaptan anlatmak istiyoruz. Biz İncil’den hikâyeler anlatacağız. Sen de Kur’an-ı Kerim’den anlatabilir misin?” diye sordu. Şaşırdım. Kur’an-ı Kerim bize hep hikâyeler anlatır, bunları okumaya alışığızdır ama anlatmak? Daha önce böyle bir şey denememiştim. Kendimi birkaç dakika sonra uluslararası vaizlerin Kur’an’dan hikâyeler anlattığı videoları izlerken buldum. Ve onların da muhteşem birer hikâye anlatıcısı olduğuna karar verdim! Böylece ilk defa Kur’an’dan bir hikaye anlatmayı deneyerek gün boyu Hz. Musa ve Hızır’ın hikâyesini prova ettim. Bir diğer genç hikâye anlatıcısı olan Joren kilisede yarı zamanlı olarak çalışan bir rahipti. O da Dini Hikayeler gecesinde İncil’den bir hikâye anlatacaktı. Joren, İncil’den hikâyeler anlatmaya alışıktı fakat o anlatırken Kur’an’dan anlatacağı hikâyeyi kafasında prova etmeye çalışan kendim için aynı şeyi söyleyemeceğim! O an, Türkiye’ye döner dönmez bu konuda çalışacağıma dair kendime sözler verdiğimi hatırlıyorum.

    Gündüz atölye çalışmalarımız, gece festival… Çok yoğun, çok hızlı, çok güzel! Sonraki gün atölyede deneysel bir çalışma yaptık. Atölyeye Gabriele isminde masal kahramanları ve yaratıkları üzerine çalışan çok yetenekli İtalyan bir illüstratör katıldı. Biz anlattık, o çizdi. Anlatırken dinleyicinin kafasında oluşan imgeleri anında görebilmek çok etkileyici bir deneyimdi. İşte o çalışmadan bir fotoğraf…

    Akşama doğru Paola yanımıza sokuldu, benim gitarıma, Eurini’nin de kemanına bakarak o akşam gerçekleşecek Story Jam Session’dan bahsetti. Story Jam Session: Müzik ve hikâyenin iç içe geçtiği bir performans! Acaba uluslararası bir performans yapmak ister miydik? Hiç istemez miydik! Eurini ile Yunan-Türk ortak şarkılarımız var mı diye baktık. Sta Pa Ke Sto Ksanaleo ve Fırtına şarkısı ile Üsküdar’a Gideriken ve onun Yunan versiyonu Apo Xeno Topo üzerine çalıştık. Şarkıların hikâyesini İngilizce anlatıp, sözlerini kendi dillerimizde söyledik. Hem iki müzisyen hem iki hikâye anlatıcısı olarak ikimizin de en keyif aldığı performanslardan biri olduğunu söyleyebilirim.

    Gündüz Eurini ile şarkıların provasını yaparken, baktım Raccontamiunostoria’nın genç anlatıcılarından Lorenzo, uzaktan melül melül bakıyor. Lorenzo çok yetenekli, bir o kadar oyuncu, komik bir arkadaşım. Anladım ki bir şey isteyecek. “Söyle, Lorenzo” dedim. “Zeynep” dedi, “Acaba akşamki Story Jam Session’da benim anlatacağım masala da müzik yapabilir misin?”. “Neden olmasın” dedim. “Ama İtalyanca anlatacağım.” dedi. Hoppala hoptan. İtalyanca’da bildiğim tek cümle: “Io non parlo Italiano (İtalyanca konuşmuyorum)”. Koca masal boyunca, hiçbir kelimeyi anlamazken zamanları tutturarak müzik yapmak! Gözlerim parladı, “Yaparım!” dedim. Ve çalışmaya başladık. Masalı önce İngilizce anlattı. Nerede hangi efekti, hangi müziği yapacağımı kararlaştırdık. Ardından “Hazır mısın?” dedi, “Şimdi İtalyanca anlatacağım.” Ve başladı. Masalı anlattığı süre boyunca, gözlerimi kocaman açıp tam anlamıyla konsantre olarak söylediği kelimelerden bağımsız, yarattığı imgeleri görmeye çalıştım. Sonuç inanılmazdı. Hiçbir şey kaçırmamıştık. Lorenzo da, ben de şaşkındık. J Akşam, Eurini ile performansımızdan sonra, Lorenzo ile sahneye çıktık. O anlattı, ben çaldım. Performansın sonunda, bu sefer dinleyiciler şaşkındı. Bizse yaptığımız işten memnunduk. J

    Üçüncü günün atölye çalışması ülkemizden getirdiğimiz mitlere ayrılmıştı. Paola, festivalin son gününde farklı ülkelerden gelen 4 genç hikâye anlatıcısı için “Old Stories, Young Tellers – Yaşlı Hikâyeler, Genç Anlatıcılar” isminde bir program hazırlamıştı. Gün boyu mitlerimize çalıştık. Performanslara ayrı ayrı çalışmak yerine birbirimizin hikâyelerine katılmaya, birbirimizi desteklemeye, ortak bir performans çıkarmaya çalıştık.

    Akşama doğru Paola yine yaklaştı ve… Bu sefer gerçekten ilginç bir soru sordu. “Zeynep, olive oil ile alakalı bir şarkı, masal biliyor musun?” Düşündüm. “Olive oil.” Olive oil ile alakalı bir masal, bir şarkı. “Maalesef Paola” dedim, “Bu sefer sanırım gerçekten yok.” Sonra beynimin içinde olive oil’in Türkçe söylenişi yankılandı: zeytinyağı… zeytinyağı… zeytinyağlı… basma fistan… giyemem… ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN! Haykırdım, “Paola!” dedim, “Zeytinyağıyla alakalı bir şarkı biliyorum ama geceye katkısından emin değilim.” Anlamını anlattım. Paola şarkıyı çok sevdi. Hemen Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcılarından Jermana’yı çağırdı. Jermana, şarkının anlamını İtalyan dinleyiciye anlatacaktı. Şarkının anlamını Jermana’ya da anlattım. Yapıyor olduğumuz şeyden hâlâ emin değildim. Fakat festival alanına geçtiğimizde her şeyi anladım!

    Bir masa. Masanın üzerinde haşlanmış yumurtalar, peynirler, ekmekler… Öteki masada sıra sıra dizilmiş zeytinyağları yahut “olive oil”ler. Olive oil’lerin başında ciddi bir adam! İtalyan hikâye anlatıcıları sırayla zeytinyağıyla alakalı hikâyelerini anlatıyor, ardından bu ciddi adam ayağa kalkıp anlatılan hikâyedeki zeytinyağını tanıtarak dinleyicilere tattırıyordu. Bütün İtalyanlar ve diğer milletler zeytinyağı içerken “Zeytinyağlı Yiyemem Aman” şarkısıyla katiyen zeytinyağı yiyemeyeceğimizi belirterek geceye Türkler olarak ilginç bir katkıda bulunduğumuzu söyleyebilirim.

    Koca bir haftanın sonuna gelirken Eurini “Sanki aylardır buradaymışız gibi hissediyorum. Oysa sadece 6 gün oldu.” dedi. Gerçekten de zamanın çok farklı aktığı bir haftayı paylaştık birlikte. Bir hafta hem bir çırpıda bitti, hem de içine bir haftaya sığmayacak şeyler sığdırdık gibi hissediyorum. Bir haftaya sığmayacak hikayeler, çalışmalar, anılar ve dostluklar… Pastalar, mozzarellalar ve sinek ısırıkları… Sahiden, bir haftada insanı bu kadar çok sinek ısırabilir miydi?

    Pazar akşamı bize ayrılmış olan “Yaşlı Hikâyeler, Genç Anlatıcılar” programında masallarımızı anlattık. Muhteşem bir akşam oldu. Eurini, Joshua, Joren ve Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcıları Lorenzo, Aurora, Martina, Jermana, Mattia… Birlikte çok şey öğrendik, çok şey deneyimledik, çok şey paylaştık. Hikâyeler götürdük, götürdüğümüzden çok daha fazla hikâyeyle geri döndük. Sadece festivalde değil, gittiğimiz her yerde; otobüste, restoranda, şehir meydanında, parkta, bahçede, trende birbirimize durmadan hikâyeler anlattık. İnsanlar “N’apıyor bunlar?” diye şaşkın şaşkın bakıyorlardı. J“Ya baksanıza” dedi Joren, “İlk defa anlatmayı, konuşmayı en az benim kadar seven, kendi yaşıtım insanlarla buluşuyorum. Bu, farkında olmadan aslında hep özlemini çektiğim bir şeymiş. Bu, meğer ne kadar muhteşem bir şeymiş!”

    Hikâyelerimizi her zaman paylaşacağımız ve “gerçekten” ayrılmayacağımız sözüyle ayrıldık.

    Uçağa binip Türkiye’ye dönerken gökyüzündeki bulutları şişko soru çengellerine benzettim. Bu soru çengelleri uçaktan indikten sonra da bana eşlik ettiler. Hikâyelerin gerçekten dili var mıydı? Yoksa konuştuğumuz dilin ötesinde bir şey mi hikâyeler? Kur’an-ı Kerim’den hikâye anlatmayı Türkiye’de denemek ister miydim? İnandığım Yaratıcı’nın sözlerini anlatmak beni bu kadar heyecanlandırdıysa bunu neden daha evvel denememiştim? “Üsküdar’a Gideriken” şarkısı Türklerin miydi, Yunanların mı? Mevzu bahis sözlü kültür olduğunda bu şarkı Türkiye’nin, bu türkü Yunanistan’ın, bu masal Makedonya’nın diye diretmenin bir anlamı var mıydı? Genç hikâye anlatıcıları olarak dünyayı fethedip bütün sınırları kaldırabilir miydik? Bir daha ne zaman buluşacaktık?

    Ve en önemlisi,

    Türkiye’de bu kadar iyi Mozzarella bulabilir miydim?