Ana Sayfanın Alt Kısmı

Currently browsing: Ana Sayfanın Alt Kısmı
  • Şifa veren masalların Anlatıcısı Ruth Kirkpatrick İstanbul’da

    19 Nisan Perşembe akşamınızı güzelleştirecek bir haberimiz var! İskoçyalı Hikâye Anlatıcısı Ruth Kirkpatrick bu Perşembe akşamı Seiba’nın konuğu olarak DAM’da bir anlatı gerçekleştirecek. Geçtiğimiz yıl İstanbul’da yaptığı anlatı İstanbullu hikâyeseverlerden büyük ilgi görünce Ruth’u yeniden davet etmek istedik. Anlatı sırasında ardıl tercüme yapılacak, tek bir kelime bile kaçırmadan dinleyebileceksiniz.

    Ruth, 1986 yılından beri çocuk koruma ve eğitimde sosyal entegrasyon alanında çalışan deneyimli bir sosyal hizmet uzmanı. 2006 yılında kurduğu “Stories Allways” yapısı altında anlatıcılık eğitimleri veriyor. Özellikle dezavantajlı çocuklar ve yetişkinlerle yaptığı terapi seanslarında hikâyelerin iyileştirici gücünden yararlanıyor. Ruth’la Seiba blog için yapacağımız röportajı en yakın zamanda sizinle paylaşacağız.

    Gelelim bu haftanın hediyesine. Etkinlik öncesi iştah açıcı olarak Ruth’un anlattığı masallardan birini sizin için Türkçeye çevirdik. Dileriz severek okur, bol bol anlatırsınız. Geriye Ruth’un masallarını kendi sesinden dinlemek için DAM’a gelmeniz kalıyor. Hadi, bekleriz!

    Catty Flores’in Stories Allways kitabı için yaptığı illüstrasyonlardan biri

    TEK GÖZ, ÇİFT GÖZ, ÜÇ GÖZ

    Masal, Ruth Kirkpatrick’in Stories Allways kitabındaki İskoç versiyonundan Türkçeye çevirilmiştir. Masalın orjinali Grimm Kardeşler tarafından derlenmiştir ve dünyanın pek çok yerinde farklı versiyonları anlatılmaktadır. 

    Ailenizin biraz garip olduğunu düşünebilirsiniz; aslında birçoğumuz böyle düşünürüz. Ama az sonra dinleyeceğiniz masal gerçekten garip bir aile hakkında.

    Bir zamanlar üç kız kardeş ve anneleri varmış. Ortanca kardeşin tek gözü varmış. Gözü alnının tam ortasındaymış. Ona Tek Göz derlermiş. En büyük kız kardeşin üç gözü varmış. Bir gözü alnının tam ortasında, diğer iki gözü ise kafasının iki yanındaymış. Ona da Üç Göz derlermiş. Annelerinin dört gözü varmış. Kafasının iki yanında birer göz, kafasının arkasında bir göz, dördüncü göz ise alnının tam ortasındaymış. Üvey çocuk olan en küçük kardeşin gözleri ise alışkın olduğumuz yerlerindeymiş. Ona Çift Göz derlermiş. Kardeşler, belki diğer insanlara daha çok benzediği için, Çift Göz’ü kıskanırlarmış. 

    Çift Göz’e evdeki en ağır işler verilirmiş; temizlik, bulaşıkları yıkamak, ateşi yakmak. Akşam olup yemek vakti geldiğinde bütün aile sıcacık yemeklerini yerken Çift Göz’e bir kase sulu soğuk lapa düşermiş.

    Çift Göz her sabah erkenden koyunları ve keçileri tepenin üstüne otlatmaya götürürmüş. Hep aç olduğu için yaz ve sonbaharda yemişler ve meyveler toplayıp yermiş. Ama kış aylarında yiyecek bulmak mümkün değilmiş.

    Günlerden bir gün keçilerden biri çelimsiz bir yavru doğurmuş. Çift Göz bu yavrunun anne keçi tarafından ölüme terk edileceğini biliyormuş. Üvey annesini yavru keçiyi kendisine vermesi için ikna etmiş. Çift Göz bu küçük yavruyu çok sevmiş. Gittiği her yere kucağında taşımış, onunla konuşmuş, üzerine titremiş. Yavru keçi, Çift Göz’ün dünyadaki tek ve en iyi arkadaşı oluvermiş. 

    Bir kış günü yavru keçisiyle birlikte tepeye tırmanmış. Kendini öyle sefil, öyle mutsuz hissediyormuş ki, ağlamaya başlamış. Ta ki incecik bir ses “Neyin var tatlım?” diye sorana kadar ağlamış, ağlamış. 

    Çift Göz ağlamaktan kızarmış gözlerini kocaman açmış ve tuhaf, küçük bir adam görmüş. “Öyle açım ki, evde hiçbir zaman doyacağım kadar yemek yiyemiyorum” demiş. 

    “Sorun buysa,” demiş küçük adam “çözümü kolay. Keçinin kulağını okşayıp, ‘Mele keçim, mele, yiyeceğim yemekler ver seve seve’ demen yeterli.”

    Çift Göz küçük adamın dediklerini yapmış. Birdenbire bembeyaz bir örtü üstünde ziyafet sofrası belirmiş önünde. Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış. Tavuk, et, balık, salata, ekmek, artık aklınıza ne gelirse varmış sofrada. Güzelce doyurmuş karnını, “Artan yemekleri ne yapacağım?” diye sormuş hayıflanarak küçük adama.

    “A, hiç üzülme,” demiş küçük adam, “keçinin kulağını tekrar okşayıp, ‘Topla keçim, topla, yemekleri ortadan topla’ demen yeterli.” 

    Çift Göz bir kere daha küçük adamın dediklerini yapmış, yemekler geldikleri gibi birden gözden kaybolmuşlar.

    O günden sonra Çift Göz’ün yaşamı bütünüyle değişmiş. Her gün gizli bir ziyafet çekiyormuş. Artık akşamları o sulu, soğuk lapayı yemek zorunda değilmiş.

    Tabii bu durum üvey annenin gözünden kaçmamış. Hiç yemek yemediği halde Çift Göz’ün neden bu kadar sağlıklı göründüğünü anlamamış. Saçları ve gözleri parıl parıl, yanakları al almış. Akşam yemeğini yemeden uyumaya gidiyormuş.

    Bir gece Çift Göz yatmaya gittiğinde anne, kızlarını yanına çağırmış. “Dinleyin! Çift Göz bir şeyler çeviriyor. Neler döndüğünü çözmelisiniz. Yarın hayvanları otlatmak için tepeye gittiğinde sizden biri de onunla gitsin, gözünü bir an bile üstünden ayırmasın.” demiş.

    Ertesi gün Tek Göz üvey kardeşiyle birlikte tepeye gitmiş. Çift Göz önce çok sevinmiş, yol boyunca bir arkadaşı olacağı için mutlu olmuş. Ama vakit öğlene yaklaşıp da karnı acıkınca aklına bir fikir gelmiş. Tek Göz’ü uyutacak tatlı bir ninni söylemeye başlamış. Çift Göz ninniyi söyledikçe Tek Göz yavaş yavaş uykuya dalmış.

    Çift Göz hemen keçisinin kulağını okşamış, ‘Mele keçim, mele, yiyeceğim yemekler ver seve seve’ demiş. Önüne serilen yemekleri afiyetle yemiş, karnı doyunca ‘Topla keçim, topla, yemekleri ortadan topla’ demiş. Yemekler bir çırpıda ortadan kaybolmuşlar.

    Bir süre sonra Tek Göz esneyerek gözlerini açmış, “Bir şey kaçırdım mı?” diye sormuş. “Yooo…” demiş Çift Göz.

    Böylece akşam yaklaşırken evlerine dönmüşler. Çift Göz gene yemek yememiş ve erkenden uyumaya gitmiş. 

    Üvey anne Tek Göz’ü sıkıştırmış bir kenarda. “Eee, ne oldu? Ne yiyormuş, bir şey gördün mü?” diye sormuş kızına. “Hiçbir şey görmedim anne.” “Gözünü üstünden ayırmadın ama değil mi?” “Ayırmadım. Yani kısa bir süre uykuya daldığım zaman dışında…” “Ah, seni işe yaramaz yaratık. Sana gözünü üstünden ayırma demiştim. Neyse, yarın Üç Göz’ü göndereceğim” demiş. 

    Ertesi gün Üç Göz üvey kardeşiyle birlikte tepeye gitmiş. Çift Göz önce gene çok sevinmiş ama vakit öğlene yaklaşıp da karnı acıkınca başlamış ninnisini söylemeye. O, ninniyi söyledikçe Üç Göz’ün gözleri ağırlaşmış. Ama Çift Göz, Üç Göz’ün alnının ortasındaki gözün tam olarak kapanmadığını fark edememiş. 

    Keçisinin kulağını okşamış, önüne serilen yemekleri afiyetle yemiş, karnı doyunca yemekleri bir çırpıda göndermiş.

    Bir süre sonra Üç Göz esneyerek gözlerini açmış, “Bir şey kaçırdım mı?” diye sormuş. “Yooo…” demiş Çift Göz.

    Eve döndüklerinde Üç Göz, “Anne neler oldu bilemezsin” diyerek olan biten her şeyi ballandıra ballandıra anlatmış annesine. 

    Ertesi sabah Çift Göz keçisini bulamamış. Üvey annesine sormuş. “Artık keçi meçi yok! Keçin öldü!” demiş üvey anne.

    Çift Göz gözyaşları içinde tepeye koşmuş, biricik dostunu kaybettiği için çok üzgünmüş. Birden o küçük adam seslenmiş yine, “Neden ağlıyorsun tatlım?” “Artık bir keçim yok, üvey annem onu öldürmüş” diyerek ağlamaya devam etmiş kız. “Ya, bu çok üzücü ama sana acını hafifletecek bir önerim var. Üvey annenden keçinin kalbini iste ve onu bahçeye göm. Keçini aklında hiç çıkarma, onun için gözyaşı dök ve dua et. Onun anısını hep taşımalısın kalbinde. Bu sana da, keçine de iyi gelecektir” demiş.

    Kız minik adamın dediklerini yapmış, keçisinin kalbini bahçeye gömmüş, gözyaşları dökmüş, dualar etmiş. Ertesi sabah odasını dolduran altın rengi bir ışıkla gözlerini açmış. Işığın kaynağını bulmak için yatağından zıplamış ve pencereye doğru ilerlemiş. Bahçede, tam keçisinin kalbini gömdüğü yerde kocaman bir elma ağacı olduğunu görmüş. Ağaçtaki elmalar ne kırmızı, ne de yeşilmiş, som altından elmalarmış. 

    “Neye bakıyorsun öyle? Çabuk mutfağa, işinin başına!” diye bağırmış üvey annesi. 

    Tam o sırada oradan bir prens geçiyormuş. Prens elma ağacının önünde durmuş, hayranlıkla altından meyvelere bakmış.

    “Bu sizin ağacınız mı?” diye seslenmiş üvey anneye. 

    “Tabii ki, benim bahçemde olduğuna göre kimin ağacı olabilir?” 

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum.” 

    “Tabii…” demiş kadın, bir anda prense arkadaşça davranmaya başlamış. Elmalardan birini koparmak için uzanmış, ağaç birdenbire bütün dallarını fuupp diye yukarı, üvey annenin erişemeyeceği kadar yükseğe kaldırmış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” diye sormuş Prens.

    “Aslında hayır, benim değil, kızımın ağacı” demiş üvey anne ve hemen Üç Göz’e seslenmiş.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum” demiş Prens.

    “Tabii ki.” demiş Üç Göz, bir elma koparmak için elini uzatmış, ağaç bu sefer de bütün dallarını gövdesinin diğer yanında toplamış, öyle ki kız dallara ulaşamamış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” 

    “Aslında hayır, benim değil, kız kardeşimin ağacı” demiş Üç Göz ve hemen Tek Göz’e seslenmiş.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum” 

    “Tabii…” demiş Tek Göz, elini uzatmış, ağaç bütün dallarını gövdesinin diğer yanında toplamış bu kez, kız dallara ulaşamamış. Tek Göz diğerleri gibi bir seferde teslim olmak istememiş. Ağaca tırmanmış, ağaç silkindiği gibi kızı yere fırlatmış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” 

    “Hayır” demiş Tek Göz.

    Tam o sırada ağaçtan bir altın elma düşmüş ve yuvarlana yuvarlana Çift Göz’ün ayaklarının önüne ulaşmış ve durmuş. 

    “Bu sizin ağacınız mı?” diye sormuş Prens.

    “Evet” demiş kız.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum.” 

    “Tabii…” demiş Çift Göz. Elini ağaca uzatmış, bir altın elma pat diye düşüvermiş avucuna. 

    “Benimle gelip, birlikte yaşamak ister misin?” diye sormuş Prens.

    “Gelirim” demiş Çift Göz, “ama bana her gün lezzetli yemekler vereceğine söz verirsen.” 

    Çift Göz prensin atına binmiş ve prensin uzaklardaki sarayına doğru yola çıkmışlar. İkisi birlikte uzun ve mutlu bir hayat yaşamışlar. Elma ağacına gelince… Kimileri onun hemen ertesi gün kuruyup gittiğini söylemişler.

  • Sağlıklı Yaşama Adım Adım Projesi

    Bu hafta sizleri Adalet Bakanlığı İstanbul Çocuk Eğitimevi’nde bulunan çocuk hükümlülerin bireysel özellikleri doğrultusunda kendilerini tanımaları, kişiliklerini geliştirebilmeleri, sağlıklı ve mutlu yaşam konusunda farkındalık kazanmalarını desteklemek üzere hayata geçirilmiş Sağlıklı Yaşama Adım Adım Projesi’nden haberdar etmek istedik. Geçtiğimiz haftalarda Seiba’nın kurucularından A. Senem Donatan ve Anlatıcının Yolu Uluslararası Sertifika Programı’nın ilk mezunlarından Nuran Abdullah, Ümraniye Çocuk Eğitimevi’nde hüküm giymiş çocuklarla bir araya geldi ve onlar için bir anlatı gerçekleştirdi. Sizleri, Mutlu Fil Kitabevi’nin de yürütücülerinden biri olduğu proje hakkında Nihal Ünver’le yaptığımız görüşmeyi ve Senem ile Nuran’ın izlenimlerini içeren yazımızla baş başa bırakıyoruz. Dileriz Sağlıklı Yaşama Adım Adım Projesi gibi daha çok proje tasarlanır ve hayata geçirilir. Kim bilir, belki bu çocuklar için sizin de elinizden bir şey gelebilir…

    Koordinatörlüğünü Deniz Özdikmenli’nin üstlendiği Sağlıklı Yaşama Adım Adım Projesi, İnsan Sağlığı ve Eğitimi Vakfı yürütücülüğünde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı, Türkiye’nin Çocukları Sosyal Platformu ve Mutlu Fil Kitabevi’nin ortaklığı ile hayata geçirilmiş. Bir yıla yayılan proje kapsamında Ümraniye Çocuk Eğitimevi’nde bulunan çocuk hükümlülerin kişisel gelişimini ve topluma uyumunu arttırmak amacıyla sosyal ve kültürel faaliyetler yürütülüyor. Projeden beklenen nihai sonuç hükümlülük süresi dolan çocukların toplumsal yaşama daha doğru tercihlerle dönmelerine katkı sağlamak. Projede yer alan tüm katılımcılar katkılarını gönüllülük esası ile sunuyorlar.

    Sağlık ve sanat başlıkları altında düzenlenen etkinliklerde, bir yandan çocukların temel öz bakım becerilerini geliştirmelerine katkı sağlarken bir yandan da Kısa Film, Edebiyat ve Yaratıcı Yazarlık atölyeleriyle çocukların okuma, yorumlama, analiz etme ve kendi hikayelerini yaratabilmeleri hedeflenmiş.

    Projenin edebiyat ayağındaki etkinlikleri yürüten Mutlu Fil Kitabevi’nin sahibi Nihal Ünver, çocukların farklı alanlara temas ederek başka hayatlardan haberdar olmaları ve hayal güçlerini geliştirmelerine katkı sağlamak amacıyla yazarlar ve anlatıcılar ile buluşmalar düzenliyor. Nihal, gerekli koşullar ve ortam sağlandığında yaşama dezavantajlı olarak başlamak durumunda kalmış çocukların sınırsız hayal güçlerinin zengin ve hayranlık uyandırıcı meyveler verdiğini dile getiriyor.

    Hem atölye yönlendiricilerinin hem de katılımcıların yer almaktan mutluluk duydukları projenin Hikâye Anlatıcılığına ayrılan günü ise çocukların Senem ve Nuran’ı pür dikkat dinledikleri ve çok keyif aldıkları bir gün olmuş.

    İşte Senem ve Nuran’ın o gün hakkındaki hisleri…

     

    Çocuk Eğitimevi’ndeki gençleri ziyarete gitmeden önce içimde bir korku vardı, çünkü kimlerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Onlar küçük yaşta suç işlemiş insanlardı ve cinayet, tecavüz, hırsızlık, gasp ve benzeri her türlü suçu işlemiş olabilecekleri söylenmişti bana. Öte yandan çok saygılı, terbiyeli oldukları, kendilerini geliştirmeye, yeni şeyler öğrenmeye hevesli gençler oldukları da söylenmişti. Gitmeden önce uzun uzun suç, ceza ve mahkumiyet kavramları üzerine düşündüm. Mahkumiyet; mekanın içine hapsolmak demekti. Mahkum olmak; insanın mekandan dışarı çıkma özgürlüğünün olmaması demekti. Bu düşünceler çok ağır geldi bana. Ancak Çocuk Eğitimevi’ne gidip gençlerle tanışınca ve onlara hikaye anlatmaya başlayınca hafifledim. Çünkü ben hikayeyi anlatırken biz gençlerle birlikte mahkum oldukları o mekandan çıktık; okyanusun kenarına gittik, denizin serinliğini hissettik, birlikte kayalara çarpan dalgaların sesini dinledik. Kahramanın gemisine bindik, buzulları aştık, zor durumda olanları kurtardık. Sonra tekrar Çocuk Eğitimevi’ne geri döndük, gerçekten gittik biz o mekanlara, yolculuğun tadı gençlerin yüzündeki ışıltıdan hissediliyordu. Hayal gücünün nelere kadir olduğunu bildiğimi zannediyordum. Yanılmışım. Meğer hayal gücü insanı mahkumiyetten de kurtarabiliyormuş. Ben o gün orada hayal kurabilmenin ne kadar özgürleştirici bir eylem olduğuna tanık oldum ve bu hayal yolculuğuna vesile olabildiğim için şükranla doldum.

    Senem

    “Bu gençler henüz 18 yaşında değiller.” Bu cümle duyduğum anda çok etkiledi beni. Etkinliğimiz başlamadan önce onları bir arada gördüm. Hayatın, daha 18 yaşına bile gelmemiş bu gençleri nasıl yıpratmış olduğu dikkatimi çekti. Sonra Senem tüm gruba eğlenceli bir oyun oynattı ve ardından masalını anlattı. Ben, o yirmi altı güzel ve genç göze baktım ve masalımı anlattım. İçim sevgiyle doldu. Tam o anda çeşitli nedenlerle özgürlüğü kısıtlanmış bu çocuklara tekrar hikâye anlatmak istediğimi fark ettim. Bu olanağı sağladığı için Nihal Ünver’e teşekkür ediyorum.

    Nuran

  • Atina… masalların şehri

    Seiba’nın kurucularından ve anlatıcılarından Şeyda Çevik ve Seiba eğitmenlerinden dünyaca tanınmış Hintli anlatıcı Geeta Ramanujam geçtiğimiz haftalarda Atina’daki Atina… masalların şehri Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Festivali festivaline katıldılar. Bu hafta sizleri hem bu festivalden haberdar etmek hem de Şeyda Çevik’in festival izlenimlerini sizlerle paylaşmak istedik.

    Yunanistan’ın Atina kentinde  Atina… masalların şehri adıyla düzenlenen Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Festivali bu yıl beşinci kez masal severlerle buluştu. Dünya Hikâye Anlatıcılığı Günü 20 Mart’tan esinlenerek bugüne adanmış festival, 17-24 Mart 2018 tarihleri arasında Atina’nın farklı ve özel mekanlarında “wise-fool”* teması altında geniş bir yelpazeye sahip bir programla gerçekleşti.

    Bir haftaya yayılan festival süresince hem yetişkinler hem de çocuklar için anlatılar ve atölye çalışmaları düzenlendi. Masallar, hikâyeler, mitler, efsaneler ve otobiyografik hikâyeler belediyenin desteği ile Atina’nın en eski evi de dahil olmak üzere kütüphaneler, hamamlar, müzeler ve halka açık alanlarda Hintçe, Türkçe ve Yunanca anlatıldı.

    Seiba’nın kurucularından sevgili Şeyda Çevik festival organizatörlerinden Dimitris Prousalis’in davetiyle festival kapsamında bir anlatı gerçekleştirdi. Şeyda, festivalin en ilgi çekici yanlarından birinin kendisinin de yer aldığı beş saat süren ve 25 anlatıcının katıldığı masal maratonu olduğu söyledi. Festivalin teması “wise-fool” olunca hem bilge hem de oyunbaz karakter Nasreddin Hoca da akla gelmiş ve Hoca’nın pek çok hikâyesi anlatılmış.

    Yunanistan’da ilk kez bu kadar geniş bir dinleyici kitlesi ile bir araya gelen Şeyda, seçtiği Nasreddin Hoca hikâyesini önce Türkçe ardından İngilizce anlatmış. Şeyda, bizim ders kitaplarında eğitimimizin bir parçası olarak karşılaştığımız Konyalı Nasreddin Hoca’nın Özbekistanlı, İranlı, Kazakistanlı, Yunanistanlı yani dünyaya mâl olmuş, evrensel bir karakter olduğuna değinerek güzel bir giriş yapmış. Komşu Yunanistan ile dilimizdeki ortak kelimelerden yola çıkarak iki kültür arasındaki ortaklıklara değinmiş.

    İşte Şeyda’nın masal maratonu sırasında anlattığı Nasreddin Hoca hikâyesi.

    Nasreddin Hoca bir gün pazara gitmiş. Üstlerinde lahanalar, domatesler, patatesler, maydanozlar, kabaklar olan pazar tezgahlarının yanında geçmiş.

    Bir bakmış, adamın teki bir kafesin içinde koca gagalı, hayatından bezmiş, asık suratlı bir kuş satıyormuş. “Duyduk duymadık demeyin! Yüz altına kuş! Yüz altına satıyorum!” Kafesin çevresi insanlarla sarılı, kalabalıkmış.

    Nasreddin Hoca kafese yaklaşmış; bir alttan bir üstten bakmış, kuşu incelemiş ve dayanamamış “E, be efendi bu kadar çirkin, koca gagalı bir kuşu ne diye yüz altına satıyorsun?” demiş. “A, hoca efendi öyle deme!” demiş adam, “Benim kuşum konuşmaya bir başlasın insan gibi konuşur. Bir daha da susturamazsın onu.” “Hmm…” demiş Nasreddin Hoca, pazardan ayrılmış, evine dönmüş.

    Ertesi sabah erkenden kalkmış. Bahçedeki kümese varmış. Kümesin kapısını açmış, tavuklar gıdaklayarak bahçeye dağılmış. Hoca kümeste duran en sessiz tavuğu almış, koymuş bir kafese, varmış pazara. “Tavuğum iki yüz altına! İki yüz altına!” diye bağırmaya başlamış.

    İnsanlar Nasreddin Hoca’nın çevresine toplanmışlar, “Hoca Efendi, dün yüz altına satıyorum diyene laf ediyordun. Şimdi gelmiş bir tavuğu iki yüz altına satmaya çalışıyorsun” demişler. “A, öyle demeyin” demiş Nasreddin Hoca “Benim tavuğumun böyle göründüğüne bakmayın. Çok iyi bir dinleyicidir. E, ne demişler “Söz gümüşse, sükût altındır”

    Yeri gelmişken bu hikâye sayesinde Şeyda’dan öğrendiğimiz bir bilgiyi daha sizlerle paylaşalım. “Söz gümüşse, sükût altındır” atasözü Yunancada “Sükût altındır” olarak yer alıyormuş.

    Bizden farklı olanları daha çok duyabilmeye ve dinleyebilmeye niyet ederek bu haftanın yazısını tamamına erdirelim.

    * İngilizce wise-fool teriminin Türkçede tam bir karşılığı olmamakla birlikte, bu terim farklı kültürlerde hem bilge hem de aptal özellikler gösteren hikâye karakterlerini tanımlamak için kullanılır. Bu karakterler İngilizce literatürde “Trickster” adı verilen bir kategori içerisinde değerlendirilir. Türkçe’de “düzenbaz, oyunbaz” anlamına gelen bu kategori kültürümüzde Nasreddin Hoca, Keloğlan, Alaaddin gibi karakterlerin hikâyelerini kapsamaktadır.

    Seiba’nın uluslararası sertifika programlarından Anlatan Öğretmen ve Anlatıcının Yolu eğitimlerinin eğitmenlerinden Geeta Ramanujam da festivalin konuklarında biriydi…

    Mümkün olduğunca çok ve farklı alandan anlatıcıyı dinleyiciyle buluşturmayı hedefleyen festivalin anlatıcı konuklarından rahipler hikâyelerini anlatırken…

    Bu arada festival hakkında daha çok bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki adresi ziyaret edebilirsiniz.

    https://storytellingfestathens.blogspot.com.tr/2018/03/5.html?spref=fb

  • Masallar Hastanelerde 1

    Güzel bir masal ya da hikâye dinlediğinizde kendinizi daha iyi hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Tek başınalık hissi yerini daha geniş bir çemberin, insanlık denen koca ailenin bir üyesi olduğunuz hissine bıraktı mı? Bir masal kahramanının deneyimleri üzerinden kendi açmazlarınıza anahtar bulabildiğinizi hissettiniz mi? İnsanlığa ait ortak hazineler olan masallar ve hikâyelerin hastanelerde şifa niyetiyle anlatıldığını biliyor muydunuz?  

    Sizleri, masalların iyileştirici gücünü hastanelere taşıyan anlatıcılarla tanıştıracağımız bir yazı dizisine başlamak istedik. Bu yazı dizisinin ilk konuğu Çiğdem Coşkun Suner. Çiğdem, Seiba’nın uluslararası sertifika programlarından biri olan Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından. Çukurova Tıp Fakültesi’nden 1998 yılında mezun olduktan sonra adli tıp alanında uzmanlığını yapmış, 2000 yılından beri de Adli Tıp Kurumu’nda çalışıyor. Çiğdem’in adli tıp alanıyla Hikâye Anlatıcılığı arasında kurduğu etkileyici bağı öğrenmek isterseniz işte kendisiyle yaptığımız röportaj.

    Adli tıp alanı ilk anda anlatıcılıktan oldukça farklı bir alanmış gibi geliyor kulağa.

    Tıp ya da hekimlik Hikâye Anlatıcılığıyla çok uzak duruyormuş gibi görünmekle birlikte aslında yaptığımız insanların hikâyelerini öğrenmektir. Bizde hastanın hikâyesini almak diye bir tabir vardır. Aslında insanları biz doktorlara getiren hikâyeleridir. Biz de sorular sorarak bu hikâyeleri anlamaya çalışırız. Hastanın öyküsünü etraflı olarak öğrenmek ise hem tanı koymada hem de tedavide belirleyicidir.

    Ben adli tıp alanının çok spesifik bir bölümünde çalışıyorum. Son altı yıldır cinsel suçlarla ilgili bölümdeyim, yani cinsel suç mağdurları ile ilgileniyorum. Travmaya uğramış bu insanların hikâyelerini dinliyorum. Her bakımdan yıpratıcı, yorucu ve güçlü durmayı gerektiren pek çok olay ve durumla karşılaşıyorum.

    Hikâye Anlatıcılığı nasıl ilgini çekti?

    Bir noktada kendimi iyileştirme ihtiyacı hissettiğimi fark ettim. Hem kişisel olarak hem de desteğe ihtiyaç duyan travmaya uğramış insanların yanında sağlam durabilmek için beslenmeye ihtiyacım vardı.

    Ne yapabilirim diye aramaya başladım. Hikâye Anlatıcılığı ilgimi çekmişti ki, tesadüfen Seiba’nın broşürü geçti elime. Anlatıcının Yolu eğitimi iki yıllıktı, ben de bir şeyi yapacaksam baştan aşağı soyunmam ve her yönüyle öğrenmem gerekir diye düşünüyordum. Anlatıcılığın ne demek olduğunu çok da bilmeden, yüzme bilmeden denize atlar gibi atladım.

    Elemelere katıldığımda nasıl olacağını, yapıp yapamayacağımı hiç bilmiyordum, hiçbir fikrim yoktu. Ama o gün boyunca o kadar çok eğlendim ki, seçilmesem bile bu kadar çok eğlenmiş olmak benim için kâr diye düşündüm.

    Eğitimde yer almaya hak kazandığında ne hissettin?

    Seçildikten sonra da büyük bir merak ve heyecanla başladım eğitimime. Başlarda zorlandım, anlamak için masal gecelerini takip etmeye gayret gösterdim. Sonra rahatladım çünkü Anlatıcının Yolu bir yandan da kendimle çalışmaya başlamamı sağladı. Çok derin, daha önce adım atmadığım yanlarıma dokundum. Eğitim bitti ama bana kattıklarını her gün yaşıyor, açılan o yolda her an yürümeye devam ediyorum. Yani aslında eğitimim hala devam ediyor.

    Mesleki yaşantına kattıkları nelerdir bu eğitimin? 

    Ben bir eğitimci değilim, bu alanda akademik bir vasfım yok ama zaman zaman asistanlar ve tıp fakültesi öğrencilerine ders anlatıyorum. Aldığım anlatıcılık eğitiminin bu kadar teknik bir alanda bile anlatım ve aktarımımı etkilediğini, beslediğini hissediyorum. Hastalarla olan iletişimimi de pozitif yönde etkilediğini düşünüyorum. Empati kurmak, anlamak ve hissetmek konusunda farkındalığım arttı.

    Bağlı olduğun kurumda anlatıcılık üstüne yaptığın çalışmalar neler?

    Anlatıcının Yolu eğitimi sırasında her birimiz seçtiğimiz bir gruba belirli bir düzende anlatı yapmak zorundaydık. Ben de bu stajlarımdan birini morg biriminde çalışan doktor, asistan, teknisyen ve diğer çalışanlara dört hafta üst üste masal anlatarak gerçekleştirdim.

    Neden morg birimini seçmiştin?

    Tıpkı benim çalıştığım birim gibi adli tıp içerisinde en çok travmatize olan ekip orada. Ölüm olgusunun sürekli içinde olmak, otopsi yapmak travmatize edici olabiliyor insanlar için. Ben de morg biriminde çalışırken psikolojik olarak bana destek olabilecek bir dayanak ihtiyacı duymuştum.

    Yaşam, ölüm, hayatın döngüsü kavramlarına masallar üzerinden değinmekle arkadaşlarıma destek olmayı istedim. Yani ölümün, yaşamın doğal bir parçası olduğunu, bunu kabullenirken yaşadığımız zorlukları masallar aracılığıyla kolaylaştırabilmeyi hedefledim. Seçtiğim masalları da buna göre belirledim. Değişim, dönüşüm öğelerini barındıran masallar seçerek aslında değişimin doğanın, doğamızın bir parçası olduğunu anlatmaya çalıştım.

    Nasıl tepkiler aldın?

    Masal kavramına çok uzak olduklarını fark ettim. Pek çok yetişkin için masallar çocuklukta kalmış şeyler. Masalların yapısı, içlerine serpilmiş sembollerin anlamını öğrendiklerinde yaklaşımları değişti; keyifle dinlediler ve çok etkilendiler. Şimdi tekrar anlatı yapmamı istiyorlar, başka birimlerden de talepler geldi.

    Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de doktorlar ve sağlık çalışanları için bir anlatı yaptım. Ayda bir sefer de onlara düzenli olarak anlatacağım.

    Sağlık alanında çalışanlar, insanların en zor durumlarıyla her an karşılaştıkları için bunun gibi pozitif enerji alabilecekleri etkinliklere ihtiyaç duyuyorlar. Gündelik koşuşturmaları içerisinde öğle yemeği aralarından kısarak bir masal dinlemek; hastanenin hızla akan zamanından kopup masalın sonsuz zamanına sıçramak çok iyi geldi onlara.

  • Bu masal çok sevdiğimiz arkadaşımız Amal Abdullah için…

    Seiba ailesi olarak arkadaşımız Amal Abdullah’ı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Sevgili arkadaşımız Nuran Abdullah ve tüm ailesine sabır diliyoruz.

    Amal, Beyaz Ayı Kral Valemon masalını çok severdi. Geçtiğimiz yaz Sue Hollingsworth’un kampı sırasında bu masalı dinlerken hepimiz adına “Bütün kadınların kadınlığıyla rahat olması ve güven duymasını diliyorum” diyerek dilek tutmuştu. Şimdi bu dilek her birimizin olsun.

    Bu masal senin için Amal’ciğimiz, rahat uyu…

    Beyaz Ayı Kral Valemon

    Bir zamanlar üç kızı olan bir kral varmış. Kralın büyük kızı ve ortanca kızı oldukça güzel kızlarmış. Ama tabii, bildiğiniz gibi, en küçük kızının güzelliği bir başkaymış. Küçük prensesle tanışan herkes çok onu severmiş. Prenses gündüzleri sarayın bahçesinde dolaşır güzel sesiyle şarkılar söylermiş. Kral bütün kızlarını çok severmiş ama küçük kızını bir ayrı severmiş.

    Bir gece prenses rüyasında bir taç görmüş. Öyle güzel bir taçmış ki bu; altından gövdesinin üstünde incecik yapraklar varmış. Prenses taca sahip olmayı dünyadaki her şeyden çok istemiş. Elini uzatmış, tam taca dokunacakken rüya sona ermiş. Ertesi gün bahçede dolaşırken şarkı söylememiş prenses. Taca sahip olamadığı için üzgünmüş. Ondaki hali herkes fark etmiş, tabii kral da.

    “Neyin var kızım?” diye sormuş Kral. Kız rüyasında gördüğü tacı babasına anlatmış. “Neden üzülüyorsun? Ben bir kralım ve istediğin bir taçsa onu sana yaptırırım” demiş ve derhal ülkenin en iyi kuyumcularını çağırmış. “Onlara rüyanda gördüğün tacı tarif et” demiş kızına. Kız taçla ilgili her bir detayı ince ince anlatmış adamlara. Kuyumcular ertesi sabaha kadar çalışmışlar. Sabah olunca hazırladıkları taçla Kral ve Prenses’in huzuruna çıkmışlar. Prenses taca bakmış “Korkarım rüyamda gördüğüm taç biraz daha küçük bir taçtı” demiş. “Sorun değil, hemen düzeltirler” demiş Kral. Kuyumcular işliklerine çekilmişler ve ertesi sabaha kadar çalışmışlar. Ertesi sabah prenses taca bakmış ve “Üstündeki yapraklar meşe ağacı yapraklarıydı” demiş. Sonraki gün kuyumcular meşe yapraklarıyla süslenmiş taçla çıkagelince “Tam olarak bu değil” demiş prenses ve istediği taca kavuşamamanın verdiği üzüntüyle bahçeye çıkmış.

    “Sanırım ormana gidip orada yürümek istiyorum” demiş ve gözünü sarayın çevresindeki yüksek duvarlara dikmiş. Prenses sarayın duvarlarını aşmış, ormanın içine dalmış. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzağa, uzaklardan da uzağa yürümüş, ormanın derinliklerine. Ta ki, bir düzlüğün kıyısına gelene değin. Yemyeşil düzlüğün tam ortasında bembeyaz bir ayı görmüş. Ayı çimenlerde sırtüstü uzanıyormuş. Pençesinde parlak, yuvarlak bir şey varmış. Ayı bu parlak şeyi havaya fırlatıp yakalıyormuş. Prenses bir ağacın arkasına saklanmış, ses çıkarmadan ayıyı izlemiş. Birden ayının oynadığı parlak şeyin rüyasında gördüğü taç olduğunu fark etmiş. İşte, tam o anda saklandığı ağacın arkasından çıkmış, düzlüğün ortasına doğru yürümüş.

    “O elindeki tacı istiyorum” demiş Prenses. “Öyle mi?” demiş Ayı “Peki karşılığında ne vereceksin?” “Mücevherlerimi veririm” demiş Prenses. “Bir ayının neden mücevhere ihtiyacı olsun ki?” diye sormuş Ayı. “O zaman altın tacımı veririm.” “Yeterince altınım da var, daha fazlasını ne yapayım.” demiş ayı. “Peki,” demiş Prenses “sen söyle, ne istersin?” “Daha büyük bir şey olmalı,” demiş Ayı “kendini verebilirsin.” “Kendimi mi?” diye sormuş Prenses şaşkınlıkla. Sonra düşünmüş, o taca sahip olmak için ödemek zorunda olduğum küçük bir karşılık demiş.

    Koşarak, şarkılar söyleyerek saraya varmış, merdivenleri mutluluk içerisinde tırmanmış. Kızının mutluluğunu gören Kral “Hayrola? Ne oldu? Ne kadar sevindim seni tekrar mutlu gördüğüme bilemezsin” demiş. Prenses başından geçen her şeyi babasına anlatmış. Ormana yaptığı yürüyüşü, ayıyla karşılaşmasını, taca sahip olmak için ayıyla yaptığı pazarlığı ve ayının üç gün sonra onu almaya geleceğini.

    En sevdiği kızını bir ayıya vermek zorunda kalan babanın üzüntüsünü tahmin edersiniz. Ancak Kral bu duruma teslim olmamış ve hemen bir plan geliştirmiş. Ayının geleceği gün bütün askerlerini sarayın kapısına toplamış. Zaman geldiğinde Ayı bütün heybetiyle ormanın içinden çıkmış, saraya doğru ilerlemeye başlamış. Daha askerler kendisine karşılık bile veremeden koca pençeleriyle onları yere yıkmış. Sarayın kapısında, merdivenlerin başında beklemeye başlamış.

    İşler planladığı gibi gitmeyen Kral en büyük kızını çağırmış. “Ailemizdeki kuralı biliyorsun kızım, ilk evlenen en büyük çocuk olmalı” demiş, bir yandan da sırtından ite ite büyük kızını merdivenlerden aşağı indirmiş. Büyük kız Ayı’nın sırtına atlamış, Ayı ormana girmiş, gözden kaybolmuş. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzaklara yürümüş. Sonra bir an “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” diye sormuş kıza. “Ah, tabii,” demiş kız “annemin kucağı öyle rahattır ki. Hem babamın sarayının öyle yüksek bir kulesi var ki, oradan istediğim her yeri görebiliyorum.” Ayı birden sinirlenmiş, kızı sırtından yere fırlatmış. Kız yürüyerek saraya dönmüş.

    Bir hafta sonra Ayı yine çıkagelmiş. Kral bu sefer daha da hazırlıklıymış. Askerlerine silahlanma emri vermiş. Hatta koca toplar getirilmiş sarayın önüne. Ayı o kadar güçlü, öyle hızlıymış ki, üstüne yağan mermileri ve topları pençeleriyle savurmuş. Yere serdiği askerlerin arasından geçmiş ve merdivenin başında Prenses’i beklemeye başlamış.

    Kral bu kadarını beklemiyormuş. Ortanca kızını çağırmış, “Ayı ile evlenmesi gereken sensin” demiş kızına. Kızı iteleyerek merdivenlerden aşağı indirmiş. Kızın “Hayır, istemiyorum” demeye fırsatı bile olmamış. Ayı’nın sırtına binmiş ve ormana dalmışlar. Ayı yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzaklara yürümüş. Epey sonra kıza sormuş “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” “Tabii ki, annemin kucağı öyle rahat, babamın sarayının duvarları öyle yüksektir ki” demiş kız. Ayı “Sen benim aradığım değilsin” demiş ve kızı yere fırlatmış. Ortanca kız da yürüyerek saraya dönmüş.

    Ayı üçüncü kez geldiğinde Kral komşu ülkeden topladığı askerleri, tüfekleri ve toplarıyla hazırmış. Kral’a göre Ayı’nın kapıdan geçmesi bu sefer mümkün değilmiş. Fakat Ayı yine başarmış. Kral daha bir adım bile atamadan, ağzından bir söz bile çıkmadan küçük kızının uçarcasına merdivenlerden indiğini görmüş. Prenses, Ayı’nın koca sırtına binmiş ve Ayı yürümeye başlamış. Yürümüş, yürümüş, yürümüş, uzaklardan da uzağa yürümüş. Uzunca bir süre sonra kıza sormuş “Hiç bu kadar rahat oturmuş muydun? Hiç bu kadar açık bir şekilde görebilmiş miydin uzakları?” “Hayır, hiçbir zaman” diye karşılık vermiş kız.

    Ormanın içindeki yürüyüşleri kocaman bir sarayın önüne varana kadar sürmüş. Burası Beyaz Ayı Kral Valemon’un sarayıymış. Öyle görkemli bir saraymış ki, kızın babasının sarayı bu sarayın yanında kulübe gibi kalırmış. Prenses beyaz ayının sırtından inmiş ve birlikte saraya girmişler.

    O günden sonra Prenses bu görkemli sarayda Ayı ile birlikte yaşamış. Saraydaki tek görevi ocaktaki ateşin sönmemesini sağlamakmış. Ayı sabahları erkenden saraydan çıkar, ormana gider, ormanda ayıca işler yaparmış. Akşamları saraya dönermiş. Geceleri ise bir erkeğe dönüşürmüş. Birlikte uzun ve güzel, aşk dolu geceler yaşarlarmış.

    Üç yıl böyle geçip gitmiş. Prenses her yıl bir çocuk doğurmuş ama doğurduğu hiçbir çocuğu görememiş. Her doğumun ardından Ayı koca pençeleriyle çocukları bir bir almış, götürmüş. Prenses günden güne ağır bir hüzne gömülmüş.

    Günlerden bir gün “Babamı çok özledim, annemi ve kardeşlerimi de. Beni onlara götürür müsün?” diye sormuş Beyaz Ayı’ya. “Tabii götürürüm” demiş Beyaz Ayı, “yalnız senden bir isteğim var. Babanın sözlerini dinle ama annenin verdiği akla uyma ne olur.” Beyaz Ayı’nın isteğini anlayamasa da “Peki” demiş Prenses. Tam üç yıl önce geldikleri orman yolundan dönerek Kral’ın sarayına varmışlar. Beyaz Ayı, Prenses’i sırtından indirirken “Bir hafta sonra seni almaya geleceğim” demiş.

    Prenses sarayın merdivenlerini uçarak çıkmış, koşarak içeri girmiş. Ablalarına özlemle sarılmış. “Ah, senden ümidi kesmiştik” demiş en büyüğü. “Nasıl oldu da üç yıl boyunca o ayıya tahammül edebildin?” diye sormuş ortanca olan. “Evi bir mağara mı?” “Hayır, hayır” demiş Prenses, “aslında durum tam olarak böyle değil. Babamın sarayından daha büyük bir sarayda yaşıyorum. Ayıysa geceleri bir erkeğe dönüşüyor. Çok keyifli geceler geçiriyorum.” “Peki, nasıl biri? Yakışıklı mı?” “Bilmem, onu hiç ışıkta görmedim” demiş Prenses. “Ne? Ya bir canavarsa? Hiç korkmuyor musun?” diye sormuş en büyükleri.

    Kral ve karısı, kızları arasında geçen konuşmaya kulak misafiri olmuşlar. Kral kızına “Bırak her şey olduğu gibi kalsın” demiş. Kraliçe ise “Bu mumu al” diyerek yarısından fazlası yanmış bir mumun dibini vermiş kızına. “Gece o uyurken bu mumu yak ve kim olduğunu gör” demiş.

    Prenses, Beyaz Ayı’ya annesinin aklına uymayacağına dair söz vermiş olsa da eve dönmek için Beyaz Ayı’nın sırtına bindiğinde cebinde annesinin verdiği mum parçası varmış. O gece özlemle sevişmişler. Derken adam uyumuş. Prenses mumu çıkarmış, bir kibrit çakmış, mumu yakmış ve oda aydınlanmış. Yatakta uyuyan adam Prenses için çok güzelmiş. O güzelliği biraz daha yakından görebilmek için mumu biraz daha yaklaştırmış. Tam bu sırada bir damla mum akmış ve uyuyan adamın alnına damlamış. Adam canının acısıyla uyanmış, “Ne yaptın? Neden? Neden? Bir ay daha bekleyemez miydin? Bir ay daha bekleyebilseydin bir daha hiç ayıya dönüşmeyecektim, hep bu halimle kalacaktım. Ama şimdi o kadına dönmem gerek” demiş. Prenses özür dilemiş. Yaptığını bağışlaması için yalvarmış. Ama adam gözleri önünde ayıya dönüşmüş. Hızla merdivenlerden inmiş, kapıdan çıkmış ve ormana doğru koşmaya başlamış.

    Prenses, Beyaz Ayı’nın arkasından var gücüyle koşmuş. Hatta bir an ona öyle yaklaşmış ki, sıçramış ve elleriyle Beyaz Ayı’nın tüylerine yapışmış. Ayı öyle hızlı koşuyormuş, bu koşu o kadar uzun sürmüş ki, Prenses dayanamamış. Ayı sık ağaçların, dikenli çalıların arasından geçerken Prenses’in her yanı çizilmiş, elbiseleri paramparça olmuş. Bir an gelmiş Prenses gücünün tükendiğini hissetmiş. Elleri sımsıkı tuttuğu tüylerin arasından gevşeyerek kaymış, yere düşmüş. Düştüğü gibi de bayılmış.

    Aradan ne kadar zaman geçmiş; bir saat mi, bir gün mü, bilinmez, Prenses uyanmış. Etrafına bakınmış ve Beyaz Ayı’nın gittiğini düşündüğü yönde yürümeye başlamış. Epeyce yürüdükten sonra, artık yorgunluktan ve susuzluktan bitap düştüğü bir anda karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Belki bir yudum su, bir lokma ekmek bulabilirim umuduyla kapıyı çalmış.

    Kapıyı yaşlı bir kadın açmış ve Prenses’i içeri almış. Yaşlı kadının küçük bir kızı varmış. Kadın, Prenses’e yiyecek bir şeyler hazırlarken küçük kız da yerde oturmuş, elindeki altın makasla oynuyormuş. Altın makas sihirliymiş. Kız makası açıp kapadıkça eşsiz kumaşlar beliriyormuş; ipekler, kadifeler, ketenler. Prenses bir umut sormuş “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” “Ah, evet ama bir gün önceydi bu” demiş Yaşlı Kadın, “batıya doğru gidiyordu.” Annesi ve misafirlerinin konuşmasını dinleyen kız, “Anneciğim bu makası ona verebilir miyiz? Önünde uzun bir yol var ve onun bu makasa bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş Yaşlı Kadın. Prenses altın makası almış ve teşekkür ederek yola koyulmuş.

    Uzunca bir süre yürüdükten sonra karşısına ikinci bir kulübe çıkmış. Kapıyı çalmış, küçük bir kızı olan yaşlı bir kadın açmış kapıyı. Prenses’i içeri almışlar, Yaşlı Kadın ona su ve yiyecek vermiş. Küçük kız bu sırada elindeki cam sürahi ile oynuyormuş. Sürahi sihirliymiş. Küçük kız ne istese sürahinin içinde beliriveriyormuş. “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” diye sormuş Prenses. “Evet ama bu yarım gün önceydi. Batıya doğru gidiyordu” demiş Yaşlı Kadın. Annesi ve misafirlerinin konuşmalarını dinleyen küçük kız, “Anneciğim bu sürahiyi ona verebilir miyiz? Onun bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş annesi. Prenses sürahiyi teşekkür ederek almış, batıya doğru ilerlemeye devam etmiş.

    Yürümüş, yürümüş, yürümüş, ta ki karşısına üçüncü kulübe çıkana kadar. Tıpkı diğer iki kulübedeki gibi bu kulübede de yaşlı bir kadın ve küçük bir kız karşılamışlar onu. Yaşlı Kadın, Prenses’e su ve yemek ikram ederken kız da yerde oturmuş bir örtüyle oynuyormuş. Bu örtü sihirliymiş. Kız yemek için ne istese örtünün üstünde o an beliriyormuş. “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” “Ah, evet ama sen gelmeden az önce geçti” demiş Yaşlı Kadın. “Nereye gittiğini biliyor musun?” “Batıya doğru gidiyordu” demiş Yaşlı Kadın. Annesi ve misafirlerinin konuşmasını dinleyen kız, “Anneciğim bu örtüyü ona verebilir miyiz? Önünde uzun bir yol var ve onun bu örtüye bizden daha çok ihtiyacı olacak” demiş. “Tabii” demiş Yaşlı Kadın. Prenses örtüyü almış ve teşekkür ederek yola koyulmuş.

    Epeyce yürüdükten sonra camdan bir dağın eteğine varmış. Prenses gözlerini dağın yükseklerine dikmiş ama dağ öyle yüksekmiş ki hiçbir şey görememiş. Birden dağın eteğindeki küçük kulübeyi fark etmiş. Kapının önünde duran kadına “Buradan beyaz bir ayı geçti mi?” diye sormuş. “Ah, sen o olmalısın, bir zamanlar ona sahip olan” demiş Kadın. “Evet” demiş Prenses umutsuzca.

    Kadın yere eğilmiş, elindeki su dolu tencereye çakıl taşları doldurmuş. İçeri girmiş ve tencereyi ocağın üstüne koymuş. “Patatesleriniz az sonra haşlanmış olur çocuklar” diye seslenmiş açlıktan ağlayan çocuklarına. “Neden çakıl taşlarını o tencereye doldurdun?” diye sormuş Prenses. “Çocuklarım aç. Onlara verebilecek bir lokmacık yemeğim yok” demiş Kadın. Prenses kafasını kulübenin kapısından içeri uzatmış, üstleri başları perişan haldeki çocukları görmüş.

    Derken Prenses yanındaki örtüyü açmış. Örtü açılır açılmaz üstünde yedikçe artan yemekler belirmiş. Sürahiyi örtünün üstüne koymuş, istedikleri her şey belirmiş sürahinin içinde. Çocuklar doyasıya yemişler, içmişler. Sonra Prenses altın makası çıkarmış. Makası açıp kapadıkça beliren kumaşlardan her birine onları sıcacık tutacak kıyafetler dikmiş.

    “Bize bu kadar kibar davrandığın için teşekkür ederim” demiş Kadın. “Beyaz Ayı’yı bulmak istiyorsan kocamı beklemelisin. O çok iyi bir demircidir. Bu dağı tırmanman için sana demirden pençeler ve ayakkabılar yapacaktır. Şimdi dinlen.”

    Demirci evine döndüğünde karısı Prenses’i ve yaptığı iyilikleri anlatmış. Adam sabaha kadar çalışıp Prenses için demirden pençeler ve ayakkabılar hazırlamış. Prenses ertesi sabah uyanır uyanmaz teşekkür ederek demircinin yaptığı pençeleri ve ayakkabıları giymiş ve dağı tırmanmaya başlamış.

    Tırmanmış, tırmanmış, tırmanmış, ertesi geceye kadar tırmanmış. Bir ara, gücünün son noktasına geldiğini, artık daha fazla dayanamayacağını hissederek teslim olacakmış ki, o an dağın zirvesindeki düzlüğe elini atmış. Kendisini yemyeşil düzlüğe attığında soluk soluğaymış. Düzlük öyle genişmiş ki, nerede bittiğini görmek mümkün değilmiş. Prenses yakındaki kaleyi fark etmiş. Kalenin her yanı karınca gibi çalışan adamlarla doluymuş. Kaleye yaklaşmış ve yanından geçen adamlardan birine “Ne oluyor burada?” diye sormuş. “Kral Valemon’u büyüleyen Yaşlı Cadı’nın düğün hazırlığını yapıyoruz. Yaşlı Cadı üç gün sonra Valemon ile evlenecek” demiş adam. “Yaşlı Cadı’yla konuşabilir miyim?” diye sormuş Prenses. “Hayır, öyle yoğun ki” demiş adam ve telaş içerisinde işinin başına dönmüş.

    Prenses kalenin pencerelerinin altında oturmuş ve beklemeye başlamış. Birden aklına altın makas gelmiş. Makası çıkarmış, açıp kapamaya başlamış. Bu sırada en güzel kumaşlar havada beliriyormuş. Derken Yaşlı Cadı pencerelerden birinde belirmiş. Prensesin elindeki makasın maharetlerine hayran kalmış. “O makası ne kadara satarsın?” “Makas para karşılığı satılık değil. Ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Olmuş bil!” demiş Yaşlı Cadı, “Ama bir şartla. Onu ben uyutacağım ve ben uyandıracağım” demiş. “Kabul” demiş Prenses.

    O gece Prenses ardından onca yolu geldiği adamın odasına girdiğinde onun çoktan uyumuş olduğunu görmüş. Yaşlı Cadı, Valemon’a öyle bir uyku ilacı vermiş ki, Prenses ne kadar uğraşsa da onu uyandıramayacağını anlamış. Sabaha kadar gözyaşı dökmüş.

    Ertesi gün Prenses tekrar o pencerenin altına gitmiş. Bu sefer sürahiyi çıkarmış ve ne istese hepsi belirmiş içinde. Yaşlı Cadı “Düğünüm öyle kalabalık olacak ki, bu sürahiyi mutlaka almam gerek. Ne kadara satarsın?” diye sormuş. “Sürahi satılık değil ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Tabii,” demiş Yaşlı Cadı “ama şartımı biliyorsun. Onu ben uyutacağım, ben uyandıracağım” demiş. “Tamam” demiş Prenses.

    İkinci gece de bir önceki gece gibi geçmiş. Prenses, Valemon’u uyandıramamış ve gün doğana kadar ağlamış. Belki Valemon, Prenses’in anlattıklarını duymamış ama yan odada düğün hazırlıklarını yetiştirmeye çalışan adamlar her bir kelimesini duymuşlar. Ertesi sabah Valemon’a her şeyi anlatmışlar.

    Prenses üçüncü gün elinde kalan sihirli örtüyle pencerenin altına yerleşmiş. Örtünün üstünde yedikçe artan yemekleri gören Yaşlı Cadı “Doyurmam gereken çok misafirim olacak. Bu örtüyü mutlaka almalıyım” demiş ve Prenses’e seslenmiş. “Örtü satılık değil ama müstakbel eşinle bir gece geçirmeme izin verirsen senin olabilir” demiş Prenses. “Tabii,” demiş Yaşlı Cadı “ama şartımı biliyorsun. Onu ben uyutacağım, ben uyandıracağım” demiş. “Anladım” demiş Prenses.

    O gece artık her şeyden haberdar olan Valemon, Yaşlı Cadı’nın verdiği uyku ilacını içer gibi yapmış. Cadı kendinden başka hiç kimseye güvenmediği için Valemon’un koluna iğne batırmış. Valemon sesini çıkarmadan Cadı’nın gitmesini beklemiş.

    Prenses ve Valemon birbirlerine kavuştukları an, geride bıraktıkları bütün kötü zamanlar unutulmuş gitmiş. O gece sabaha kadar birbirlerinden ayrı geçirdikleri her anın yaralarını sarmışlar. Güneş doğduğunda tek yapmaları gereken Yaşlı Cadı’dan kurtulmanın yolunu bulmakmış.

    Oranın geleneğine göre bir düğün geçidi yapılmalıymış. Gelin ve arkadaşları geçidin en önündeki arabada otururlarmış, arkadan da damat ve diğer davetliler gelirmiş. Valemon marangozları yanına çağırmış. Geçidin yapılacağı ahşap köprünün üstünde gizli bir kapı açmalarını emretmiş.

    Her şey Valemon’un planladığı gibi gitmiş. Yaşlı Cadı ve arkadaşları köprünün üstünden geçerken köprünün zeminindeki kapak açılmış. Cadı ve arkadaşları dipsiz uçuruma yuvarlanmış. Geriye kalanlar kaleye dönmüşler, kaleden alabilecekleri her şeyi alarak dağdan aşağı inmişler.

    Valemon ve Prenses yol üstünde Prenses’in uğradığı üç kulübeye uğrayarak oradaki üç küçük kızı yanlarına almışlar. Bu kızlar Prenses’in zamanında ayrılmak zorunda kaldığı üç bebeğiymiş. Valemon kendisini bulması için Prenses’e yol göstersinler diye onları yaşlı kadınların yanına bırakmış.

    Nihayet saraylarına döndüklerinde kendi topraklarında güzel bir düğün yapmışlar ve çocuklarıyla birlikte mutluluk içerisinde yaşamışlar.

     

  • 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

    Seiba ailesi olarak, dünyanın her yerinde kendi yaşam mücadelesini veren; çalışan, üreten, hayal kuran, dönüşen ve dönüştüren kız kardeşlerimizin 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyoruz. Bugün sesimizin ulaştığı bütün kadınlara Jamaika kökenli İngiliz anlatıcı Jan Blake’in anlattığı Leopar Kadın hikâyesini hediye etmek istedik. Leopar Kadın’ın hepimize rehberlik etmesi dileğiyle…

     

                                                                                             Jan Blake Leopar Kadın’ı anlatırken

    Leopar Kadın

    Çok eski zamanlarda Afrika’nın ilkel bir kabilesinde yaşayan bir adam ve karısı varmış. Kadın çok kısa süre önce bir bebek doğurmuş.

    Bir sabah adam karısına “Kadın, hadi hazırlan. Ava çıkıyoruz” demiş. Kadın bebeği sırtına bağlamış. Adam okunu, yayını sırtlamış. Adam önde, kadın arkada yürümeye başlamışlar. Yürümüşler, yürümüşler, yürümüşler…

    Ormana vardıklarında yaşlı kayın ağacının gölgesine oturup dinlenmişler. Adam karısına dönmüş, “Kadın, benim karnım acıktı. Çocuğu sırtından indir, yere koy. Kendini leopara dönüştür, uzaktaki çöle git. Ağzıma layık bir geyik avla, buraya getir. Onu ateşte pişir, sevdiğim gibi dilim dilim doğra ve beni doyur’’ demiş.

    Kadın kocasına dönmüş, “Adam, sen avcı değil misin? Av malzemelerin yanında, neden kendin avlanmıyorsun?” diye sormuş. “Ben senin kocanım, ben öyle diyorsam öyle olacak. Hadi, şimdi leopara dönüş ve avımı getir’’ demiş adam. “Gerçekten ne istediğinden emin misin?’’ diye sormuş kadın son kez ve o anda kadının gözleri yırtıcı bir leoparın gözlerine dönüşmüş. Dişleri leoparın dişlerine, ayakları leoparın pençelerine, derisi leoparın kürküne, kalbi leoparın kalbine… Leopar, adama dönmüş ve pençelerini gösterip “Vraaaaaaw” diye kükremiş. Adam korkusundan ağaca tırmanmış, dalların arasında tir tir titremeye başlamış.

    Leopar adama sırtını dönmüş, çöle doğru zıplamış ve koşmaya başlamış. Hızla koşmuş. Vahşi hayvanların arasında ilerlerken yönünü koşarak uzaklaşan geyiğe çevirmiş. Leopar geyiğin etrafında bir kere dönmüş, iki kere dönmüş, üçüncü dönüşünde geyiği bir hamlede yakalamış. Dişlerini koynuna geçirip geyiği etkisiz hale getirmiş ve geyiği kaptığı gibi zıplayarak kocasının yanına götürmüş. Avını bebeğin yanına, yere bırakmış. Adam leoparı görünce yeniden titremeye başlamış.

    Tam o anda leoparın gözleri kadının gözlerine dönüşmüş. Dişleri kadının dişlerine, kürkü kadının derisine, pençeleri kadının ellerine ve ayaklarına, kalbi kadının kalbine dönüşmüş. Kadın geyiğin derisini soymuş. Taşları birbirine sürterek ateş yakmış. Ağacın kalın bir dalını hayvanın içinden geçirerek hazırladığı ateşte çevirmeye başlamış. Et iyice piştikten sonra onu kocasının sevdiği gibi dilim dilim doğramış. Ağacın tepesine bakıp “Adam, yemeğin hazır. Artık in aşağı” demiş. Adam dalların arasından titreyerek bakmış. Ağaçtan inmeyi reddetmiş.  

    O sırada çocuk ağlamaya başlamış. Kadın çocuğu kucağına almış, gömleğini indirip emzirmeye başlamış. İşte adam ancak o zaman aşağı inmeye cesaret etmiş. Etini alıp bir kenara çekilmiş, uzaktan karısı ve bebeği izlemiş. Kadın bebeğinin karnını doyurmuş ve onu uyutmuş. Adam karnını doyurmuş, kadının yanına gitmiş, ‘’Kadın, karnım doydu. Şimdi ateşi söndür, kalan etleri topla. Bebeği sırtına bağla, gidiyoruz” demiş.

    Kadın kalan eti soyduğu derinin içine koymuş, ateşi söndürmüş. Bebeği sırtına bağlamış ve adama dönmüş. “Bak adam” demiş, “sana söylemem gereken bir şey var. Bundan sonra benden isteyeceğin şeylere çok dikkat et. Çünkü ben KADINIM ve benim elimden her şey gelir” demiş.                                                      

    Çeviri: Tamara Pur

     

    Jan Blake’in Leopar Kadın anlatısını izlemek isterseniz aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?v=ZfOVnfGpjWM

    Kapak fotoğrafı kaynak: http://www.staceybutcher.com/womens-healing-movement-ritual–nov-29.html

  • Hikâyelerin Evi: Kathalaya

    Yağmurlu bir haziran gününde yağmurdan korunmak için bir banyan ağacının altına sığınan üç öğretmen gündelik konuşmalar yaparken çocukluk günlerinde dinledikleri, bir tırtılın kelebeğe dönüşümünü anlatan hikâyeyi anımsarlar. Yaşamın döngüleri üstüne süren konuşma hikâyelerin eğitime nasıl dahil edilebileceği sorusunun peşine düştükleri uzun bir sohbete dönüşür. Yıllardan 1998’dir…

    Eğitim verdikleri çocukların yaşamında hikâyeler aracılığıyla farklılık yaratmak isteyen üç öğretmenin o gün başlattıkları sohbet, tıpkı bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi gibi, Kathalaya (Hikâyelerin Evi) ismindeki hikâye anlatıcılığı merkezine dönüşür.

    Hindistan’ın Bangalor şehrinde kurulan Kathalaya Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi, bugün sadece çocukların değil, dünyanın pek çok ülkesinden, farklı meslek gruplarından yetişkinlerin de eğitim alabildiği uluslararası bir merkez. Aynı zamanda The International Storytelling Network [RIC] ve The Indian Storytelling Network’lerinin koordinatörlüğünü yürütüyor ve Seiba’nın da iş ortaklarından biri.

    Kathalaya’nın kurucularından Geeta Ramanujam, çocukluk tutkusu olan anlatıcılığı eğitmenlik yaşantısında yaratıcı bir yönteme dönüştürmüş bilge bir anlatıcı. Seiba’nın uluslararası sertifika programlarından Anlatan Öğretmen ve Anlatıcının Yolu eğitimlerinin eğitmenlerinden Geeta’ya, hikâye anlatırken devleşen bu ufak tefek kadına, hayran olmamak mümkün değil.

                                                 

    Seiba ailesi olarak dünyanın farklı kültürlerindeki anlatı geleneklerini ülkemize taşımak ve ülkemizdeki masal, hikaye severleri bu farklılıklarla buluşturup birlikte zenginleşmek bizi çok mutlu ediyor. Bunun için birçok farklı proje hayal ediyoruz. Bu hayallerimizden bir tanesi daha gerçek oluyor ve bu mutluluğumuzu siz Seiba takipçileri ile paylaşmaktan büyük sevinç duyuyoruz.

    Kısa süre önce Seiba ve Kathalaya, Hindistan’da gerçekleşecek bir eğitim için anlaşma yaptılar. İki kurum arasındaki anlaşmaya göre uzun süreli sertifika programlarını tamamlamış Seiba mezunları ileri seviye eğitimlerine Kathalaya’nın Hindistan’daki merkezinde devam edebilecekler.

    2019 yılı sömestr tatili sırasında on beş katılımcı ile gerçekleşecek eğitimin içeriği oldukça zengin. Eğitim sırasında Hint hikâye anlatıcılığının temel öğeleri teorik dersler ve pratik uygulamalar eşliğinde anlatılacak ve katılımcılara geniş bir Hint hikâyeleri repertuvarı açılacak. Maske, müzik, dans, kukla gibi farklı öğelerin anlatı sanatındaki kullanımı üstüne yoğunlaşılacak. On beş gün boyunca performanslar izlenebilecek ve şehrin önemli kültürel mekanlarına geziler yapılacak.

    Ayrıca eğitim sırasında katılımcıların bir proje geliştirmesi bekleniyor. Hindistan’daki on beş günlük eğitimi tamamlayan katılımcılar önce geçici sertifikalarını alacaklar. Esas sertifika ise eğitim sırasında geliştirdikleri projeyi sonraki altı ay boyunca uygulayan katılımcıların olacak.

    Seiba ailesi olarak mezunlarımızın anlatıcılık yolunda derinleşmeleri ve farklı anlatı gelenekleri ile tanışmalarına katkı sağlayabildiğimiz için mutluluk duyuyoruz.

    Kathalaya Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi’ni daha yakından tanımak için  http://www.kathalaya.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

  • Bir Güney Rusya Masalı

    Hatırlarsanız Chris Bostock ocak ayında Seiba’nın davetiyle Penguen Kültür Kafe’de bir anlatı gerçekleştirmişti. Bu hafta Chris’in o gece bize anlattığı ve ilgiyle dinlediğimiz masallardan birini sizinle paylaşmak istedik.

    Chris, az sonra okuyacağınız masalı çok yakın bir yazar arkadaşından dinlemiş. Aynı zamanda anlatıcı olan arkadaşı dünyanın pek çok yerini dolaşan ve hikâye toplayan bir profesörmüş. Profesörün üç kızı varmış.

    Bir Rusya yolculuğu öncesi kızlarından biri “Baba, hep oğlanları anlatan masallar topluyorsun. Bizi anlatan masallar istiyoruz” diye söylenmiş. “Sadece duyduğum masalları getirebilirim ama…” demiş arkadaşı, “…ama bu sefer daha dikkatli olacağım.”

    Talih bu ya, James Ridden, Chris’in arkadaşının adı buymuş, yolculuğu sırasında tam da kızlarının istediği gibi bir Güney Rusya masalıyla karşılaşmış. Aradan çekilip sizi masalla baş başa bırakıyoruz ve Anya masalını bolca anlatmanızı diliyoruz.

    Bir zamanlar Anya adında bir kız varmış. Anya ormandaki küçük bir kulübede yaşlı babasıyla yaşarmış. Çok yoksullarmış. Anya’nın bir tane elbisesi varmış. Babası orman hakkındaki her şeyi bilen bir oduncuymuş. Bildiği her şeyi kızına da öğretmiş. Anya ormana gelen başka insanlardan da başka başka şeyler öğrenmiş, çok şey öğrenmiş.

    Günlerden bir gün babası “Hiç paramız kalmadı. Odun kesip pazara götüreceğim ve satacağım. Böylece bize biraz yemek alabilirim. Hem şansım yaver giderse, sana yeni bir elbise bile alırım. Odun keserken bana yardım eder misin?” demiş. “Tabii yardım ederim babacığım” demiş kız.  Adam ve kızı zavallı atlarının taşıyabileceği kadar odun kesmişler. Atları o kadar yaşlı, sırtı da o kadar güçsüzmüş ki, çok fazla odun yükleyememişler. Ertesi sabah erken saatlerde adam pazara gitmek için yola çıkarken Anya eve göz kulak olmak üzere evde kalmış.

    At çok yavaşmış, adam pazara vardığında tezgahların çoktan kurulmuş olduğunu görmüş. Çaresiz pazarın en sonuna yerleşmiş ve birinin gelip odunlarını satın almasını beklemeye başlamış. İnsanlar gelmişler gitmişler, bir şeyler almış bir şeyler satmışlar ama pazarın en sonuna geldiklerinde ya paraları kalmamış ya da odun almak istememişler. Adam orada beklemiş, yağmura rağmen beklemeye devam etmiş, gün boyunca beklemiş.

    Günün sonuna doğru, güneş neredeyse batmak üzereyken, zengin bir tüccar pazara gelmiş. Tüccarın üstünde çok şık kıyafetler varmış. Başında ipekten bir sarık, sarığın üstünde parıl parıl parlayan bir mücevher varmış. Ayak bileklerine kadar uzanan altın sırmalı bir kaftan giyiyormuş. Belinde içi para dolu bir kese asılıymış. Her şeyi satın alabilirmiş, o pazardaki her şeyi satın alacak kadar parası varmış. Oysa tüccar bir şey satın almaya gelmemiş, oyun oynamaya gelmiş. Arkasında onu takip eden kalabalığa “Benimle gelin, izleyin ve görün” demiş. Yaşlı adama doğru yürümüşler. “Babalık, o odunlar satılık mı?” diye sormuş. “Evet efendim” diye karşılık vermiş yaşlı adam saygıyla, “kesinlikle.” “Bana ne kadara mal olur?” “Bir altın yeter efendim” demiş yaşlı adam. “Peki, o odunları bana tam oldukları gibi satabilecek misin?” “Tabii ki efendim, memnuniyetle.” “Güzel! Odunları evime getir!” demiş Tüccar ve arkasını dönmüş, yürümüş gitmiş. Tüccar’ın arkadaşları sormuşlar, “Bunun neresi eğlenceli?” yine de Tüccar’ı takip etmişler.

    Tüccar’ın evine gitmişler ve Yaşlı adamın gelmesini beklemişler. Yaşlı adam atı ve odunlarıyla eve varmış, atını bağlamış. Tam atın sırtındaki yükü boşaltmaya başlayacakken Tüccar “Dur! Ne yapıyorsun?” diye bağırmış. “Özür dilerim efendim, sadece satın aldığınız odunları indirecektim.” “Odunları bana tam oldukları gibi satmaya söz vermiştin! Atının sırtında! Atını da satın aldım” demiş Tüccar ve kahkahalarla gülmeye başlamış. “Al bakalım, işte paran” diyerek Yaşlı adama parayı fırlatmış. Adamcağızın yüzüne baka baka gülmüş. Yaşlı adam başını eğmiş, yerden parayı almış ve yürümüş. Pazar yerine dönmüş ama pazar çoktan toplanmış, insanların evlerine gitmiş, satın alabileceği hiçbir şey bulamamış. Eve dönüş yolunda çalılıklardan bir avuç dolusu meyve ve yemiş toplamış.

    Nihayet evine vardığında Anya onu bekliyormuş. Kız babasının ayak seslerini duymuş, adamın yalnız döndüğünü fark etmiş, atları yokmuş. Bir terslik var diye düşünmüş. Ocağa dönmüş ve çorbayı karıştırmaya devam etmiş. Babası eve girdiğinde “Ah, babacığım döndüğüne çok sevindim. Hadi otur, biraz çorba içelim” demiş kız. Yaşlı adam avcundaki meyveleri masanın üstüne bırakmış “Tek getirebildiğim bu yemişler” demiş. “Babacığım bunlar harika!” demiş kız “Çok teşekkür ederim.” Yaşlı adam çorbasını içmiş ve başından geçenleri kızına anlatmış. Anya babasının anlattıklarını dikkatle dinlemiş, “Merak etme babacığım, bir sonraki pazara ben gideceğim” demiş. Yaşlı adam öyle utanmış ki, kızının yüzüne bakamamış, bu konuyu bir daha hiç konuşmamışlar.

    Sonraki pazar günü geldiğinde adam ve kızı odunları kesip eşeklerinin sırtına yüklemişler. Eşeğin bacakları öyle güçsüzmüş ki, hızlı yürüyemiyormuş. Anya sabahın çok erken saatlerinde yola çıkmış olmasına rağmen pazara vardığında kendisi için iyi bir yer kalmadığını görmüş ve pazarın en sonuna yerleşmiş. Birinin gelip odunlarını satın almasını beklemeye başlamış. İnsanlar gelmişler gitmişler, bir şeyler almış bir şeyler satmışlar. Derken kar başlamış. Kız orada beklemiş, kara rağmen beklemeye devam etmiş, gün boyunca beklemiş.

    Ve günün sonuna doğru Tüccar pazara gelmiş. İnsanların tezgahlarındaki mallarını düşürmüş, umursamamış; tezgahlarda satılanlarla ilgilenmemiş. Pazarın sonundaki köylü kızı görene kadar pazarın içinde ilerlemiş. Kızı gördüğü an arkadaşlarına seslenmiş, “Gelin, dinleyin. Hadi, izleyin. Hey kızım, o odunlar satılık mı?” diye sormuş. Anya adama bakmış “Evet efendim, satılık” demiş. “Güzel! Peki bana ne kadara mal olur?” “İki altına” demiş kız. “İki mi? Peki, onları bana oldukları gibi satabilecek misin?” “Evet efendim, memnuniyetle” demiş kız. “Güzel! Evime getir!” demiş Tüccar. Tam arkasını dönmüş gidecekken kızın dediklerini duymuş “Ne? Ne dedin?” “Kusura bakmayın efendim, önce parayı görebilir miyim?” “Ne? İki altınım olduğuna inanmıyor! Hah, köylü! İşte para, gördün mü?” “Peki efendim, bana altınlarımı olduğu gibi ödeyebilecek misiniz?” “Sen beni ne sanıyorsun? Elbette ödeyeceğim. Odunlarımı evime getir!” demiş öfkeyle.  Tüccar ve arkadaşları Tüccar’ın evine vardıklarında yemişler, içmişler ve beklemişler. Ta ki kız o yavaş eşeğiyle eve varana kadar beklemişler.

    Kız eve gelmiş ve eşeğin üstündeki odunları çözmeye başlamış. “Dur!” diye bağırmış Tüccar, “Ne yapıyorsun?” “Özür dilerim efendim, satın aldığınız odunları indirecektim.” “Hayır, hayır… Unuttun. O odunları oldukları gibi alacağımı söylemiştim. Eşeğinin sırtında!” ve kahkahalarla gülmeye başlamış. “Eşeğini de satın aldım! Şunun yüzüne bakın!” Tüccar kahkahalar atarak eğlenirken “Ne? Ne!” diye kıza dönmüş. “Ah,” demiş kız “özür dilerim efendim, unutmuşum. Bir tane balta ödünç alabilir miyim?” “Balta mı? Odunu kesmene gerek yok köylü, bunu yapacak hizmetçilerim var.” “Ah, hayır efendim, balta odunlar için değil. Parayı olduğu gibi ödeyeceğinize söz vermiştiniz ya, parayı bana doğru uzattığınız kolunuzla birlikte almalıyım. Baltaya kolunuzu kesmek için ihtiyacım var.” “Ne! Çocuk, çabuk gidip hâkimi çağır!” diye bağırmış.

    Tüccar’ın kahyasının oğlu kalabalığın arasından ayrılmış, koşarak hâkimin evine gitmiş. Hâkim öyle yaşlıymış ki, oğlan gittiği kadar hızlı dönememiş. Hâkim “Nasıl? Hmm… Ne?” diyerek şaşkınlık içerisinde hikâyeyi dinlemiş. “Kararı bildiriyorum” demiş. “Bu kız halka açık bir alanda bir anlaşma yapmış, tanıklar var. Odunları olduğu gibi satacağına söz vermiş. Demek ki, eşeğini de satmış. Ve buradaki beyefendiye gelirsek, parayı olduğu gibi ödeyeceğine söz vermiş. Ancak çalışabilmesi için koluna ihtiyacı var. Bu nedenle kolundan olması yerine önerim iki yüz altın ödemesi.” Tüccar “İki yüz altın mı? Şu köylü parçasına iki yüz altın ödememi mi bekliyorsunuz? Ne kadar bilge bir karar. Bu kızın iki yüz altına ihtiyacı yok ki! Gel kızım buraya” demiş. “İki bin altına ne dersin? Ya iki bin altın ya da hiçbir şey. Bir yarışma yapacağız. Hangimiz en iyi yalanı söyleyecek bakalım. En iyi yalanı söyleyen iki bin altını alır, beceriksiz olan hiçbir şey. Kabul ediyor musun? Anladın mı?” “Bu yarışma sizi memnun edecekse, beni de memnun eder” demiş kız. “Güzel!” demiş Tüccar, “Hazır hâkim de burada. O zaman hikâyeler başlasın! Önce ben anlatacağım” demiş.

    “Bir zamanlar dört tane tohumum vardı, mısır tohumum. Hepsini havaya fırlattım. Biri güneye, biri kuzeye, biri doğuya, biri batıya savruldu. Yere düştükleri an gözün görebileceğinden geniş mısır tarlaları belirdi. Tarlalardan birine üç oğlak, dört buzağı, beş tay gönderdim ve mısırı kesmeleri için orakçıları. Üç günde kestiler. Kestikleri mısırları değirmene götürdüler. Mısırları öğütüp una çevirdiler, iki günde. Unu fırına götürdüler. Fırıncı undan ekmek yaptı, bir günde. Ekmeği bana getirdiler. Her bir lokmasını yedim, iki saatte. Ağzımı açtım ve ağzımdan dört keçi, altı inek, on at çıktı. Hah, hah! Harika! Bu duyduğum en güzel yalan” demiş ve kıza dönmüş. “Eh, sen de bir şeyler söyleyebilirsin artık” demiş küçümseyerek.

    Kız bir adım öne çıkmış “Benim hikâyem oldukça basit. Ağabeyim ve ben bir pamuk tohumu bulduk. Yerde bir çukur açtık ve tohumu toprağa gömdük. Etrafını temizledik ve suladık. Tohum büyüdü, büyüdü, öyle büyüdü ki, gölgesi üç günlük yürüme mesafesine ulaştı. Pamuğu kestik, bütün pamukları topladık. Onları büyük çuvallara doldurduk, develerin sırtlarına yükledik. Develeri sıraya soktuk ve İpekyolu’nda Semerkant’a doğru yola çıktık. Orada bütün pamuklarımızı sattık. İpekler, baharatlar aldık. Eve dönüş yolunda iki koca dağın arasındaki dar bir geçitte ilerlerken aniden arkamızdaki kayalar yuvarlanıp yolu kapattı. Derken önümüze de kayalar döküldü. Orada kalakaldık. Birden bir hırsız çetesi saldırdı. Ağabeyim cesurdu, kılıcını çekti, kahramanca savaştı ama ne yazık ki öldürüldü. Ben kayaların arkasına saklanmayı becerebildim. Ağabeyimi öldüren hırsızlar bütün develerimizi aldılar, satın aldığımız her şeyi götürdüler. İşte, bu çetenin başı da şu adamdır!” demiş ve Tüccar’ı göstermiş.

    Kız ya gerçeği anlatıyormuş ya da anlattığı bir yalanmış. Kızın söyledikleri doğruysa Tüccar mallarını ve develerini çalmaktan ve de ağabeyini öldürmekten sorumlu tutulacakmış.

    “Yalan söylüyorsun!” diye bağırmış Tüccar. Başındaki sarığı çıkarmış yere atmış, kemerini çözmüş ve para dolu keseyi yere fırlatmış. Altın sırmalı kaftanını yere savurmuş ve evine koşmuş. Kız başını eğip oradakilere selam vermiş. Kaftanı yere sermiş, para dolu keseyi ve üstünde mücevher olan sarığı içine koymuş. Evine, babasına götürmüş.

    Bu sefer evde bekleyen babasıymış. Kızının ayak seslerini duymuş ama nal seslerini duymamış. Yaşlı adam üzülmüş, ateşe bakmış ve kızının ne kadar üzgün olabileceğini düşünmüş. Dalgın dalgın ocakta yanan ateşe çevirmiş başını. Anya içeri girmiş “Babacığım sana küçük bir hediye getirdim” demiş ve kaftanı açmış. İki bin altın ve üstünde mücevher olan sarığı adamın ayaklarının önüne serilmiş. Yaşlı adam o an anlamış: Bazı insanlar varlıklarını cüzdanlarında saklarken, diğerleri çocuklarında saklarlar.

    Kapak resmi kaynak: layoutsparks.com

    Metin içi resim kaynak: joakimolofsson.devianart.com

     

  • CihangirAkademiLAB: Hikayeciler

    Bu hafta sizleri Seiba’nın kurucularından Nazlı Ç. Azazi ve Ayşe Senem Donatan’ın da eğitmenlerinden olduğu CihangirAkademiLAB: Hikayeciler projesinden haberdar etmek istedik. Dört ay sürecek laboratuvar çalışması sonunda seyircilerle buluşacak anlatılar ortaya çıkarmayı hedefleyen projede katılımcılar 10 farklı eğitmenle bir araya gelme şansı yakalayacak. Siz de Hikayeciler’in katılımcılarından biri olmak ister misiniz?

    Kasım 2016’dan beri Cihangir Güzelleştirme Derneği’nin Cihangir’deki mekânında pek çok etkinliğe ev sahipliği yapan Cihangir Akademi, tiyatro ve performans alanında seminer, söyleşi, gösteri ve atölyeler düzenliyor. Şule Ateş’in küratörlüğünde laboratuvar çalışmalarının yapıldığı ve sonuçlarının paylaşıldığı bir üretim ve gösterim alanı olmayı hedefleyen Cihangir Akademi’nin ilk laboratuvar projesi, CihangirAkademiLAB: Hikayeciler Mart ayında başlayacak.

    Hikâye anlatıcılığı ile gösteri sanatları arasındaki ilişki ve ‘’oyuncu – anlatıcı’’nın günümüzdeki varoluşuna odaklanan Hikâyeciler projesi, uygulama ve üretimi merkeze alıyor. 10 eğitmenle, Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yürütülecek çalışmalar sonunda ortaya çıkacak anlatılar, Haziran ayındaki prova süreci sonunda, Cihangir Akademi’de sergilenecek.

    Sanat yönetmenliğini Şule Ateş’in yaptığı projenin eğitim aşaması tamamlandığında, prova süreci başlayacak ve hazırlanan ‘anlatı performansları’, Cihangir Akademi’nin #anlatı programı kapsamında, Çarşamba akşamları sergilenecek. Ayrıca performansların, Haziran ayında, Cihangir’de kamusal alanda gerçekleştirilecek Hikâyeciler Festivali’nde yer almaları hedefleniyor.

    Ezel Akay, Nazlı Çevik Azazi, Tiyatro BeReZe (Erkan Uyanıksoy, Elif Temuçin, Firuze Engin) Güray Dinçol, Ayşe Senem Donatan, Özlem Hemiş, Abidin Parıltı, Zerrin Yanıkkaya’nın yürütücülüğünde, uygulamalı ve kuramsal atölyelerden oluşan eğitim programı, anlatı sanatına ilişkin geniş bir çerçevede bilgi aktarmayı hedefliyor. Şubat sonu başlayıp, Haziran’da sona erecek 4 aylık program, grup çalışmalarının yanı sıra, katılımcı / oyuncularla bire bir çalışmayı ve ‘reji’ sürecini de içeriyor. Katılımcı olmak isteyen öğrencilere %20 indirim yapılacak.

    CihangirAkademiLAB: Hikayeciler etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için http://cihangirakademi.com/etkinlikler/cihangirakademilab-hikayeciler/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

  • Kalk ve rüyalarının peşinden git…

    Masallar, meseller, mitler toplumların ortak rüyalarından; kolektif bilinçdışından gelirler. Neden bu kadar etkilidirler? Çünkü onlar bize aittir, onların yazarları yoktur, onların anlatıcıları vardır. Bin yıllardır ağızdan ağıza, kulaktan kulağa anlatıla anlatıla gelmiş o hikâyelerin içinde nice bilgelikler, nice bilgiler gizli ama hepsi metafor, yani sembol olarak gizli. O yüzden bizi çok etkiliyorlar. Direkt akla hitap etmezler, kalplerimizi ve sezgilerimizi uyandırırlar… Masallar, meseller bize insan olmanın yolunu gösterirler…

    Seiba’nın hayal annesi sevgili Nazlı Ç. Azazi, TEDx Yenişehir’in düzenlediği etkinliklerde Gelecek Müşterek(lerde) teması çerçevesinde “Mit, Masal, Mesel, Müştereklerimiz” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi. Yazının başında okuduğunuz alıntı işte bu konuşmadan. Nazlı’nın kendi yaşam hikâyesinden yola çıkarak yaptığı ve tüm insanlığı ait ortak hazineler olan masallar, mitler ve mesellere ulaştığı ilham verici konuşmasını izlemek için aşağıdaki linke tıklamanız yeterli.

    http://www.tedxyenisehir.com/nazli-cevik-azazi

     

    TED, TEDx ve TEDx Yenişehir hakkında…

    TED 1984’te teknoloji, eğlence ve tasarım gibi üç farklı alandan insanları bir araya getiren bir konferans olarak başlamış olan kâr amacı gütmeyen, Paylaşmaya Değer Fikirler ilkesine adanmış bir yapı. Dünyanın dört bir yanında doğadan sanata, tarımdan bilime paylaşmaya değer fikirleri olan sınırsız sayıda insanın kitlelere seslenebildiği, bağımsız bir ortak platform.

    2009 yılında başlayan ve dünya çapında insanları bir araya getiren bağımsız, yerel organizasyon girişimi olan TEDx’in merkezinde ise, iletişimi arttırmak ve her alanda yenilikleri teşvik etmek amacıyla, Paylaşmaya Değer Fikirlerin daha büyük kitlelere ulaşması için çalışan gönüllü organizatörler yer alıyor.

    TEDx Yenişehir ekibi, TEDx programını Mersin’e taşıyarak Gelecek Müşterek(lerde) teması çerçevesinde gerçekleştirdiği etkinliklerde ortak bir gelecek için önem taşıyan pek çok alanda, farklı konuşmacıların sunumlarına sahne açtı.

    TEDx Yenişehir ekibi ve gerçekleştirdikleri program hakkında daha fazla bilgi edinmek için:

    https://www.tedxyenisehir.com/