Seiba Ruhu

Bir ruh hayal edin. Hayal perdemizi aralayan, bizi ağaçların altında hikâyeler dinlemek için bir araya getiren, bizi birbirimize bağlayan bir ruh. Eskiden etrafımızda özgürce dolaşan bu ruh gün geldi şişeye kapatıldı. Anlatıcılar azaldı, ağaçlar kesildi, birliktelikler bambaşka şekiller aldı.

Ben Nazlı Çevik Azazi, yaşam yolumda Almanya topraklarında yeniden karşılaştım bu ruhla. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi yüksek lisansı yaparken, bu ruhun gezindiği bir derse denk geldim; ”Hikâye Anlatıcılığı” dersine. Bu ruhla, birbirinden farklı, çeşitli anlatıcılardan masallar, mitler, fıkralar, efsaneler, destanlar dinleyerek tanıştım ve âşık oldum bu ruha. Avrupa’nın usta anlatıcılarından el alarak Hikâye Anlatıcısı olma yoluna girdim. Berlin’de dünyanın farklı kültürlerinden birçok çocuğa ve yetişkine hikâyeler anlattım. Bu alandaki eğitimimi tamamladıktan sonra 2013 yılında İstanbul’a döndüm ve Hikâye Anlatıcısı olarak çalışmaya başladım. Anlattıkça ve yeni anlatıcılar yetiştirdikçe farkettim ki; şişeye kapatılmış olan ruh sıkıştığı yerden yavaş yavaş dışarı çıktı, yeniden dolanmaya başladı havada ve insanların arasında. Sadece benim değil bu alanda uzman diğer anlatıcıların da katkısıyla Türkiye’de masal geceleri, anlatım festivalleri, anlatıcılık eğitimleri ve hikâye anlatıcıları çoğalmaya başladı. Ve biz hikâyelerde buluştukça, hayal perdemizi aralayan o ruhla karşılaşıp kayıp cennetimizi bulmuş gibi sevinir olduk.Derken 2014 yılında; doğanın sarı ve kahverengi saçlarını dökerek güzelliğini gösterdiği, kendini yeniden doğurmak için o tatlı uykusuna çekilmeye hazırlandığı bir Ekim sabahı tefekküre daldım. Hafif bir rüzgar esiyordu. Kuş sesleri rüzgârla dans ediyordu. Bir orman gördüm içimde. İçimdeki ağaçlara baktım uzun uzun. Bu güzelliği yaratan birlikteliği gördüm. 2012 yılından beri Türkiye’de “Hikâye Anlatıcılığı” eğitimleri veriyordum. Hikâye Anlatıcılığı alanının bu yola gönül vermiş uzman kişiler sayesinde nasıl yeniden canlandığına, tüm dünyada yaşanan hareketliliğin sonunda ülkemize de sirayet ettiğine tanık oluyordum. Şu soruyu sormaya başladım kendime: Öyleyse neden Türkiye’de de bir “ULUSLARARASI HİKÂYE ANLATICILIĞI MERKEZİ” olmasın? Bu sorunun içimde yavaş yavaş büyümesine izin verdim. Hayali çoğaltmaya başladım.

Bir merkez hayal edin. Anadolu’daki anlatı geleneklerini uluslararası anlatıcılık sahnesinde tanıtacak, Türkiyeli anlatıcıları bu sahnelere taşıyacak ve birbirinden zengin farklı anlatı gelenekleri ile ustalarını Türkiyeli anlatıcılarla buluşturacak bir merkez. Peki ama nasıl kuracaktım bu merkezi? Tek başıma mı? Tek başıma bir hikâyenin kahramanı olmayı hiçbir zaman sevmedim. Hep başka kahramanlarla buluşmak istedim. Başka kahramanlarla buluşup daha büyük, daha derin bir hikâye yazmayı düşledim. Tanıdığım ve tanıyacağım bütün güçlü kahramanlarla biraraya gelerek Türkiye’nin ilk Hikâye Anlatıcılığı Merkezi’ni kurmaya karar verdim. “Hey dur, ne yapıyorsun?” dedi içimden bir ses. “Tek başına yaz bu hikâyeyi, tek başına kahraman ol. Tek başına aç bu merkezi.” “Tek başına yapmaktan korkuyor musun?” dedi öteki ses. Beriki ses araya girdi: “Yok canım, tek başına yapamazsın, o kadar donanımın mı var sanki? Hem sen ne anlarsın merkez kurmaktan.” diyerek umudumu kırmaya çalıştı.Bangır bangır bağıran bu seslerin arasından, taaa derinlerimden gelen başka sesleri de duyuyordum elbette. “Bir ağaç tek başına bir ormanı yaratamaz. Ormanın şifası tek bir ağaçla ölçülemez. Güzel bir yoldasın, güvendiğin, tanıdığın dostlarınla gir bu işe.” dedi içimdeki yaşlı, bilge kadın. “Çocukken izlediğin Voltran’ı hatırla.” dedi içimdeki çocuk. “Bütün parçalar bir araya gelsin ve büyük bir güç yaratsınlar, tıpkı Voltran’daki gibi.”İçimdeki sesleri dinledim. Bazen kafam karıştı, bazen güvenimi kaybettim. Neyse ki uzun yılların bana kattığı deneyimle kararlarımı o yaşlı bilgenin ve çocuğun sesini dinleyerek almayı öğrenmiştim. Beni hiç yanıltmadılar. Bana hep doğru yolu, hikâyemin ışığını gösterdiler. Bu kez de onları dinledim ve ilk olarak Senem’e açtım bu fikri. Senem’le 2013 yazında, kendisinin de kurucularından olduğu Tiyatro Medresesi’n deki eğitimimde tanıştık. Birlikte ”Fama’nın Evi Hikâye Anlatıcılığı Topluluğu”nda çalışmaya devam ettik. Hikâyelerimiz bizi birbirimize bağladı. Senem önce öğrencimdi, sonra masaldaşım, sonra da güvendiğim bir yol arkadaşım oldu. Deneyimlerimizle birbirimizi besledik, kalpten kalbe akan sohbetlerimizle birbirimize şifa verdik; birlikte güldük, birlikte ağladık. İçimdeki bilge kadın böyle bir yola Senem gibi güvenilir ve çalışkan bir dostla girmemi salık verdi bana ve ben bilge kadını dinledim. Hayalime ortak oldu Senem. Birlikte hayalleri çoğaltmaya devam ettik ve kısa bir süre sonra hayalimizi kardeşim Şeyda’ya açtık. Kalbiyle çocukları, elleriyle ve sesiyle hikâyeleri büyüleyen Şeyda da Fama’nın anlatıcılarındandı. Masal Anlatıcısı dedemizin kanı dolaşıyordu Şeyda’nın da benim de damarlarımızda. Şeyda, benim ve Senem’in sahip olmadığı başka tohumları da barındırıyordu içinde, seziyordum bunu. Böylece Şeyda da kattı rengini hayallerimize ve birlikte SEİBA’nın ilk tohumlarını ekmeye başladık.

2014 Ekim ayından beri ”Bu merkezi nasıl kurarız? Merkezin kalbi ne olmalı? İlk önce hangi tohumları ekmek istiyoruz? Hikâye anlatan ve dinleyenlerle hangi vesilelerle buluşmak istiyoruz?” gibi soruların cevaplarını bulmaya çalışıyoruz. Bu arayış sürecinde anlatıcı ustaların önerileri ve desteği bize rehberlik etti. Zamanında bana el veren ustalar deneyimlerinden süzdükleri ışığı kattılar hayallerimize, sorularımızı sorularla, heyecanımızı yaşam coşkularıyla çoğalttılar. Biz böyle çoğalmaya devam ederken, anlatıcılıkla yeni tanışan ama başka alanlardaki deneyimleriyle bize katkı sunmak isteyen birbirinden güzel insanlarla da karşılaştık ve hep birlikte SEİBA ağacını suladık, büyüttük. Şimdi SEİBA ağacı artık belirli bir olgunluğa ulaştı ve sizleri gölgesine davet ediyor…