Ana Sayfanın Alt Kısmı

Currently browsing: Ana Sayfanın Alt Kısmı
  • YAŞASIN! ‘SEİBA MASAL GECELERİ’ BAŞLADI…

    Takip edenler bilirler, Seiba Anlatıcıları her ay düzenli olarak anlatılar yaparlar. Bu sezonun ilk anlatısı 14 Kasım akşamı DAM’da yoğun bir dinleyici katılımıyla gerçekleşti. Anlatıcıların dinleyicilerini, dinleyicilerin anlatıcılarını özledikleri her hallerinden belliydi. Dinleyicilerden biri, yanında oturan arkadaşına ‘İyi ki, sonbahar geldi de, masal geceleri yeniden başladı’ dedi, bizden iletmesi.

    Anlatıcılar: Nazlı Çevik Azazi, A. Senem Donatan, Şeyda Çevik, Aslı Hazar

     ‘Bizi Bulan Masallar’ adını verdikleri buluşma için farklı zamanlarda, farklı şekillerde karşılarına çıkmış ve kendilerini etkilemiş fıkralar, masallar ve hikayelerden bir seçki oluşturmuşlardı. Bu seçkinin içine özenle hazırlanmış bir biyografik hikaye de yerleştirilmişti. Her bir anlatıcının anlatacağı masalla karşılaşma anını, gönlünün o masala nasıl aktığını öğrenmek de dinleyiciler açısından ayrıca hoştu. Anlatı ardından sahne kendi masallarını anlatmak isteyen dinleyicilere açıldı. Samimi, sıcacık anlatıcıları keyifle dinledik.

    Bir sonraki ‘Seiba Masal Gecesi’ Aralık ayında gerçekleşecek. Tarih belli olur olmaz duyuracağız.

     

  • HAYAT YOLUNU ‘KURTLARLA KOŞAN KADINLAR’ ÇİZDİ

    Seran Vreskala  svreskala@gazeteduvar.com.tr

    Masalları, eskiden bizlere büyükannelerimiz dedelerimiz anlatırken, günümüzde bu artık okullarda okutulan bir bölüm ve profesyonel bir meslek haline geldi. Biz de bundan yola çıkarak ‘profesyonel bir masalcı’ olan Nazlı Çevik Azazi ile söyleştik ve hikayesini dinledik.

    DUVAR – Nazlı Çevik Azazi bir masalcı, yani hikaye anlatıcısı… Veterinerlik okurken bir anda hayatın karşısına çıkardığı kapıdan içeri adımını atarak masallar diyarına giriş yapan Azazi’nin anlattıklarına göre masalların bizim bilmediğimiz ve hafife almamamız gereken çok gizli bir dünyası var.

    Çocukken kurduğu hayallerin sesini dinlemeye karar verdiğinde çizdiği yol, 2015 yılında SEİBA ‘Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Merkezi’ni kurmaya kadar gidiyor. Bu masallar diyarında sadece hikâye anlatma sanatı üzerine çalışmalar yürütülüyor. Hem çocuklara hem yetişkinlere hikâyeler anlatılıyor.

    Şirketler için ‘Storytelling’ projeleri tasarlıyor, okullara eğitimler veriyorlar. Ayrıca sadece öğretmenlere yönelik uluslararası bir sertifika programları var. Bunun amacı, okullarda çocuklara daha çok masal anlatılması ve öğrenme süreçlerinin hikâye anlatıcılığı ile beslenerek daha eğlenceli hale gelmesi…Hikaye anlatıcılığına dair kaliteli literatürün oluşması ise merkezin hedeflerinden biri…

    ‘İNSAN OLMAYA GİDEN YOLUN YAŞLI BİLGELERİ’

    Bu kadar gerçekliğin hakim olduğu bir dünyada, insan neden masalı seçer?

    Ben çocukluğumdan beri hep hakikat sevdalısı oldum. Hakikati arıyorum aslında. İnsanı merak ediyorum. İnsan derken; şu yiyen, içen, çiftleşen bedenlerin ötesinde varolan insanı kast ediyorum. Geleneğimizde bu ayrım beşer ve insan diye çok güzel tanımlanır, mesela insan için ‘görünmezdir’ denilir. ‘İnsan doğulmaz, insan olunur’ denilir. İşte benim için masallar da insan olmaya doğru giden bu yolculukta bana rehberlik eden yaşlı bilgeler gibiler.

    Halbuki masallar -ismi üstünde- gerçeği yansıtmazlar ki!

    Hayır, aslında masallar insana dair hakikati taşıyan tohumlar gibidir. Ben de daha çok masal anlatarak ve masalcılar yetiştirerek, bu hakikatlerin dinleyicilerin kalplerine ekilmesine vesile olmaya çalışıyorum. Tabii bunun için önce benim bir anlatıcı olarak kalbimi, aklımı ve duyularımı saflaştırarak bu hakikatleri çok iyi anlamam ve içselleştirmem gerekiyor. Ben onları kendi benliğimde işlemeden dinleyici ile paylaşabileceğime inanmıyorum. Fikrimce masalcının yolu benliğin değişim dönüşüm yoludur. Kendi hakikatine, içindeki en derin hazinelerine ulaşmayan masalcı masalın içindeki en derin hakikatlere de ulaşamaz.

    Masallar gücünü nereden alır?

    Masalların gücü sembollerle ve arketiplerle konuşuyor olmalarından gelir. Sembol kavram olarak kendisinden başka bir şeyi gösteren, temsil eden demektir dolayısıyla çok anlamlıdırlar. Sembollerin anlamları kişiye, kültüre, yaşa, coğrafyaya ve kişinin içinde bulunduğu zaman dilimine göre değişir. Bir de arketipler vardır masallarda. Bunlar da semboller olarak görünür bize. Arketipler değişmeyen, evrensel sembollerdir. Bunlar kişiye, çağa, kültüre göre değişmezler. Felsefe de buna temel ilkeler deniliyor. Evrensel ilkeler. Örneğin masallardaki kahraman bir arketiptir. Kahramanın bir yolculuğa çıkmasına vesile olan yol bir arketiptir. Her kahraman kendi macerasını yaşamak için yola çıkar. Bu yolculuk dışsal mekanda ve zamanda yapılabileceği gibi içe doğru yapılan bir yolculuk da olabilir.

    ‘MASALLARIN SIRRI RÜYALARDA’

    Aslında bahsettiğiniz sembollerden hayatımızda da çok var değil mi?

    Olmaz mı! Masallar bize o görünmez mana aleminde haberler taşır. İnsan olmanın bilgisini verir. İnsan denen varlık masalın dilini çok iyi biliyor aslında. Nereden mi? Rüyalardan. Her gece rüyamızda bir çok sembolle karşı karşıya gelmiyor muyuz? Rüyamızda gördüğümüz gerçeküstü dünyanın öğeleri aslında birer semboldür. Ruhumuz bizimle semboller aracılığı ile bağ kurmaya çalışır. Bilinçaltı okyanusumuzun diplerinde haberdar olmadığımız kendimize, ilişkilerimize, insanlığa dair ne çok bilgi gizli aslında. Ama hepsi birer kod ile gizlenmişler. Bu kodların adı işte sembol.

    Masal anlatırken kullandığınız bir yöntem var mı?

    Benim için hikâye anlatıcılığı muhabbet etme sanatıdır. Muhabbet Arapça bir kelime ve kelimenin kökünde sevgi, sevgili var. Sevgi olmadan muhabbet etmek, yani hikâye anlatmak mümkün değil. Teknoloji çağı insanlar arası ilişkileri ve bağları en az seviyeye indirgedi. Hikâye anlatma sanatının gücü ile unuttuğumuz muhabbet saatlerini yeniden yaşayabilir, insanlar arasında güçlü bağlar kurulmasına yardımcı olabilir, böylece anlatıcılar olarak topluluk oluşturmada etkin rol oynayabiliriz diye düşünüyorum.

    masalcison

    Bir insanın masallara bu kadar bağlanabilmesi için onlarla ilgili bir başlangıcı olması gerekir. Sizin hayata dair ilk masalınız neydi mesela?

    Aslında ben büyüdüğümde masallara aşık olmuş bir insanım. Dediğim gibi, çocukluğumdan beri ‘ben kimim, neden bu dünyaya geldim, bu hayattaki amacım nedir, hayallerim neler ve onları nasıl gerçekleştirebilirim?’ gibi sorular üzerine düşünmeyi çok sevmişimdir. Çoğu zaman cevapları da okuduğum romanlarda bulurdum. Kendim üzerine düşünmelerim de aslında insana olan merakımdan kaynaklanıyordu. Ama masallarla olan ilk güçlü bağım 2000’li yıllarda kuruldu. Öncesinde masal benim için salt bir kelimeden ibaretti.

    ‘KURTLARLA KOŞAN KADINLAR HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ’

    2000’lerde ne oldu ki? Sonuçta çocuk yaşta da değildiniz.

    O dönemde sık sık farklı gazetelerin eklerinde kadın sanatçılarla yapılan röportajları okuyordum. Okuduğum röportajlardaki tüm kadınlar hep aynı kitaptan söz ediyorlardı. Sonrasında başka şekillerde de karşıma çıkınca, hemen gidip Clarissa P.Estes’in ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ kitabını aldım ve kitaba aşık oldum. Hiç abartmıyorum gerçekten, tek kelimeyle vurulmuştum. Sanki kitap beni bana anlatıyordu. İnsanı anlatan bir kitaptı. Bu kitapta Jung’çu bir psikiyatrist olan Estes, masallardaki sembolleri kadınlara göre çözümlüyor. Önce masalı okuyorsunuz, sonra da Estes’in o masaldaki sembolleri nasıl yorumladığını… Kitabı okurken neden o kadar çok etkilendiysem, masalları da bu yüzden anlatıyorum. O kitapla sembollerin gücünü fark etmiştim.

    Sanki o kitap sizin kurtarıcınız, bir nevi yol göstericiniz olmuş gibi!

    Evet. O yorumlar o dönemde bana ilaç gibi gelmişti. Ruhumun labirentinde kendimi kaybettiğim bir dönemde bana adeta ‘Ariadne’nin İpi’ gibi yardım etmişti ve ben o kitap sayesinde çıkış yolumu bulabilmiştim. Bundan dolayı kalbimin en derinlerinde kendi kendime söz vermiştim, bir gün mutlaka ben de masallarla ilgili bir şeyler yapacaktım. O zamanlar ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. Ama mutlaka masalın merkezde olduğu bir şey olmalıydı. Bu söz toprağa ekilen ve unutulan bir tohum gibi olmuş resmen. Bunu yıllar sonra Almanya’ya eğitim için gittiğimde anlamıştım.

    Yanılmıyorsam veterinerlik okudunuz; veterinerlikten masalcı kıza nasıl bir geçiş yaptınız?

    Aslında veteriner hekimim. O yıllarda veterinerlik fakültesinde okuyorduysam da ben hep sanatla uğraşmak istiyordum. Bu yüzden tiyatro kursuna gitmeye başladım. Sonra çağdaş dansla tanıştım. Uzun süre tiyatro ve dans alanlarında eğitimler alıp, kendimce sanatsal ifade biçimleri aramaya başladım. Yıllar sonra fakülteden mezun oldum ama hekimlik yapmak istemiyordum, çünkü mutlu olmayacağımı biliyordum. Ben de yaratıcı drama eğitimlerimin yanı sıra okullarda drama öğretmenliği yaparak ekmek paramı kazanmaya başladım.

    Peki, bir masal anlatır gibi devam edelim hikayenize o zaman!

    (Gülüyor) 2006 yılında sevgilisinden ayrılan genç kızın içine buralardan gitme isteği düşer. Kızın amacı yeni ufuklara yelken açmaktır. Özgürleşmiştir sanki. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi yüksek lisansı yapmak için Almanya’ya gitmeye karar verir Nazlı kız. Hazır oraya gitmişken yaratıcı dans alanında çalışmalar yapacağı kurumlar veya hocalar bulur umuduyla Almanca öğrenmeye de başlar ve sonunda Berlin’e taşınır. Aylardan eylüldür. Bir süre Almanca kursuna gittikten sonra üniversitenin yetenek sınavına başvurur. Onun için zorlu bir sınavdır bu çünkü bu sınava her yıl dünyanın bir çok ülkesinden 150’yi aşkın kişi başvuruyordur ve okula sadece 12 kişi alınıyordur. Sınav 2 gün sürer. Sonuçlar açıklanana kadar Nazlı kız o kadar heyecanlanır ki ne yapacağını bilemez. Sonunda seçilenler listesinde adını gördüğünde, hayatının değiştiğini yüreğinin derinliklerinde hisseder ama bunun nasıl olacağını o zamanlar bilmiyordur tabii.

    ‘BAŞKA BİR DÜNYANIN KAPISI AÇILDI’

    Hakikaten masal gibi anlattınız… 

    Aslına bakarsanız benim için gerçek anlamda bir masaldı yaşadığım. Eğitim hayatıma başladığımda, çağdaş tiyatro anlayışı ile çalışmalar da yapıyordum. Disiplinlerarası çalışmalar yapan bir yoldur çağdaş tiyatro. Aldığımız eğitimlerinden biri de ‘Hikâye Anlatma Sanatı’ idi. Derste her hafta Avrupa’nın farklı şehirlerinden gelen profesyonel hikâye anlatıcılarını dinliyorduk. Ve ben hayatımda ilk defa başka bir dilde masal dinlemiştim o derste. Henüz o dönemler Almancam çok iyi değildi ve söylenilen her kelimeyi anlayamıyordum. Ama nedense anlatılan masalı, miti, destanı çok iyi anlıyordum. Benim için bambaşka bir dünyanın kapısı aralanmıştı. Adeta büyülenmiştim. Yıllar önce kendi kendime verdiğim söz geldi aklıma. O zamana kadar kendimi ifade edebileceğim sanatsal bir form arıyordum. Oyunculuk bana göre değildi. Dans etmeyi çok seviyordum ama profesyonel dansçı olmak için de çok geç kalmıştım. Öte yandan sözün büyüsüne de çok inanıyordum. Böylece yeni mesleğimi bulmuş oldum. Ben masal anlatıcısı olacaktım.

    Peki, Türkiye’deki yolculuğunuz nasıl başladı?

    İlk kez 2012 yılında Türkiye’de ‘Hikâye Anlatıcılığı’ eğitimleri verdim. 2013 yılında ise Türkiye’ye geri döndüm ve o zamanlardan beri hem hikâye anlatıcısı olarak çalışıyor hem de bu alanda çalışacak yeni anlatıcılar yetiştiriyorum. İlginçtir, o 2012 yazında babam bana bir sürpriz yaparak, ailemizin önemli hikâyelerinden birini benimle paylaşmıştı. Bu sayede babamın babası Mehmet dedemin de gezgin bir masal anlatıcısı olduğunu öğrendim. Köy köy gezip masallar anlatırmış dedem. Bir yandan da düğünlerde davul çalarmış. Ama nedense bize hiç masal anlatmadı.

    İlginç, neden acaba?

    Valla ben çocukken ondan çok korkardım. Çok sinirliydi çünkü. İtiraf etmem gerekirse pek de sevmezdim. (Gülüyor) Garip değil mi? Yıllar sonra hayat yolculuğum beni Mehmet dedemin mesleği olan anlatıcılık ile tanıştırdı ve ona bağladı. Sanki dedemde tamamlanmamış bir hikâye benim yaşamımda tamamlanmak için gelip beni bulmuştu. Hayat çok mucizevi bir şey!

    Bu röportaj 9 Nisan 2017’de Gazete Duvar’da yayınlanmıştır.
    http://www.gazeteduvar.com.tr/hayat/2017/04/09/hayat-yolunu-kurtlarla-kosan-kadinlar-cizdi/

  • HİKÂYE ANLATICISININ YOLU-2

    Hikâye anlatmak demek dinleyiciye hayal kurdurmak demektir. Dinleyene hayal kurdurtmak için öncelikli olarak anlatıcının hayal kurabilmesi gerekir. Hikâye anlatıcılığı hayal kurdurma sanatıdır diyebiliriz o halde. Peki ama neyin hayalini kuracağız?

    Anlatıcı, anlatmak istediği hikâyenin dünyasını kendi hayal aleminde yeniden yaratır önce. “Bir zamanlar bir kral varmış.” derken kralın nasıl göründüğünü, nasıl koktuğunu, nasıl baktığını, karakterini, yaşadığı yeri, çocukluğunu çok iyi bilir anlatıcı. “Peki ama bunu nereden bilecek? Yazılı veya sözlü kaynaklardan bize ulaşan masallarda, hikâyelerde sadece, “Bir zamanlar bir kral varmış.” ibaresi var. Kral ile ilgili diğer ayrıntılara pek değinmiyorlar ki!” cümlelerini duyar gibiyim. İşte bu yazının yazılış sebebi de burada başlıyor. Nereden bilecek biliyor musunuz? Tabii ki hayal dünyasından. Muhayyile yeteneği anlatıcının en değerli malzemesidir. Ressamın renkleri, kalemleri, heykeltraşın yontacağı taşı, müzisyenin notaları varsa anlatıcının da hikâyesini yaratmak için hayal dünyası vardır. (Hayal dünyasının ötesinde sözcükler, sesler, beden, mekân da çok önemlidir. Ama bunlar başka yazıların konusu) Tıpkı bir örümceğin ağını dokuması gibi, anlatıcı da hayallerinin ipliğinden anlatacağı hikâyesini yeniden dokur. Metinden kurtulabildiği, kendi masalını, kendi hikâyesini yeniden yaratabildiği zaman anlatısı sanatsal bir forma bürünür.

    Hayal dünyası, hayal kurabilme becerisi hikâye anlatıcısının en önemli malzemesidir. Hayal kuramayan, hikâye anlatamaz. Muhayyile yeteniğimiz ile zihnimizde istediğimiz imgeleri yaratır, zamanı ve mekanı aşarız. Yoktan var ederiz herşeyi, varı yok ederiz. İç alemlerimizin krallığında yaşarız. Çocukluk bahçesinde koşarız. İmkansız diye bir şey yoktur orada. Elmalar konuşur, yılanlar prense dönüşür, kule bize yeraltı diyarına nasıl gideceğimizi söyler, bir meyvenin içinden küçük bir kız çocuğu çıkar, biz uzay boşluğunda uçarız, aynı anda hem burada hem orada olabiliriz. Bir var oluruz, bir yok oluruz. Varlık ve yokluk varoluşun iki yüzüne dönüşür. Masalların, rüyaların, şiirin, edebiyatın, bilimin ve felsefenin temelinde hayaller vardır. Ruhumuz hayallerin diliyle konuşur. Sınırlı olanı aşma arzusu bize hep hayal kurdurur.

    Peki herkes hayal kurabilir mi? EVET.

    Tibet yaradılış mitinde çok sevdiğim üç temel öğe var; Üç yumurta. Biri siyah, biri beyaz, diğeri de siyah-beyaz benekleri olan bir yumurta. Anlatılan mite göre siyah yumurtadan kara ruhlar, beyaz yumurtadan aydınlık ruhlar doğar. Özellikle benekli olan yumurtadan biz anlatıcılar için çok önemli olan bir şey doğar. Bu yumurtadan “dilekleri için dua eden şey” açığa çıkar. Bu şey şekilsizdir. Ne dünyanın güzelliklerini görmeye gözleri, ne ilahi sesleri duymaya kulakları, ne mis kokuları içine çekecek bir burnu, ne tüm güzelliklere ve çirkinliklere dokunacak elleri, ne de tanrısal tadların tadına varabilecek bir dili vardır. Bu şekilsiz “şey”in sadece düşünmeye, hissetmeye ve duyumsamaya yarayacak bir ruhu vardır. Bu ruh; onun gören gözü, koklayan burnu, dokunan elleri, işiten kulağı, dünyanın tadına varan dili olur. Bu sayede bütün dünyanın güzelliğinin tadına varır ve kendine yepyeni bir dünya yaratır. Bu “şey”in adı Sangs-Po ‘ bum khri dir. Yani dünyayı yaratan Tanrı. Bu “şey” bizim tanrısal yönümüzü işaret ediyor. Bu tanrısal güç hepimizin içinde mevcut. Bu beynimizin hayal edebilme gücüdür. Bir anlatıcı herşeyden önce kendi içindeki Sangs-Po ‘bum khri’yi keşfetmeli. Ancak o zaman hayaller alemine yolculuk yapabilir, kendi içinde dünyalar yaratabilir ve başkalarını da bu dünyalara davet edebilir.

    Bu Tanrı biz çocukken hep bizimle birliktedir aslında. Biz büyüdükçe içinde yaşadığımız sistem tarafından hayal gücü kanatlarımız kesiliyor ve içimizdeki bu Tanrı bizi yavaş yavaş terk etmeye başlıyor. Özellikle sanayi devriminden bu yana eğitim sistemi rasyonel aklın gelişimini destekliyor ve pozitif bilimleri yüceltiyor. Burada; neden-sonuç ilişkileri, ölçülebilir ve aklın egemenliğe giren her türlü bilgi yüceltilirken, sezgisel ve hayali olan küçümseniyor. Bizim toplumumuzda ailelerimiz de okulun temsil ettiği bu sistemi en iyisi sayıp bizleri doktor, mimar, mühendis olmaya teşvik ediyor. Hatta çoğu zaman zorluyor. Böyle olunca da içimizdeki öyküler anlatan, hayaller kuran, oyunlar oynayan mitsel yönü, yani dilekleri için dua eden, dünyalar yaratan Tanrıyı kaybediyoruz.

    Jungcu Psikiyatris Nancy Qualls-Corbet “Kültürümüzün LOGOS yanı bizleri, olmaktan çok yapmaya, deneyimlemekten çok başarmaya, hissetmekten çok düşünmeye değer vermeye yöneltiyor.” derken rasyonel aklın nasıl yüceltildiğini, irrasyonel yanımızın nasıl köreltildiğini çok güzel ifade ediyor. Bunları söylerken Logos’un değersiz olduğunu söylemek istemiyorum asla. Akıl zaten hak ettiği değeri alıyorken unuttuğumuz hayellerimizi hatırlamanın önemli olduğunu söylemek istiyorum sadece. Peki ama bizi terk eden Tanrı Sangs-Po ‘bum khri’yi evimize nasıl davet edebiliriz? Onun için iç alemlerimizde nasıl bir yuva hazırlayabiliriz ki bizi bir daha hiç terk etmesin?

    Çocukluğumuzu, çocuksuluğumuzu, içimizdeki çocuğu (içimizdeki yaratıcı güç, içimizdeki sanatçı) yeniden keşfederek. Çocukluk zaman içerisinde döngüsünü tamamlayıp yerini yetişkinlik çağına bıraksa da aslında hep içimizde bir yerlerde gizli kalıyor. Yetişkinlik zamanlarında çocukluk fiziksel bir halden ziyade dünya ile aramızdaki bağı belirleyen bir tutum oluyor. İşte bu tutumu keşfedip ona sarılmaya ihtiyacımız var. Ancak o zaman yeniden içimizdeki çocuğun iç alemlerimizdeki krallığın en güzel yerine taht kurmasına izin verebiliriz. Tahtına oturmuş çocuğumuzun yardımıyla en güzel hikâyeleri yaratıp, en güzel masalda yaşayıp, bunları en iyi şekilde anlatmaya başlarız. Gaston Bachelard “Çocukluk taşkınlığı bir şiirin tohumudur.” derken bunu çok güzel ifade ediyor. Ben de bu ifadeyi kendi sanatıma tercüme etmek istiyorum. “Çocukluk taşkınlığı bir masalın tohumudur, bir anlatıcının doğumudur.”

    Çocukluk taşkınlığında neler gizlidir? Çocuklar bize bu gizemi çok güzel anlatırlar. Sözcükleriyle değil. Varlıkları ile anlatırlar bunu. Varoluş biçimleriyle. Nasıl mı?

    Çocuk için henüz doğrular-yalnışlar kategorisi oluşmamıştır. Çocuk dünyaya merakla bakar, sorular sorar, yetişkinlerin belirlediği “sınırları” aşmak için çaba gösterir çocuk. Cevaplarla yetinmez, yeniden aynı soruları sorup durur. Alışkanlıklarının esiri değildir. Sonuç odaklı değildir, yaşadığı andadır. Hayal kurar. Nesnelerin canı vardır onun için, onlarla konuşur, öper, yaralarını sarar onların. Masalları sever, hayal alemlerine dalar, onun dünyasında herşey gerçek olabilir. Onun terk gerçeği OYUNdur. Çocuğun dili hayallerin, oyunun dilidir.

    Biz de içimizdeki çocuksu tutumu keşfedip, onu besleyip, büyüttükçe hayallerimizin kapısını da aralamış oluyoruz böylece. Bunun için bol bol oyun oynamaya, masal dinleyip, okumaya ve anlatmaya, AN da olma pratikleri yapmaya, belli bir hedefimiz olmadan durmaya, yürümeye, gülmeye, koşmaya, coşmaya, yavaşlamaya, bildiklerimizi unutup dünyaya sorular sormaya, cevaplarla yetinmemeye ve çocuklarla zaman geçirmeye ihtiyacımız var. Bunları yaptıkça içimizdeki çocukluk gizlendiği yerden çıkıp bize gülümsemeye başlayacak. Sebepsiz, “saçma”, komik, anlamsız, fantastik varoluşlar yaşayacak. Böylece bol bol hayaller kurmaya başlayacak. Ancak o zaman hayal gücü kaslarımız çalışacak, çalıştıkça güçlenecek. İşte, içimizden bir hikâye anlatıcısı doğmaya başladı bile 🙂

    Nazlı Çevik Azazi

  • HİKÂYE ANLATICISININ YOLU-1

    Üzerine düşündüğüm, tefekküre daldığım bir konu var. Şöyle ki;  HİKÂYE ANLATICILIĞI NEDİR?

    Her tefekkür bana bu konunun başka bir yönünü açıyor. “Ben” değiştikçe bu yönlerde değişiyor. Keşfettiğim bu hâlleri defterlerime yazıyorum uzun zamandır. Heyecanlarımı, keşiflerimi ve yüksek sesli düşünmelerimi bu alana ilgi duyan diğer insanlara da açsam ne olur acaba diye düşünüyorum öte yandan. Yani yüksek sesle düşünsem, sesime ses gelir belki uzaklardan. Belki benim hiç uğramadığım diyarlardan gelmiş biri bana oraları anlatır. Düşünce aleminin gitmediğim topraklarını getirir bana. Toprağım zenginleşir. Böylece bir MUHABBET başlar belki. Ya da hiçbir şey olmaz. Bilmiyorum. Sadece soruyu soruyorum ve yüksek sesle düşünmeye cesaret ediyorum. Hadi bakalım, hayırlısı 🙂 Öyleyse başlasın yolculuğumuz 🙂

    Hikaye anlatıcılığı; anlatıcı, dinleyici ve hikâye üçgeninde  icra edilen bir sanattır. Bir anlatıcı anlatmak istediği bir hikâyeyi onu dinlemeye gönüllü en az birine anlatmaya başladığında orada hikâye anlatıcılığı sanatı gerçekleşmeye başlar. Anadolu’daki kadim bilgelik bunu gökten düşen üç elma ile çok güzel anlatıyor. Biz anlatıcılar hikâyenin sonunda şöyle diyoruz: “Gökten üç elma düşmüş. Bu elmalardan biri dinleyiciye, biri hikâyeye, biri de anlatıcıya gitsin.” Elmalardan payını alan her bir bileşen bu sanatın gerçekleşmesi için çok önemli. Anlatıcı, anlatacağı hikâyesiyle tek başına olduğunda bu sanat gerçekleşmiyor. Bunun oluşabilmesi için dinleyenin kulaklarına, kalbine, zihnine ve ruhuna ihtiyaç var. Anlatıcı çiftçi gibidir kanımca. Çiftçi o sene hangi bitkiyi ekmek istiyorsa, bitkinin tohumlarını arar ve bulur. En iyi tohumları arar hep. Tohumlar anlatıcının hikâyesidir. Çiftçi tohumun can bulabilmesi için onu ekebileceği toprağa ihtiyaç duyar. İşte bu toprak dinleyicidir. Hikâyeler dinleycinin kulak  ve göz kapısından girer ve ruhunun tarlasına ekilir. Bu tarlaya ekilen tohumlar hayatın bağrında filizlenip, can bulabilir mi? Filizlense bile nasıl bir şeye dönüşür? Bunu anlatıcı bilemez. Yaşamın tohumları dinleyenin ruhunda bir CAN a duracaksa buna ancak hayat karar verir. İşte bu tohumun tarla ile buluşma dansı bir muhabbettir aslında. Çiftçinin tohum ile toprak ile muhabbeti. Anlatıcının hikâye ile, dinleyen ile, kendisi ile, nihâyetinde mutlâk hakikât ile muhabbeti…

    Peki nedir bu MUHABBET? Sözcüğün etimolojik anlamına bakalım biraz.
    “Arapça ḥbb2 kökünden gelen maḥabbat محبّة “dost olma, sevme, ahbaplık” sözcüğünden alıntıdır[1].”

    Muhabbet sevgi ile yapılabilecek bir dostluk çemberidir. Anlatma sanatı özü itibariyle MUHABBET sanatıdır. O zaman hikâye anlatmak ve dinlemek ancak sevgi ile yapılabilecek bir eylemdir diyebiliriz. Muhabbet sevgi ve dostluk varsa gerçekleşir. Anlatım sanatı sevginin olduğu yerde yeşerir. Anlatıcı kendini sever, hikâyesini sever, insanı severse bu yolculukta rehber olabilir. Muhabbet edebilir.

    Bu; çocukluktan çocukluğa, hafızanın derinlerinde yatan imgeleri uyandıran bir muhabbettir. İmgelerle bağlantılı olan duyguları, düşünceleri ve insan hâllerini uyandıran bir sohbet. Geçmiş ve geleceğin o “an” da bir olduğu, cennetin zamanını yaşadığımız bir muhabbet. Anlatan ve dinleyenin “aynı” hikâyenin dünyasında buluştuğu; hem bir arada olduğu hem de tek başına olduğu bir hâl. Tayyi-mekân ve tayyi zamanı yaşadığımız BİR olma hâli. Yani aynı anda bir çok mekânda ve birçok zamanda olabileceğimiz bir yolculuk.

     

    Muhabbet edebilmek için kimliklerin ortadan kalkması, ben ve sen ayrımının olmaması gerekir. Kendi iç dünyamız ile dış dünyamız arasında duran kocaman ZANlarımızın ortadan kalkabilmesi de bunun ön koşullarından birisidir. Böylesi bir muhabbet bir şeyleri açıklamaz, bir şeyleri bildirmez, sadece ANLATIR. Zaten bildiğimiz bir şeyleri bize hatırlatır bu anlatı, bizi “oldurur”. Hâlden hâle sokar. Anlatının efsunu da burada gizli kanımca. Bizi; yaşımızdan, dini inancımızdan, siyasi görüşümüzden, etnik kökenimizden ve bize verilmiş veya sonradan oluşturduğumuz tüm kimliklerden arındırarak bir hikâyenin dünyasında buluşturur. Oradaki tek kimliğimiz İNSAN olmamızdır. İnsan varoluşumuzda şu koskoca  evrenin orta yerinde durmuş ve bir hikâyede buluşmuş oluruz.

    Peki ama kendimize dair edindiğimiz bu zanlarımızı nasıl ortadan kaldıracağız? Ben cesurum, ben güzelim, ben içime kapanık biriyim, ben aslında o kadar da güzel değilim ve sevilmeye değer değilim, bakın ne kadar iyi anlatıyorum değil mi? Yok yok ben aslında anlatamıyorum. Ben bu iş için doğmuşum. Ooo şurdaki dinleyici bana öyle bir bakıyor ki, galiba bana aşık oldu. Ben insanların gözüne bakamam. Ben hayal kuramam. Böyle uzayıp giden bir liste bu. Hep dışarından nasıl göründüğümüzle ilgilenen, hep toplumdaki yerini sağlamlaştırmaya çalışan bir ses. Benim kendi iç alemlerimden çok iyi tanıdığım bir ses.  Öte yandan bu ses bir “dert” ise, bana Şah Hatayi’nin o güzel ifadesini hatırlatan bir dert. “Bir derdim var bin dermana değişmem.” Bana rehber olan bu ses şu soruyu da sordurtuyor. Hepimizin kulağına sürekli bir şeyler fısıldayan bu ses ne zaman susar? Ki insanlarla “gerçekten” bulaşabileyim?

    Çocukları izleyelim bir vakit. Onları gözlemleyelim. Böylece  görürüz ki onlarda bu zanlar gelişmemiştir. Nasılsa öyledirler. Varoluşlarında bir yarılma söz konusu değildir onların. Barışıktırlar. Nasılsa öyledirler ve bu da böyle güzeldir. 2 dakika önce tanıştığı bir çocukla oyun oynamaya başlar, güler, koşar ve kendilerini birlikte yere atarlar. An’ın çocuğudur onlar. An’ın varoluşunda yaşarlar. Anlatıcı da an’ın çocuğu olabildiğinde zanlarından kurtulur. 

    Ne güzel söylemiş Yunus Emre : “Çekil aradan, kalsın yaradan.” Aradan çekilen ego, aradan çekilen zanlar bizi çocukluk cennetimize ulaştırır. Nasıl ki anlatıcı bir rehberdir, kendisi aradan çekildiğinde dinleyicisi de ona teslim olur. Onun zanları da aradan çekilmeye başlar. Anlatıcı kendi hallerini yayar atmosfere. Heyecanlı ise dinleyicisi de heyecanlanır, nefesi sıkışmışsa dinleyici de onunla birlikte sıkışır, rahatsa, aradan çekilmişse ve çocukluğun krallığında gezinebiliyorsa dinleyici de onunla birlikte bu krallıkta yolculuğa çıkar. Bilim dünyası bunu ayna nöronları ile açıklıyor. Çok merak edenler google amcaya ayna nöronlarını sorabilirler 🙂

    Nihayetinde geldiğim yer şu oluyor. Hikâye anlatıcısının yolu çocukluk cennetinden geçiyor. Kanımca  cennet bahçesini yeniden keşfetmemiş bir anlatıcı AN’ın çocuğu olamıyor ve hikayesini hissederek, eğlenerek ve etkileyici bir şekilde anlatamıyor. Peki ama neden? Bu konu üzerine bir sonraki yazımda yüksek sesle düşüneyim…

     

  • Çocuklar Neden Masallara İhtiyaç Duyarlar

    Masal Anlatma Kültürünün Korunması İçin Öne Sürülen Kimi Nörobiyolojik Argümanlar

    1.Giriş:

    Elinizde çocuklarınızın sakince oturup dinlemelerini sağlayacak, aynı zamanda hayal gücünü geliştirecek, kelime dağarcığını arttıracak ve tüm bunlarında ötesinde empati kurma becerilerini geliştirip, özgüvenini arttırarak, geleceğe daha güvenli ve korkusuzca bakmasını sağlayacak büyülü bir değnek olduğunu hayal edin. Çocuk beyni için oldukça faydalı olan ve hiçbir ücret ödemeden edinebileceğiniz bu değnek aslında zaten mevcut. Bu büyülü değneği kullandığınızda kazanacağınız çok şey olacaktır. Bunlar arasında yakınlık, güven ve çocuklarınızın gözlerindeki ışıltıyı sayabiliriz. Bedelini hiçbir şeyle ödeyemeyeceğimiz bu büyülü değnek, çocuklarımıza anlattığımız veya okuduğumuz masallardır. Masal saatleri öğrenmenin en üst seviyeye ulaştığı en etkili saatlerdir.

    Çocuklarda öğrenme (tıpkı yetişkinlerde de olduğu gibi) beyindeki duygu merkezleri uyarılınca, yani heyecan yaratıp, güçlü etkiler bırakınca gerçekleşir. Bu durumda beyin hücreleri arasındaki yeni bağlantıları sağlayacak olan hormonların salınımı giderek artmaya başlar. Öğrenmeyi bu derece etkili kılan en etkili şeylerden birisi “oyun” dur. Çocuk kendini ve dünyayı oyun aracılığı ile keşfeder. Diğeri ise, aynı şekilde çocukların dünyaya ve hayata dair birçok şeyi deneyimledikleri “Masal Saatleri” dir. Bu da, çocuğun güvendiği birinin ona masalı anlatması veya okuması ile gerçekleşir. Bu güçlü duyguların (beyindeki duygu merkezlerinin çok yoğun bir biçimde uyarıldığı, hormonların, korku merkezleri uyarıldığındaki “alarm” durumunu yaşamadığı), oluşabilmesi için yaratılan atmosfer çok önemlidir. Bunun için masal saatlerinde bir mum yakılabilir veya bu saatlere özel başka bir ritüel bulunabilinir. Bu tarz bir atmosfer çocukların, sükûneti yakalayıp, odaklanmalarına yardımcı olacaktır. Ancak bu şekilde çocuk beyninde karmaşık uyarıcı örüntüler(kodlar/sinaptik bağlantılar) kurulabilir ve beyinde kalıcı hale getirilebilirler. Ayrıca masalın içeriği de bu atmosferlerin oluşmasına yardımcı olacak şekilde “uygun” olmak zorundadır. Çocukları heyecanlandıran ve korkutan masal öğeleri, ancak masal mutlu sonla bittiği sürece uygundur. Ayrıca masalın nasıl anlatıldığı veya okunduğu da çok önemlidir. Çocuk masalı anlatan veya okuyan yetişkinin de masaldan etkilendiğini, heyecanlandığını, üzüldüğünü veya şaşırdığını görmek ister. Bu duygusal kıvılcımlar çocuğa ancak;  yetişkin masalı yaşayarak ve çocuğun gözlerinin içine bakarak anlattığı zaman geçebilir. Çocuk ile yetişkin arasındaki bu yakın temas ve çocuğun masalın duygu dünyasına girmesini sağlamak, yetişkinin masalı okuması ile değil anlatması ile elde edilir. Ses kayıt cihazları veya videolar, bu duygusal yakınlığın oluşmasına izin vermez, çünkü bu araçlar çocuğun masalı dinlerken verdiği tepkilere karşılık veremezler. Çocukları yaşadıkları duygularla yalnız bırakırlar. Buradan bakıldığında, aslında sihirli değnek masallar değildir. Yetişkinin masalı kendisi yaşıyormuşçasına anlatmasıdır. Bu şekilde çocuğun masalın duygu dünyasına girmesini ve masalın karakterleri ile kurduğu duygusal ilişkinin onu sürüklemesine izin vermesini sağlayacaktır. Masallar çocuk beynini güçlendiren besinler gibidir.

                                                                   “Büyülü Dağa Yolculuk” etkinliğimizden

    Hepsi bu kadar mı? Hayır, değil. Çünkü masalı çocuğa anlatan yetişkinin beyninde de bir takım değişiklikler gerçekleşir. Yetişkinin beyninde eski hatıralar, yaşantılar canlanır. Bunlar sadece masalın o an anlatılan içeriğine dair yaşantılar değildir, çocukken masal dinlediği (masal dinleyerek büyümüşse tabi) zamanlardaki anıları ve masal dinlerken hissettiği duyguları canlanır. Ve o zamanlar ki, sevdiği bir yetişkinle yaşadığı yoğun karşılaşma deneyimi ve atmosferi beyinde yeniden canlanır. Hatta sıklıkla bu durumla bağlantılı olarak, bedenin hafızası canlanır ve kimi duyumların (sarılma, ürperti, karıncalanma) bedendeki etkileri ve masal dinlerken oturduğu koltuğun, yattığı yatağın hissi beyinde yeniden canlanır. Tüm bunlar, erken çocukluk döneminde yaşanmış deneyimlerin beyinde kaydedildiği yerden, hissedilebilir ve görünebilir şekilde ortaya çıkarlar. Masallar biz yetişkinleri de esrarengiz bir şekilde güçlendirir, çünkü masallar genel olarak eski, duygusal ve pozitif olarak değerlendirilip beyinde kaydedilmiş anıları yeniden canlandırırlar. İç sıkıntılar, endişe ve korkular kaybolurlar ve kişi kendini çok daha iyi, güçlü, korkusuz, özgürleşmiş ve aynı zamanda köklenmiş hisseder. Masallar yetişkin ruhu için ilaç gibidir.

    Hepsi bu kadar mı? Tabii ki hala değil. Masallar yalnızca hikayeleri değil, kendilerine ait imajları, yetişkinlerin içlerinde büyüdüğü aile, sülale ve topluluğun iletilerini, saklı mesajlarını, sonunda da belli bir kültürün kodlarını, o kültürün içinde yaşayan çocuğa aktarırlar. Bir toplulukta oluşturulmuş ve topluluk içinde yayılan bilginin sunulduğu, güvenli ve tanıdık bir platform sunarlar. Buradan bakıldığında masallar kültürel kimliklerin oluşmasına katkı sunarlar ve toplulukların birlik güçlendirirler. Başka şekilde ifade etmek gerekirse, masallar kültürel birliktelikleri kuran, bağlayan balmumu gibidir.

    Beyin araştırmacılarının son yıllardaki görüntüleme teknikleriyle (EMAR) gösterebildikleri gibi, beyindeki sinir hücrelerinin birbirleriyle kurdukları bağlantılar;  düşünce, duygu ve eylemde bulunma biçimlerinin içsel temsilleri, bugüne kadar kabul edilen görüşün ötesinde, kişisel deneyimlerin biçimlendirdiği bir şeydir. Yaşamda kalma deneyimlerinin kişisel ve kolektif biçimleri kuşaktan kuşağa aktarılır (Bilginin, yeteneklerin, becerilerin, hayallerin, kuralların, değerlendirme kriterlerinin, davranış ve yön bulma biçimlerinin devredilmesi sonraki kuşaklara aktarılması). Masallar, hayatta kalma stratejilerine dair önemli mesajların kuşaklar arası aktarımını sağlayan, ayrıca insanlar arası ilişkilerin nasıl yapılandırılacağına dair önemli bilgileri taşıyan araçlardır. İnsanların birbirlerine anlattıkları masallar, ilişki kurma becerilerini, yaratıcılığı ve toplulukların hayallerini belirleyici güçlere sahiptirler. Bunun da ötesinde insanların beyinlerinde, sinir hücrelerinin birbirleriyle yaptıkları yeni bağlantıların ve içsel temsillerin (içsel imajlar) oluşmasına neden olurlar.

    1. Beynin Gelişimi Açısından Güvenli Bağlanma İlişkilerinin Önemi

    Çocuklar dünyaya geldiklerinde yetişkinlerin yardımına ihtiyaç duyarlar. İhtiyaç duydukları tek şey, onları sıcak tutacak, besleyecek, temiz tutacak ve onlarla ilgilenecek birileri değildir. Bunlardan daha da önemlisi korktuklarında yanlarında olacak ve korkularını yenmelerine yardımcı olacak yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Eğer şanslılarsa etraflarında onlara bu tarz durumlarda düzenli olarak yardım eden, güven, emniyet ve şefkat dolu bir ortam sunabilen yetişkinler vardır. Bu durumda da çocukların beyninde aktive edilmiş tüm bağlantılar sağlıklı bir şekilde kurulur. Bu şekilde çocuğun ilk olarak bağ kurduğu kişi veya kişilerle arasında güvenli bağlanma ilişkileri oluşmaya başlar.

    Anne-babaların çoğu bunu bilirler ve çocuklarıyla bu bağı güçlendirmek için oyun oynarlar. Örn; kısa süreliğine saklanırlar, çocuk korkmaya ve anne-babasını aramaya başladığında yeniden ortaya çıkarlar. Bu durumda çocuklara; saklanan kişiyi, kendi çabasıyla yeniden bulabilecekleri duygusunu verirler. Bununla birlikte hayattaki “tehlikeli” hallerle baş etmesi gerektiğinde, kendilerine güvenebilecekleri duygusunu da vermiş olurlar. Ayrıca bu oyunsu süreçlerde, beyindeki sinir hücreleri arasında bu bilgiyi taşıyan sinaptik bağlar kurulur. Bu şekilde kendine güven duygusu ve problemlerin çözümünde kendi yetilerine güvenme duygusu geliştirilmiş olur. Zamanla çocuğun ilişki kurduğu kişi sayısı artar ve çocuk da bu kişilerin sahip olduğu davranış biçimlerini, yetileri ve yaşamdaki duruş biçimlerini taklit etmeye başlar. Bu yetiler çocuğun iç dünyasının düzenlenmesi, yani korku ve stress durumlarıyla baş edebilmesi için yardımcı olurlar. Çocuk; bilgisini, yetilerini ve becerilerini deneyimleyerek arttırdıkça, erken dönemde çocuklukta ihtiyaç duyduğu güvenli bağlanma anlamını kaybetmeye başlar. Bu gelişim; bedende ciddi değişikliklere neden olan seks hormonlarının salınımın arttığı ve bununla beraberde düşünme, hissetme ve davranış biçimlerinin de değişmeye başladığı ergenlik döneminde had safhaya ulaşır. Başlangıçta başkalarına bağımlı olan bebek bu süreçlerin sonunda, kendisinin de seçebildiği, karmaşık, sosyal ilişkiler ağına bağlı bir insan olur.

    Malesef bu süreçler her zaman yukarıda belirtildiği gibi sağlıklı ilerlemez. Çocukluk ve ergenlik döneminde; kendine olan güvenin bağımsız bir şekilde gelişmesini sağlayacak farklı deneyimleri yaşayamayan yetişkinlerin sayısı az değildir. Bu kişiler ya yaşamlarının ilk yıllarında bağlandıkları kişilerle bağımlılık ilişkilerini sürdürmeye devam ederler veya yetişkinlik dönemlerinde bu bağımlılık ilişkilerini devam ettirebilecekleri insanlarla ilişki kurmayı tercih ederler. Ve çocuk sahibi olduklarında da çocuklarını bu şekilde bağımlı yetiştirirler.

    Erken çocukluk döneminde gelişen bu sorunlu bağımlı ilişkilerin en önemli sebebi, çocuğa o dönemde yeterince ruhsal ve duygusal destek verilmemesidir. Kariyerini her şeyden daha fazla önemseyen, hala kendini gerçekleştirmeyle uğraşan ve yaşamda birçok şeyin tadına bakıp, hayattan sadece zevk almaya çalışan anne-babaların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Bu yetişkinler çoğunlukla; nasıl göründükleri, hobileri, evlerinin dekorasyonu ve elde ettikleri statülerini sergilemeyle uğraşırlar. Bu şekilde sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmek isteyen anne-babalar için çocuklar daha çok bir “engel” sayılırlar. Her çocuğun ihtiyaç duyduğu; güven, ilgi ve ruhsal destek onlar için rahatsız edici durumlar yaratır. Bu tarz anne-babalar, çocuklarına karşı yapmaları gereken “görevlerini”  yaparlar, hatta zaman zaman çok da iyi yaptıklarını düşünürler. Çocuklarının dengeli beslenmelerini sağlarlar, temizliklerine ve hijyenlerine önem verirler, çocuklarına modaya uygun kıyafetler giydirirler ve çocukları için iyi olduğunu düşündükleri her şeyi satın alırlar. Çocuğa sürekli bir şeyler alarak, aslında kendi vicdanlarını rahatlatırlar. Çocuğun esas ihtiyacı olan şey; anne-babanın herşeyiyle onun yanında olması, çocuğun bedensel, duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarını gidermesidir. Ama bu ebeveynler maalesef çocuklarına ihtiyaç duydukları bu şeyleri ya hiç vermezler ya da çocukların gerçekten ihtiyaç duydukları zamanda veremezler. O yüzden bu tarz çocuklar, erken yaşta kendi kendileriyle kalmayı ve zorluklarla tek başlarına baş etmeyi öğrenmek zorunda kalırlar.

                                                                             “Büyülü Dağa Yolculuk” etkinliğimizden

    Bu çocuklarda, bağlanacakları ilk kişiye karşı güvenlik bağlanma yeterince gelişmez. Böylece eksik kalmış güvenlik hissini aşırı derecede benmerkezci olarak dengelemeye çalışırlar. Bu şekilde kendilerine sadece kendilerinin belirlediği bir dünya kurarlar. Kendilerini, onların tasavvurlarına uymayan ve yabancı insanlardan gelecek etkilere ve önerilere karşı koruma altına alırlar. Bu durumda kendilerinin oluşturduğu bu dünyada zorluklarla baş etme diye bir şey yoktur. Farklı deneyimler yaşanmaz ve gelişmekte olan beyine yerleşmezler. Çocuğun beyninde gerçekleşmesi gereken önemli kimi gelişimler ya gerçekleşmez ya da sınırlı düzeyde gerçekleşir. Bu çocuklar çoğunlukla masal dinlemeyi de reddederler. Motivasyon, bir konuyu kendi bağlamında anlama, akılda tutma, hatırlama, tanıma ve problemlerin anlaşılıp, çözülmesi gibi çocukların öğrenmeleri gereken yetiler yeterince gelişmez. Sosyal yaşamda; kendi yarattıkları dünyaya çekilme, yabancı düşünce ve tasavvurları reddetme, kendi tutum ve davranışını agresif bir biçimde savunma davranışlarını sergilediklerini gözlemleriz.

    Çoğunlukla bu durumlarda kendi korkularını yenmek için geliştirdikleri sahte, tek taraflı bir özerklik stratejisi sergilediklerini görürüz. Bu durumda aktive olan sinir hücrelerinin kurulumu, ne kadar erken oluşmaya başlarsa o kadar kalıcı olur. Ve bu hücreler çocukların tüm hissetme, düşünme ve harekete geçme biçimlerini belirlemeye başlarlar. Bu durumla karşılaşmış çocuklar kendileri ile başkaları, özellikle de yetişkinler arasına sınırlar koyarlar. Ve eksik kalmış duyarlılıkları yüzünden çok yönlü sosyal becerileri gelişmez. Bununla birlikte, başkalarıyla birlikte geçerli çözümler bulma ve hem kendi hem de başkaları için sorumluluk alabilmenin temel koşulları oluşmamış olur.

    Erken çocukluk döneminde gerçekleşen bağlanma ile ilgili bu problemler çocuğun beyninin ve kişiliğinin gelişimi üzerinde, ilerleyen yaşlarda düzeltilmesi çok zor etkiler bırakırlar. Güvenli bağlar geliştirememiş çocuklar bedensel ve duygusal yakınlık kurmaktan korkarlar. Bu korkularını yenemezlerse, ömür boyu izole, benmerkezci ve bağlanma problemleri olan yetişkinler olarak yaşamlarına devam ederler. Kimileri ise şanslı oldukları için; onları anlayan, başkalarıyla yavaş yavaş ilişki geliştirmelerine, insan ilişkilerine güvenmelerine ve problemler karşısında yavaş yavaş birlikte çözümler geliştirme konusunda onlara yardımcı olabilecek bir öğretmen veya eğitmen bulabilirler. Kimisi de zorluklarla baş edebilmek için geliştirdikleri sahte özerklik stratejilerinin devamı niteliğinde kendilerini yok ederler.

    Beynin Gelişimi Açısından Güvenlik Sunan Yönelimlerin Anlamı

    Erken çocukluk dönemindeki bağlanma durumu, yalnızca uzun ve karmaşık sosyalizasyon süreçlerinin ilk adımıdır. Her çocuk bu süreçlerde beynini; kimi yetileri ve becerilerini ötekilere göre daha fazla geliştirecek, kimi şeylere ötekilere göre daha fazla reaksiyon gösterecek, kimi duyguları ötekilere göre daha yoğun yaşayacak şekilde kullanmayı öğrenir. Veya beyin, içinde yaşadığı toplumda kendi yolunu bulabilmesi için buna; mecbur bırakılır, teşvik edilir ya da cesaretlendirilir.

    Karmaşık ve kullanıma bağlı gelişen sinir ağlarının oluşumunu sağlayan beyin bölgesi, insanda en yavaş gelişen bölgedir. Bu bölge hayvan atalarına kıyasla insan beyninde daha çok gelişmiştir. Buna anatomik olarak frontal veya ön lob denir. Bu bölge; beynin diğer bölgelerinde daha önce oluşmuş ve orada depolanmış heyecan verici kimi motifleri bir araya getirerek bütünsel bir resmin oluşmasını sağlayan bölgedir. Bu durumda; derinlerde yatan, çok eskiden oluşmuş ve depolanmış bu motifler frontal lob tarafından yönetilir. İnsan; beyninin ön lobu olmadan geleceğe dair tasarımlar kuramaz, plan yapamaz, olayların gelişim sırasında göre sonuçlarını tahmin edemez, empati kuramaz, başkalarının duygularını anlayamaz ve sorumluluk duygusunu duyumsayamaz. Bizi diğer hayvanlardan en net şekilde ayıran bölge beynimizdeki frontal lobtur. Ve bu bölge, bizim eğitim veya sosyalizasyon dediğimiz süreçler ile biçimlendirilir.

    Beynimizin kullanıma bağlı olarak biçim verilebilecek kısımları hakkında ne kadar az şey biliyoruz. İnsan beyninin gelişime bağlı biçimsel değişimleri, gelişmiş kimi metodlarla görselleştirilebiliyor. Bu da bugüne kadar doğru saydığımız kimi bilimsel gerçeklerin geçerliliğini yitirmesine sebep oluyor. Özellikle 3-6 yaş arası çocuklarda, planlama, organizasyon ve odaklanma becerilerini yöneten beynin ön lobu çok daha büyük bir hacim kaplar. 6-12 yaş arası çocuklarda; hacmi büyümüş ve yapısı giderek değişmeye başlayan bu bölge, mekan algısını yöneten ve soyut düşünmeden sorumlu olan bölgedir. Frontal bölgenin yapısı; ergenlikte bu bölgedeki nöronların birbirleriyle yaptığı bağlantılar ile ikinci kez değişir. Böylelikle bu bölgenin ölçülebilir bir şekilde hacimsel değişikliğe de uğradığı gözlemlenir. Beynin yapısındaki değişimler ergenlikten sonra da devam eder. Bu süreçteki değişimler ise, “use it, or lose it” (kullan ya da kaybet) prensibine bağlıdır.

    Bütün bunların anlamı; sadece çocukluk dönemi değil ergenlik dönemi de, beynin bu dönemlerdeki kullanımına bağlı programlamanın yapıldığı çok önemli dönemlerdir. Beynin hacmi ve nöronların birbirleriyle yaptıkları bağlantılar (sinapslar), özellikle de frontal bölgedekiler, beynin çocukluk ve ergenlik döneminde, eğitim ve sosyalizasyon sürecinde kullanıma bağlı olarak değişir. Bu durumda mantık gereği, insan beyninin bu bölgesi sosyal bir ürün olarak görülebilir. Beynin frontal bölgesinde ve bu bölgenin diğer bölgeler (subkortikal) ile arasındaki bağlantıların oluşması ancak, çocuğa emzirme çağından itibaren çok yönlü deneyimlerin sunulması ve diğer insanlar üzerinde etki yaratabileceğini deneyimlemesi ile oluşurlar. Problemlerin üzerine gitmeyip kenara iten ebeveynler, çocuklarına başkalarının yardımıyla (ebeveynler) problemlerin çözülebileceği deneyimini yaşatmamış olurlar. Masallar bu noktada çocuğa kendi çözümlerini bulmasına yardımcı olabilecek önemli araçlardır. Bu deneyimlerden yoksun çocuklar yalnızca kendi arzuları, ihtiyaçları ve tasarımları doğrultusunda yaşarlar. Bu çocuklar benmerkezci, dik kafalı, despot olurlar ve öyle de kalırlar. Kendi yaşlarına uygun problemlerle karşılaşıp onların çözümlerine kafa yormayan çocuklar da, kendisinin etki alanlarını deneyimleme ve problem çözme konusundaki istekleri konusunda eksiklik yaşarlar. Bu durumda sadece özgüvenleri zayıflamaz, ayrıca benlikleri de çok duyarlı, hassas ve dağılmaya açık hale gelir. Bu çocuklar, anaokulunda veya ilkokulda belli bir şekilde düşünmeye ve davranmaya yönlendirildiklerinde çok zorluk çekerler. Bu zorlanmaları her nekadar yaşları itibariyle normal gibi görünse de aslında sosyal gelişimleri açısında küçük bir çocuğun yaşadığı aşamada takılı kalmışlardır.

                                                                           “Büyülü Dağa Yolculuk” etkinliğimizden

    Çocukların diğer insanlarla etkileşim kurmalarının engellenmesi, kendi yeti ve yeteneklerini deneyimleyip geliştirebilecekleri durumları yaşayamamaları, çocuklardaki bu gelişim geriliğini besleyen durumlardır. Örneğin tüm gün televizyon karşısında vakit geçiren çocuklar bu durumla karşı karşıyadırlar. Bu çocuklar “rahat” dursunlar diye, renkli imajlar, aksiyon dolu sahneler, sürekli değişen ve farklı duygu durumlarının oluşmasını sağlayan izlenimler ve korku uyandıran imajlarla cezalandırılırlar. Onların sorularına hiç kimse cevap vermez, hiçbirşeyi değiştiremezler, engelleyemezler ve yardımcı olup, olayların oluşumuna etkide bulanamazlar. Onlara kalan ise düşünsel ve davranışsal düzeyde yaşantılayamadıkları, çözüm arayışlarının önemsiz olduğu ve onlar olmadan, olayların onların etkisi olmadan da gelişebileceği duygusudur. Bu çocuklar davranışsal yetilerini, olaylara ve şeylere biçim verme yetilerini ve kendi değerlerini çok zor geliştirirler. Bunun sonunda herşeyi sürekli başkalarından bekleyen tüketiciler olup çıkarlar. Çünkü kendilerinden birşeyler verebilme ve durumlar karşısında kendi etkisini gösterebilme deneyiminden yoksun kalmışlardır. Çoğunlukla yalnız kalırlar, arkadaş bulamazlar, ilişkilerde derinleşemezler ve güven ilişkisi kurmadan korkularını gösteremezler.

    Güvensizlik ve korku, karmaşık algıların ve reaksiyon mekanizmalarının oluşumunu engeller. Bu da çocukların, zorluklar karşısında hızlı kararlar alıp, önceden deneyimlenip beyinde kodlanmış stratejileri kullanmalarını zorlaştırır. Bu koşullar altında gerçekleşmeyen şey ise; var olan çözüm olanaklarının ötesine geçip karmaşık algı sistemlerinin filtrelenmesi, değerlendirilmesi ve bütünleştirmesine yarayacak yetilerin (yaratıcı süreçlerin ç.n) gelişememesidir. Çocuklar kendi algılarını çözüm süreçlerine, ancak daha önce bunu deneyimlediyseler entegre edebilirler. Yeni algılar ile daha önce yapılmış deneyimlerin birbirleriyle bağının kurulabilmesi gerekir. Düzenlenmemiş birçok farklı algının aynı anda aktif olması ve birbirine çarpması, bir yetişkin için dayanılmaz olduğu gibi çocuk için de öyledir. Bu karmaşa, frontal lobun yapması gereken kimi görevleri yerine getirememesine sebep olur. Muhtemelen bu durumu yaratan başka faktörlerde vardır. Çünkü günümüzde çocuklar beyinlerinin ön loplarında karışık sinir bağlantıları kuramıyorlar ve bunu stabilize edemiyorlar. Tüm bu göstergeler ilgi çekici kimi ortak durumlara dikkat çekiyor: Çocukların, hayatta bir karşılığı olan cevapları bulmalarına yardımcı olunmuyor. Çocuklara ya “her şeyi yaparım” veya “hiçbir şey yapmam” deniliyor. Ya da sordukları soruların akıllıca bir soru olmadığı söyleniyor. Çocuklar ve gençler için bu üç cevapta aynı oranda felakettir.

     İhtiyacınız olan tek şey şu sorular üzerine düşünüp bir vizyona sahip olmak: Çocuklar neden bu dünyadalar? Kendi deneyimlerini edinmeleri, becerileri kazanmaları ve bilgi edinmeleri neden bu kadar önemli? Burada yolculuğun nereye gideceğini bilemeyen kişi, bu yolculukta neye ihtiyacı oladuğunu, yanına ne alması gerektiğini de bilmez. Çocukların ve özellikle de gençlerin bu durumda yapacakları şey çok açık. Öncelikli olarak sizin “istediğiniz” şeyleri çantalarına tıkarlar. Daha sonra bir gün o tıktıkları bilgileri onlardan bıkmış bir halde bir köşeye atıverirler ve bir daha da yüzelerine bile bakmazlar ve canları “hiçbir şey “ yapmak istemez.

    Bu durumda, kendi yaşamına yön verme ve bir anlam arayışı kaçınılmaz olarak sonlanır. Geride kalan tek şey ise olumsuz düşünmeye meğilli olma, rahatına düşkünlük ve tüketim olur. “Ben” ilgi çekebilmenin tek merkezine dönüşür. Bunu yaşamış olanlar büyümek de istemezler, masal dinlemek de. Çocukların günümüzde, beklenti, fırsatlar ve talepler kargaşasından kurtulup kendi yollarını bulabilmeleri için yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır. Yani onlara bir dayanak noktası noktası sunan ve kararlarını almalarında yardımcı olacak, model alabilecekleri örneklere, içsel ortak değerlere ihtiyaçları vardır.

    Çocuklar ancak hassas bir koruma ve yetkili bir yetişkinin rehberliğinde, önlerine sunulan bunca fırsat karşısında yaratıcı yetilerini kullanabilir ve kendi yetilerini, becerilerini geliştirip onların farkına varabilir. Ancak bu şekilde beynin frontal lobunda bir şeylere etki edebileceğine dair bilgileri taşıyan bağlantılar kurulur ve sabitlenir. Bundan sonraki öğrenme süreçlerinde ihtiyaç duyulacak olan kendi kendini motive edebilme hali de bu şekilde öğrenilecektir.

    EĞİTİM şu koşullar altında başarısız olacaktır: Çocuklar, eğitimin ve bilgi edinmenin değersiz sayıldığı eğlence toplumunda büyüdüklerinde. aDünyanın yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunmalarına izin verilmediğinde, yani sadece pasif tüketiciler olduklarında, Yaratıcılıklarını oyunsal süreçlerle keşfedip deneyimleyebilecekleri boş alanlar bırakılmadığında. Altından kalkamayacakları beklentiler altında boğulduklarında. Kendilerine olan güvenleri kırıldığında ve korku dolduklarında. Zorluklar ve problemler karşısında kendi deneyimlerini yaşayıp, kendi çözümlerini bulmalarına fırsat tanınmadığında. İstek ve ihtiyaçları dikkate alınmadığında.

    Beyin araştırmaları gösteriyor ki, öğrenme ancak, çocuğa içine doğduğu ve büyüdüğü dünyada, kendi yolunu bulacak ve kendi çözümlerini üretmesine yardımcı olacak her türlü şey sayesinde gerçekleşir.

    Artık daha fazla masal anlatılmasaydı…

    Bu sorunun net bir şekilde cevaplandırılabilmesi için öncelikli olarak şu soruyu cevaplamaya ihtiyacımız var: Çocuklar, istedikleri şeyleri daha çok, bunun karşısında ihtiyaç duydukları şeyleri de daha az elde ettiklerinde ne olurdu? Henüz doğmamış bebek dahi anne karnında, beyninde birçok sinir ağlarının örülmesine sebep olan farklı deneyimler yaşar. Bunlar beyinde daha sonra dünyada kendi yollarını bulmalarına yardımcı olacak, hatırlamaya yardımcı içsel temsiller olarak kaydedilir. Bununla birlikte erken dönemde oluşmuş bu motifler zamanla gelişir ve başka motifler tarafından tamamlanır. Çocuğun yaşadığı bu deneyimler, onun beyninde şekillenen ve kök salan, tipik insani deneyimlerdir ve zamanla “insansı bireysellik”  denen durumun gelişmesine neden olur. Bütün memeli hayvanlar, hatta yumurtanın içindeki kuş yavruları bile dünyaya, kendilerine özgü spesifik deneyimler yaşayarak gelirler. Bunun tavuk ve ördek yavrularında çok net gözlemleyebiliriz. Yumurtadan çıkmadan önce anneleriyle çoktan “konuşmaya” başlamışlardır bile. Dünyaya geldiklerinde kendilerine ait bir bireysellikleri vardır. Bu tabii ki insansı değil, “ördeksi” veya “tavuksu” bir bireyselliktir. Ötücü kuşlarda, örn. bülbüllerde, yavru kuşlar yuvalarında otururken bile beyinlerindeki ötme merkezi olgunlaşmaya devam eder. Burada evvela sinir hücreleri sığ ve karmaşık bir biçimde bir ağ oluşturur. Zamanla baba kuş yuvanın yakınlarında şarkılarını ötmeye başladığında, yavru kuşların bu şarkıları dinlemeleriyle birlikte beyinlerindeki karmaşık sinir ağlarından, o türe özgü ötmeden sorumlu, karasteristik sinir ağları şekillenmeye başlar. Bu ne kadar sık gerçekleşirse, yavru kuşun beynindeki sinir ağları da o kadar sağlamlaşır. Aynı şekilde yavrular türe özgü şarkıları ne kadar az dinlerlerse, bunların beyinlerindeki iç temsilleri de o kadar zayıflar ve beynin gelişimi bu durumda normal seyrinde ilerlemez. Bu durumda kullanılmayan sinir ağlar yavaş yavaş çözülmeye başlar. Geriye kalan ise, bülbülün beynindeki şarkıları dinleyerek geliştirdiği ve bu şarkıların içsel temsillerinin karşılığı olan sinir ağlarıdır. Yavru kuşun beyninde bu süreçlerin yaşanabilmesi için, baba kuşun sıklıkla, sanatsal bir şekilde ve rahatsız edilmeden türe özgü bu şarkıları ötmesi gerekir. Bu yüzden bülbüller bu karmaşık şarkılarını yavrularına geceleri, herkesin uyuduğu zamanda öterler. Yavru kuşların bu şarkıları beyinlerine işleyebilmeleri için, tabii ki rahatsız edilmemeleri gerekir. Bülbüller yavrularına bu şarkıları sessiz ortamlarda söyleyemeselerdi, bülbülü bülbül yapan özellikler de ortadan kaybolmaya başlardı.

    Bizler de çocuklarımıza masal anlatmadığımızda, masal anlatıcılığı ile sabitlenen ve çocuk beynini güçlendirilen her şey kaybolmaya mahkum olurdu. Bu şeylerin ne olduğunu unutan biri varsa, tekrar başa dönmesi gerekir.

    Not: Bu makale Prf. Dr. Gerald Hüther’in izniyle çevirilmiştir ve izin alınmadan kopyalanıp çoğaltılamaz.

  • ASHLEY RAMSDEN’DEN ”Storytelling” Giriş Eğitimi

    İngiltere’de 22 yıldır faaliyet gösteren INTERNATIONAL SCHOOL OF STORYTELLING’in kurucularından, dünyaca ünlü Hikâye Anlatıcısı ve Eğitmen Ashley Ramsden 10 Kasım’da İstanbul’da ”Hikâye Anlatı Sanatına Giriş” Eğitimi verecek. 3 saat sürecek bu eğitimde sizi neler mi bekliyor? Eğitim içeriğini Ashley Ramsden’in ağzından aktaralım:

    ”Eğer ‘Anlatırken ben bu kadar şeyi asla hatırlayamam’ diye düşünüyor ve topluluk önünde konuşmaktan endişe duyuyorsanız bu eğitim tam da size göre! Eğitim akşamının sonunda cebinizde geleneksel bir masal, diğerlerinin önünde konuşma özgüveni ve iyi bir hikâye anlatıcısı olmak için gerekli ipuçları olacak. Üstelik bütün bunlar, sizin de iyi bir hikaye anlatıcısı olabileceğinizi keşfetmenize imkan verecek son derece rahat ve eğlencenin eksik olmadığı keyifli bir ortamda gerçekleşecek.”

    ***Çalışma süresince ardıl çeviri yapılacaktır. Türkçe konuşarak çalışmaya rahatlıkla katılabilirsiniz.

    Ashley Ramsden Hakkında

    Ashley Ramsden İngiltere’deki en uzun ömürlü hikâye anlatıcılık okulu olan International School of Storytelling’in kurucularındandır. Akademik çalışmalarının yanı sıra, dünyanın hemen her yerini dolaşmış ve dolaştığı her yerde hikayelerini anlatmış ve sanatçılar kadar eğitimcilerden iş adamlarına, anne babalardan sağlık çalışanlarına kadar yüzlerce insana hikaye anlatımı eğitimleri vermiş bir gezgindir.
    İlham verici bir kaynak olmayı amaçlayan ”Hikâye Anlatıcısı’nın Yolu” isimli kitabın yazarlarından biridir. “Beden Dili- Bedende Saklanan Enerjiyi Uyandırmak İçin Mit ve Hikayelerin Gücü” isimli kitabı da ödül kazanmıştır.

    www.ashleyramsden.com
    www.schoolofstorytelling.com

    NE ZAMAN (WHEN): 10 Kasım, 19.00 (10 November, 7 pm)

    SÜRE (DURATION): 3 hours

    NEREDE (WHERE): DAM (Asmalı Mescit Mah. Emir Nevruz Sok. No:2 Panaiya Apt. Kat:4 Beyoğlu/İstanbul, www.damdayiz.com)

    ÜCRET (FEE): 140 TL (KDV dahildir)

    Kayıt yaptırmak için info@seibaanlatimerkezi.com mail atabilirsiniz.

    To apply to the workshop please send an e-mail to info@seibaanlatimerkezi.com