seiba

seiba has created 13 entries
  • Hikâyeler Anlatıldıkça Yaşarlar…

    Anlatan Öğretmen Uluslararası Sertifika Programı eğitmenlerimizden biri olan Chris Bostock, 13 Ocak akşamı Seiba’nın konuğu olarak Penguen Kültür Kafe’de unutulmaz bir anlatı gerçekleştirdi.

    Chris, dünyanın her yanından topladığı hikâye ve masalları farklı yaş gruplarına anlatan profesyonel bir Hikâye Anlatıcısı olmanın yanı sıra bir tiyatro emekçisi ve eğitimci. Dinleyicilerini gözleri açık hayal kurdurarak eğlendirmeyi, heyecanlandırmayı, cesaretlendirmeyi seven bir anlatıcı. 13 Ocak akşamı farklı yaş gruplarına ne tür masallar anlatabileceğimiz hakkında bilgi edinmenin yanı sıra gözlerimiz açık aynı hayalleri kurduk, başka başka imgeler canlandı zihnimizde. Güldük, korktuk, heyecanlandık, oyunlar oynadık ve masalın kahramanı adına karar vermeye çalıştık.

    Ömrünün büyük kısmını Hikâye Anlatıcılığı aracılığıyla insanlarla buluşmaya adamış bu kocaman kalpli, çocuk ruhlu anlatıcının o gece bizimle paylaştığı hikâyelerden birini buraya not düşmek istedik. Böylece hem blog aracılığıyla bizi takip eden siz dostlarımıza bu güzel hikâyeyi hediye etmiş hem de Chris’e verdiğimiz sözü yerine getirmiş olduk. Öyle ya, hikâyeler anlatıldıkça yaşarlar… Belki siz de okur, bir başkasıyla paylaşırsınız.

    Bir zamanlar bir Kral yaşarmış. Çalışkan, zeki, iyi kalpli ve adaletli bir Kral’mış, halkının mutluluğunu her daim gözetirmiş.

    Günlerden bir gün o ülkeden geçen bir gezgin Kral’a bir armağan getirmiş. Kral, Gezgin’in uzattığı kutuyu teşekkür ederek almış. Kutunun içinden üçü de birbirinin aynı üç oyuncak bebek çıkmış. Kral şaşırmış ve soran gözlerle Gezgin’e dönmüş. “Majesteleri,” demiş Gezgin, “bu üç bebeğin birbirinden farkı nedir? Bana bunun cevabını verebilir misiniz?” Kral, “Tabii ki, bundan kolay ne olabilir?” demiş.

    Kral üç bebeği yan yana koymuş. “Hmm, boyları aynı. Saçlarının uzunlukları ve renkleri aynı. Dokuları aynı. Kıyafetleri bile aynı. E, ağırlıkları da aynı…” Bakmış, bakmış, bakmış ama üç bebek arasında hiçbir fark bulamamış.

    Derken Kral bütün erkeklerin daha sık, hatta sık sık yapması gereken bir şey yapmış, Bilge Kadın’a danışmış. Bilge Kadın bebeklere bilge bir kadının bakabileceği gibi uzun uzun bakmış, “Kralım, bu sorunun cevabını öğrenmek size biraz acı verebilir” demiş. “Olsun,” demiş Kral, “yeter ki aralarındaki farkı öğreneyim.”

    Bilge Kadın, Kral’ın saçından bir tel koparmış. Kopardığı saç telini ilk bebeğin bir kulağından içeri sokmuş, saç teli diğer kulaktan dışarı çıkmış. Bilge Kadın, Kral’ın saçından bir tel daha koparmış, ikinci bebeğin bir kulağından içeri sokmuş ama saç teli dışarı çıkmamış, içeride kalmış. Üçüncü saçı koparıp, üçüncü bebeğin bir kulağına sokmuş, saç teli bebeğin ağzından kıvrılarak çıkmış.

    “İşte Kral’ım,” demiş Bilge Kadın, “hikâyeler de böyledir, kimin dinlediği çok önemlidir. Bazen anlattığınız bir hikâye o kişinin bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar, hiçbir şey kalmaz geriye. Bazen anlattığınız kişi hikâyenizi dinler ama kimseye anlatmaz, o zaman da o hikâye unutulur gider. Kimi zamansa anlattığınız kişi sizden dinlediği hikâyeyi anlatmaya devam eder. Anlatır, anlatır ama o hikâye, o kişinin kabından nasıl çıkarsa. Hikâyeler anlatıldığı her yeni dilde farklı vücut bulur” demiş.

  • Bir Psikoloğun Gözünden Masallar ve Hikayelerin Çocuk Gelişimdeki Önemi

    Bu haftaki blog yazımızı Psikolog Tolga Erdoğan’la yaptığımız röportaja ayırdık. Tolga, Anlatan Öğretmen Uluslararası Sertifika Programı’nın eğitmenlerinden biri. Seiba’nın on aylık Anlatan Öğretmen Programı, eğitim verdiği sınıflarda Hikaye Anlatıcılığı’nın gücünden yararlanmak isteyen her branştan öğretmene açık bir program. İlk mezunlarını geçtiğimiz Haziran ayında verdiğimiz programın ikincisini gerçekleştiriyoruz.

    Tolga program kapsamında “Çocuklarda Gelişim Dönemleri ve Bunlara Uygun Masal Seçimleri” eğitimini veriyor. Masallar, hikayeler, oyunlar, çocukluk, yetişkinlik kavramlarının bir psikoloğun bakış açısıyla nasıl göründüğünü merak ediyorsanız bu yazıda bulabileceğiniz çok şey olduğunu düşünüyoruz. İyi okumalar!

    Seni tanıyabilir miyiz?

    2001 yılında Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. On altı yıldır bu alanda çalışıyorum. Son on yılım ise yoğunlukla çocuk, ergen ve yetişkin terapisti olarak danışanlarımla yaptığım birebir seanslarımla geçti. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarına gönüllü ya da profesyonel olarak destek veriyorum. İstanbulimpro Doğaçlama Grubu’yla “Bir Zamanlar…” isimli doğaçlama gösteri formatını yurt içi ve yurt dışı festivallerinde sahneliyoruz. Ayrıca eğitimler veriyorum.

    Çocukluğumdan beri ilgilendiğim mitoloji, son on yıldır mesleğimde de yararlandığım özel ilgi alanlarımdan biri. On yıl önce katıldığım bir eğitimde öğrendiğim bir hikaye kurma tekniği, mitoloji ve mesleğim arasında bağ kurmamı sağladı. Altı Parçalı Hikaye adında güzel ve basit, masal ya da hikaye oluşturma tekniği vardır. Bu teknik beni çok etkiledi. Ardından hikaye ve masal teknikleriyle ilgili Asena Yurtsever’den aldığım bir eğitim ufkumu açtı, seanslarımda ve eğitimlerimde bu tekniklerden yararlanmaya başladım.

    Altı Parçalı Hikaye çalışmasında, altı adımdan oluşan çok basit görevler var ve bu görevleri tamamladığında kendi hikayeni ya da masalını kurabiliyorsun. Kurduğun hikaye, yani kendi hikayen, senin hakkında pek çok şey söylüyor. O sırada takıldığın durum her neyse; kendini güçlü ya da zayıf gördüğün veyahut korktuğun, heyecanlandığın şeyler her neyse, onları bu hikayeler aracılığıyla anlatıyorsun. Sembolik bir dil kullandığın ve başka bir kahraman üzerinden anlattığın için daha rahat hissediyorsun. Dolaylı olarak anlatmak kolay bir şekilde ilerlemeyi sağlıyor. Kendimizle ilgili doğrudan bilgi vermek biz insanlar için tedirgin edici bir şey, özellikle de yaralı olduğumuz durumlarda. Ben de özellikle yaralarımıza, geçmiş travmalarımızı odaklanarak çalışmalarımı sürdürüyorum.  

    Seanslarda, eğitimlerde ve zaman zaman arkadaşlarımla hikaye ve masal tekniklerini kullandıkça aslında ne kadar sağlam ve aynı zamanda esnek bir yapıya sahip olduklarını görmeye başladım. Bir gün genellikle seanslarda kullandığım resimli kartlarla oynarken yeni bir hikaye çemberi ortaya çıkıverdi. Bu çemberin oluşmasında Altı Parçalı Hikaye Tekniği’nin etkisi çok büyük. Ama aslında hepsi Joseph Campbell’in 17 adımdan oluşan mitolojik döngüsünden ortaya çıkıyor. Daha sonra sevgili dostum Koray Tarhan’la birlikte bu yeni çember üzerinde çalışmaya devam ettik. Adını da “Bir Zamanlar…” koyduk ama bence hala kendi özgün ismini bulabilmiş değil. 9 ya da 10 basit adım var ve bu adımlar tamamlandığında kendi hikaye ya da masalınız ortaya çıkıyor. İstanbulimpro’nun “Bir zamanlar…” ve “Bir Zamanlar Kadın” adlı doğaçlama performanslarında bu çember kullanılıyor. Herhangi bir seyircinin ya da tüm seyircinin katkısıyla an içinde ortaya bir hikaye çıkıyor. Oyuncular da sahnede bu hikayeyi kendi yorumları içinde sahneliyor. Özgün bir format ve yaklaşık 5-6 senedir sahneleniyor. Performanslar sırasında çıkan o kadar çok hikaye oldu ki artık, toplumun belli bir kesiminin temel meselesinin neler olduğunu bu hikayelere bakarak görebildiğimizi düşünüyoruz. Ayrıca uluslararası pek çok festivalde sahnelendiği için bizden çıkan hikayelerle başka kültürlerde çıkan hikayeleri de karşılaştırma şansımız oluyor. Gördüğümüz farklar gerçekten şaşırtıcı.

    Seiba ile yolunuz nasıl kesişti?

    Seiba’yı ilk kurulduğu dönemden beri takip ediyorum. Hatta o sıralarda Nazlı ve Senem’le bir araya gelip, birlikte neler yapabiliriz diye düşünmüştük. Kısa süre sonra Komşu Kapısı’nda farklı alanlardan profesyonelleri bir araya getirip, masalları kendi alanlarında nasıl kullandıklarını anlattıkları etkinlikler düzenlediler, gerçekten çok güzeldi. Bu etkinlikler kapsamında ben de üç saatlik bir seminer verdim. Ardından Anlatan Öğretmen Programı’nda psikoloji ve çocuk gelişim dönemleriyle ilgili bölümü anlatmak ister miyim, diye sordular. Çok severek yaptığım bir iş olduğu için kabul ettim. Anlatan Öğretmen Programı’nın ilk ve ikinci gruplarında eğitim verdim.

    Peki, Anlatan Öğretmen Programı içerisinde senin eğitiminin yer alması hakkında ne düşünüyorsun?

    Böyle bir eğitim içerisinde psikoloji başlığının yer almasını çok kıymetli buluyorum. Türkiye’de psikoloji alanındaki gelişim tuhaf bir şekilde 1999’da gerçekleşen depremle birlikte oldu. Bu deprem sonrasında dünyanın pek çok yerinden üstat diyebileceğimiz bir sürü insan destek olmak için alana geldi ve Türkiye’de psikoloji eğitimi almış çok fazla insan orada, onlarla buluştu. Doğrudan alana geldiler ve bize işin nasıl yapıldığını gösterdiler. Orada çok değerli insanlar yetişti ve o eğitimleri alanlar bizim ilk hocalarımız oldular. Üniversiteyi okuduğum 1996-2001 arasındaki dönemde dışarıda çok sınırlı sayıda eğitime ulaşabiliyorduk, haliyle kendimizi geliştirebileceğimiz farklı eğitimleri takip edemiyorduk. Bu dönem ardından psikolojiyle ilgili eğitimler açılmaya başladı. Eğitimler açıldıktan sonra bizim mesleki olarak yurt dışı ile temasımız oluştu, kendimizi geliştirmek için daha fazla imkanımız vardı artık.

    Aynı bizim o dönemde yaşadığımız gibi, Anlatan Öğretmen Programı’nın katkısının da eğitim alanında çalışan arkadaşlarımın kendilerini geliştirmeleri açısından önemli olduğunu düşünüyorum çünkü bu alanda beslenebilecekleri eğitimler neredeyse yok gibiydi. Son dönemde bu alanda da çok değerli eğitim çalışmaları yapılıyor neyse ki. Programa katılan eğitimciler, yurt içi ve yurt dışından pek çok eğitmenle karşılaşıyorlar. Bu eğitmenler deneyimlerini, kendi kullandıkları teknikleri paylaşıyorlar. Bir öğretmen olarak yetişmek üzere aldığın eğitim dışında farklı pencereler olduğunu görebiliyorsun. İşinin içine katabileceğin farklı araçlara sahip oluyorsun. Sınıfta verdiğin eğitimde hikayelerden, masallardan yararlanabiliyorsun. Çocukların kendilerini ifade edebilmeleri için yeni bir alan açabiliyorsun.

    Önemsediğim diğer konu ise, benzer dertleri paylaşan insanları bir araya getirmesi. Bunları küçük çekirdekler olarak görüyorum; birleşecekler ve yeni çekirdekler oluşturacaklar. Yanlış hatırlamıyorsam ilk Anlatan Öğretmen eğitiminde on dört kişilik bir grup vardı. Bu insanların neredeyse hiçbiri birbirini daha önce hiç görmemişlerdi. Hem arkadaşlık kurdular hem de dayanışma içerisine girdiler; iki, üç kişilik gruplar oluşturup birlikte iş yapmaya, iş üretmeye başladılar. Güçlü hissetmeye ve daha çabuk harekete geçebilir hale geldiler. Eğitmen olarak benden alacakları şeyden çok birbirlerinden alacaklarıyla ilgileniyorum. Onların bir araya gelme halleri ve Seiba’nın bunun için bir çatı olması benim için daha önemli, sanırım en çok bu kısmını seviyorum. Ayrıca bu eğitimlere katılan arkadaşlar deneyimlerini artırdıkça kendi yollarını oluşturacak ve yeni ve zengin mesleki eğitimler, atölyeler açacaklar. Bunu da çok önemsiyorum. Türkiye’de psikolojinin son dönemdeki gelişimine baktığımızda olası sonuçları öngörmek mümkün.

    Anlatan Öğretmen Programı içerisinde verdiğin eğitimlerden aklında kalan, özellikle paylaşmak istediğim bir an, bir şey var mı?

    Benim eğitimlerimde insanlar kendi hikayelerini, kendi masallarını oluşturuyorlar. Dolayısıyla kendi içlerine bakıyorlar. “Ben de şu an ne var?” sorusunun cevabı dolaylı bir şey üzerinden ortaya çıkıyor. Karşılaştığım insanlar kendilerini ifade etme konusunda çok cesur ve çok açıklar. Çok da tanımadığınız bir grubun içerisinde, özellikle bir psikoloğun karşısında bunu yapabilmek çok önemli. Psikologların baktıkları insanların içlerini görebildiklerine dair bir inanç var, oysa böyle değil, görmüyoruz. Ama anlattıkları hikayeler aracılığıyla tabii ki bir şeyler anlıyoruz. Onlar da bu riski göze alıyorlar. Bu bir tür çıplak kalma halidir ve cesaret ister. İşte bu, beni çok etkiliyor. Çok güzel masallar ve hikayeler uyduruyorlar, eğitim eğlenceli geçiyor, eğlenmek de çok önemli bir şey. Kadınlar bu tür çalışmalara çok açık oluyorlar, bu da etkiliyor beni. Geçen sene on dört kadın vardı, bu sene yirmi kadın var. Erkek katılımcıların olmaması da erkeklerle ilgili çok şey söylüyor.

    Neler söylüyor?

    Kendimizi açma konusunda kadınlardan çok daha gerideyiz. Kendimizle ilgili açık vermekten çok korkuyoruz. Duygularımızı kapatarak büyümeye programlanıyoruz. Çevreden gelen “Ağlama, güçlü ol!” gibi uyarılar çocuğun kendi duygularıyla bağını koparmasına yol açıyor. Dışarıdan bakıldığında çok sağlam görünürsünüz ama içeride biriktirirsiniz, biriktirirsiniz. Bu bir yanılsamadır ve öfke kontrolü problemleri ya da başka şeyler doğar. Kadınlar daha çok dış dünyanın tehlikeli olduğunu düşünüp içe yönelme, erkeklerse iç dünyanın daha tehlikeli olduğunu düşünüp dışa yönelme eğilimindeler. Bu Arno Gruen’in bir kitabından. İçimizdeki Yabancı ya da Kendine İhanet olabilir. Tam olarak hatırlayamıyorum. Lakin söylediği şeyin doğruluğuna inanıyorum.

    Katılımcıların geri bildirimleri nasıl oluyor eğitiminden sonra?

    Genellikle olumlu şeyler duyuyorum, bu geri bildirimler benim için kıymetli olmakla birlikte kriter olarak aldığım bunlar olmuyor. “Nasıl hissediyorsunuz?” sorusuna, duygusal ve fiziksel olarak oldukça yoğun geçen iki günün sonunda cevap vermeleri; kendilerini ve aldıkları eğitimi iki günün yoğunluğuyla değerlendirmeleri güzel. Ama ben daha çok eğitim bitip, ortam sakinleşip, eğitimden aldıkları demlendikten sonra edindikleri o yeni bilgileri kullanarak neler yaptıklarına bakıyorum. Çok şahane işler yapıyorlar, işte bu benim için iyi bir geri bildirim. Pek çoğuyla yakın temas halindeyim, içlerinden bazıları yakın arkadaşlarım artık. Eğitimin başından itibaren eğitmen ve öğrenci kimliklerini kurmamaya, bir eğitmen olarak pozisyon almamaya özen gösteriyorum. Çünkü ben eğitime katılan insanlardan öyle çok şey öğreniyorum ve besleniyorum ki; eğitime katılan ben miyim, onlar mı, bu muğlak bir çizgi. Öyle güzel sorular geliyor ki mesela, çok mutlu oluyorum, almayı en çok sevdiğim hediye sorulardır.

    Masallar senin için ne ifade ediyor?

    Verdiğim eğitimlerde katılımcılar psikoloji alanında kendilerini geliştirmek için ne gibi kaynaklar okuyabileceklerini soruyorlar. Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum, bu konuda herkes kendi yolunu belirliyor. Kendi hikayemden yola çıkarak verdiğim cevap ise, “Elbette teorik, kuramsal kitaplar da okuyorum ama benim asıl besin kaynağım masallar, efsaneler, romanlar ve genel olarak mitoloji” oluyor. Bu besin kaynaklarından dünyayla ilgili, kainatla ilgili birçok bilgi edinebilirim. Yani Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun yüzüğü taşıması hikayesinin en az teorik okumalardan edineceğimiz bilgiler kadar öğretici olduğunu düşünüyorum. Kendi karanlık tarafıyla karşılaşan bir karakterden bahsediyoruz bu hikayeyle. Bunu Tolkien gibi bir dâhiden, bin sayfalık bir eser olarak okuyoruz. Bu kitap benim için bir psikoloji kitabı işte.

    Sence masalların çocuk gelişimini açısından önemi nedir?

     Masallar bize konfor alanından çıkan karakterlerin yolculuklarını, serüvenlerini anlatır. Kırmızı Başlıklı Kız annesinin sözünü dinleyip ormana girmek yerine bilindik yoldan gitse ve ninesinin karnını güzelce doyurup dönse böyle bir masal olur muydu? Bu kırmızı başlık giymiş bir kızla ilgili bilgi notu gibi bir şey. Tabii ki bu masalı bir kural ihlali olduğu, içinde ne olduğu bilinmeyen ormana girildiği ve sonra olanlar olduğu için okuyoruz. Masal kahramanları alışık oldukları, bildikleri yollardan bir şekilde çıkarlar ve biz bu tür hikayeler dinlemeye bayılırız. Çünkü belirsizlik içinde iyiyle ve kötüyle karşılaşma ihtimali her zaman heyecan vericidir. Ormanda karşımıza ne çıkacak, bir kurt mu yoksa bir orman perisi mi? Bu kadar basit bir soru bile merak unsurunu kimi zaman tetiklemeye yetebilir.

    Konuya dönecek olursak, büyümek bir çocuk için sürekli bir konfor alanından çıkma halini beraberinde getirir. Dünya her şeyiyle akıl almaz bir değişim içindedir çünkü çocuğun kendisi değişmektedir ve elbette dünya da bu konuda boş durmamaktadır. Bu da onu sürekli alışmaya başladığı bir durumdan çıkıp başka bir duruma adapte olmaya zorlar. Çocuk büyürken hiçbir konfor alanında uzun süre kalamaz. Hep bir dönüşüm içinde olmak zorundadır. Belki çocukluk bu nedenlerle de hem çok eğlenceli hem de zorluklarla dolu hatırladığımız bir dönemdir. İşte masal kahramanları da sürekli bir karşılaşma, sınanma, uzaklaşma, yakınlaşma hali içinde oradan oraya gezip dururlar. Türlü eşiklerle, kapılarla, kapı koruyucularıyla, canavarlarla, müttefiklerle, tuzakçılarla, yoklukla, zenginlikle, büyük güçler veya çaresizliklerle karşılaşıp dururlar. Bunlar tüm hikayelerde ve masallarda mevcuttur ve çocuklar da, yetişkinler de buradan kendilerine alacak bir sürü şey bulabilirler. Tüm bunları görmesek bile masallar şaşırtıcıdır ve çocuklar şaşırmaya gerçekten bayılır. Gerçek hayatın sembolik bir simülasyonu gibi o diyardan o diyara dolaşıp dururlar. Bu, bir çocuğu yetişkin kurallarının hüküm sürdüğü bir gezegende yaşamaya hazırlamak için en iyi yöntemlerden biridir bence. Zira Joseph Campbell’in de belirttiği gibi ilk canavarlarımız aslında anne ve babalarımızdan başkası değil. Bir çocuk için bir yetişkin “dev” gibi görünüyorsa eğer, bu dev çok sevimli tatlı ve besleyici olabileceği gibi çok hoyrat, yıkıcı ve kısıtlayıcı da olabilir öyle değil mi?

    Sonuç olarak gerçek yaşam -bu her ne demekse- masallardakiyle aynı döngüye sahiptir. Masallar da yaşamla aynı şekilde.

    Evden çıkıp ekmek almaya gideceğinizi düşünün. Evin kapısından dışarı çıkacaksınız, merdivenden inecek ya da asansöre bineceksiniz, binadan dışarı atacaksınız kendinizi ya da bahçe kapısından diyelim. Sonra yürüyecek ve yolun karşısına geçeceksiniz. Ardından ekmek fırınına girip istediğiniz şeyi söyleyecek, ederini ödeyecek, ekmeği alıp aynı yolculuğu yaparak evinize döneceksiniz. Sonra da afiyetle yiyeceksiniz. Aynı yolculuğu bir de şöyle yapalım, evden çıkıp fırına gidip ekmek alacaksınız ama kilitli olan kapıyı açacak anahtarı bulmanız gerekiyor öncelikle. Anahtarın olduğu kutuyu buluyorsunuz ama açmak için önce üzerindeki bilmeceyi, yani şifreyi çözmelisiniz. Bilmeceyi çözüp şifreyi kırıyorsunuz ve kutuyu açıyorsunuz. Anahtar artık elinizde. Kapıyı açıyorsunuz ama merdivenlerin yerini sarmaşıklar almış. Sarmaşıktan salınıp aşağıya inebilirsiniz ama sarmaşıklar bulutlara doğru yükseliyor ve neden yukarı çıkmayı denemeyesiniz ki? Denemiyorsunuz çünkü o ekmeği alıp geri getirmeniz gereken bir zaman dilimi var. Ekmeği o vakte kadar getirmezseniz belki de cadı sizi cezalandıracak ya da büyücü bir şeye dönüştürecek ya da o ekmek belki de hayatınızdaki en kıymetli insanı iyileştirecek şifayı içinde taşıyor ve zaman kısıtlı. Her neyse, sarmaşıktan aşağı iniyorsunuz. Kapıda bir köpek var ve siz hep köpeklerden biraz korkmuş birisiniz. Kapının önünde uyuyor. Üzerinden sessizce süzülmek mi yoksa onun yiyebileceği bir şey bulup hedefinizden uzaklaştırmak mı? Denediniz olmadı ama artık bir fikriniz var. Başka bir yol denediniz ve yine olmadı ama meseleyi çözdünüz. Köpekten kurtuldunuz ve kapıdan çıktınız. Artık ekmek fırınına gidebilirsiniz ama önce nehrin üzerinden geçmelisiniz. Belki bir balık yardım eder size, belki bir kayık vardır ya da asma köprü. Ya da yüzmeye cesaret eder başka bir şey yaşarsınız kim bilir? Nehrin öteki yakasındasınız ve ekmek yapan ihtiyar kadının dükkanı tam karşıda. Lakin siz artık herhangi bir ekmek aramıyorsunuz. İçinde şifa barındıran ekmek var mıdır? İçeri giriyorsunuz ve yaşlı kadından istediğiniz şeyi söylüyorsunuz. Kadın belki altın ister, belki çözülecek bir bilmece verir ya da o ekmeği yapması için eksik olan bir bitkiyi bulmanızı ister ki, bu yeni bir macera demektir. Uzatmayalım ekmeği aldınız, evinize döndünüz ve şifayı sundunuz. Aslında yaptığınız şey sadece evden çıkıp ekmek alıp geri dönmek. Ama bir ekmek alma hikayesi yüzlerce farklı biçimde anlatılabilir ve çoğunda aynı döngü işler. Çocuklar bu döngüyü içsel olarak bilir ve bunu ifade eden serüvenleri dinlemeyi, izlemeyi, okumayı sever. Oranın kendisini besleyen en temel kaynaklardan biri olduğunun içsel olarak farkındadır.

    Psikoloji alanından olmayan insanlar da senin eğitimlerine katılabiliyor mu? Herkese açık eğitimlerin var mı?

    Tabii, böyle eğitimlerim de var. BATE Birey ve Aile Enstitüsü’nde arkadaşım Aytül Sarpel’le ortak verdiğim eğitimler var mesela. Bu eğitimlere psikoloji alanından gelmeyen insanlar da katılabiliyor. Ayrıca Başka Bir Okul Mümkün’ün Öğretmen Köyü’nde eğitimler veriyorum. Bunun dışında da farklı kişiler ya da kurumlarla yaptığım eğitim çalışmaları oluyor.

    Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?

    Var, ben ciddi bir şekilde kandırıldığımızı düşünüyorum. Oyun ve masalların çocuklar için olduğunu söyleyen o sevimsiz dış ses… O sesin söyledikleri doğru değil. Oyunlar da, masallar ve hikayeler de biz ölene kadar devam edecek, hep hayatımızda olacak. Oyunlar, masallar yetişkin, çocuk herkesi besliyor. Bunlardan vazgeçen insanların ise mutsuz olduğunu görüyorum. Oyun oynamayı bırakmanın yaşlanmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Olumsuz anlamda bir yaşlanmadan ya da yaşın ilerlemesinden söz etmiyorum. Zihinsel ve duygusal bir kapanmadan bahsediyorum. Tabii, masalların, oyunların çocukça şeyler olduğu toplumsal olarak içimize kodlanıyor. Ben mesleğimle alakalı olduğu için ve her şeyden öte çok sevdiğim için çocuk kitapları ve masal kitapları okuyorum ve kimse bu konuda beni eleştirmiyor. Ama farklı bir meslekten olsaydım o zaman başka türlü davranılabilirdi. Bizi aldatmaya çalışan bu sese kulak asmayalım isterim.

     

  • DİLERİZ Kİ…

    Bizler hız çağının çocuklarıyız… Öyle diyorlar… Her an, her şeye yetişmek zorunda olan… Her an, her yerde erişilebilir olan… Listelere bağlı yaşayan; listesini tamamladığında rahat bir uyku, tamamlayamadığında vicdan azabı çeken… Öyle diyorlar…

    Evet, bu çağa doğduk ama sadece bu çağın çocukları mıyız? Tüm yapmak, etmek zorunda olduklarımızın dışında, onlardan da öte birer varlık olduğumuza inanıyoruz. İçimizin kapılarını azıcık aralayıp baktığımızda, orada öylece bizi bekleyen rengarenk ve eşsiz birer bahçe var her birimizin içinde. Duyulmayı bekleyen her biri birbirinden farklı arzular, hayaller, istekler…

    Seiba ailesi olarak dileriz ki, 2018 yılı tüm insanlığa içindeki eşsiz bahçenin güzellikleriyle karşılaşma ve bu güzellikleri tüm dünyayla paylaşma fırsatı yaratır. Dileriz ki, bedenlerimiz geride kalan ruhlarımızı bekler ve bir olur… Dileriz ki, 2018 yılı bize huzur ve barış getirir…

    2017 yılını bitirmekte olduğumuz bu günlerde, Seiba anlatıcıları olarak size kısa ama bilge bir hikaye hediye etmek istedik. Mutlu seneler!

    RUHLARIMIZ

    Bir Kızılderili kabilesi, atlarının üzerinde dörtnala koşuyorlarmış. Atlar öyle hızlı koşuyormuş ki, en hızlı rüzgar dahi onlara yetişemiyormuş. Atlar; yeşilin her tonunun dans ettiği en güzel ormanlardan, suların şırıltısının insana ninni gibi geldiği en güzel dere kenarlarından geçiyorlarmış. Atların üzerindeki Kızılderililer, hızdan dolayı tüm bu güzellikleri fark edemiyorlarmış. Günlerce, haftalarca koşmuşlar böyle…

    Günlerden bir gün Kızılderililerin reisi birden atını durdurmuş. Tüm kabile birden bire durmuş. Ortalığı toz kaplamış. Tozlar usulca yere indiğinde, göz gözü görmeye başlamış. Tüm kabile merak içindeymiş. İçlerinden birisi cesaretini toplamış ve sormuş,

    “Şefim neden durduk?”

    Şef, “O kadar hızlı gidiyorduk ki, ruhlarımız geride kaldı. Şimdi onları beklemeliyiz. Yola böyle devam edemeyiz.” demiş.

    Fotoğraf: Nuri Çorbacıoğlu

  • Sue Hollingsworth ve Biyografik Hikaye Anlatıcılığı Merkezi ile Tanışın…

    Hikaye Anlatıcılığının Türkiye’de yeniden canlanması ve gelişmesi Seiba’nın varoluş sebeplerinden biri. Seiba, bu alanda daha önce hiç deneyimi olmayan insanları Hikaye Anlatıcılığı ile buluşturmanın ve öğrenciler yetiştirmenin yanı sıra; Türkiyeli hikaye severlerin Hikaye Anlatıcılığının dünyanın farklı ülkelerindeki farklı uygulamalarıyla tanışması için imkanlar yaratmaya da çalışıyor.

    Bu hafta size, hem eğitmen hem de danışman olarak ilişki içinde olduğumuz harika kadınlardan biri Sue Hollingsworth ve kurucusu olduğu Biyografik Hikaye Anlatıcılığı Merkezi’ni (Centre for Biographical Storytelling) tanıtmak istedik.

    Sue hayatını Hikaye Anlatıcılığına, bu alanda çalışan kurumları danışman olarak desteklemeye, eğitmen olarak insanlar yetiştirmeye, düzenli olarak yaptığı anlatılarla dünyanın farklı yerlerinde insanlarla buluşmaya ve yazdığı kitaplarla alana katkı yapmaya adamış bir kadın.

    2017 yılında, gerçek yaşam hikayeleri üstüne yoğunlaştığı Biyografik Hikaye Anlatıcılığı Merkezi’ni kurdu. Merkez kurulduğu günden bu yana, çalıştıkları alanın odağına gerçek yaşam hikayelerinin gücünü yerleştirmek isteyen kişi ve kurumlara destek ve kaynak olmak amacıyla atölyeler ve etkinlikler düzenliyor. Profesyonel Hikaye Anlatıcılarından iş insanlarına, topluluk liderlerinden aktivistler ve öğretmenlere, daha pek çok alandan insanla çalışıyor.

    Sue, 2018 Ocak ayında başlayacak olan yeni eğitimimiz “İnsanın Anahtarı Hikayeler Uluslararası Sertifika Programı” eğitmenlerinden biri. Aynı zamanda onunla ortak atölye çalışmaları da düzenliyoruz. Seiba bünyesindeki ilk ortak atölyemizi 2016 yılının yazında, Datça’da gerçekleştirdik. “Biyografik Hikaye Anlatımı” isimli atölye katılımcılar tarafından yoğun ilgi gördü. 2017 yazında ise “İçimizdeki Mitoloji” eğitimi ile hikaye severlerle bir araya geldi. İnsanın kendi yaşamına yeni bir bakış açısıyla yaklaşabilmesinin yarattığı etki inanılmaz. Bir kere bu yola girdikten ve Sue’dan eğitimler aldıktan sonra Seiba bünyesinde öz yaşam öyküleri üzerine çalışmalar yapmaya başladık. Anlatıcının kendi yaşamından parçalar içeren öz yaşam öyküleri; Seiba Anlatıcıları tarafından Seiba anlatı gecelerinde, Anlatıcının Yolu öğrencileri tarafından mezuniyet şenliğinde dinleyicilerle buluştu.

    Yaşam öyküleri üzerine araştırmalar yapan Donald Davis diyor ki; “Yaşananı anlatmakla, yaşananın hikayesini anlatmak arasındaki en önemli fark şudur; geçmişimizin kölesi olacağımıza, geçmişimizin efendisi oluruz. Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişe dönüp baktığımız yeri değiştirebiliriz.” Hepimiz kendi hayatımızın kahramanlarıyız. Donald Davis’in de söylediği gibi, kendi yaşamlarımızdan hikayeleri paylaştıkça geçmişimizin efendisi oluyoruz, geçmişteki yaralarımızdan aldığımız derslerle geleceğe umutla bakıyoruz. Hem kendimiz şifalanıyoruz hem de dinleyenler şifalanıyor. Seiba’nın da parçası olduğu Biyografik Hikaye Anlatıcılığı Merkezi ile çalışmalarımızı gelecekte yoğunlaştırarak devam ettirmeyi istiyoruz.

    Güzel bir haberimiz var, yeri gelmişken paylaşalım. Sue, 23-28 Nisan tarihleri arasında gerçekleştireceğimiz “Hikayeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?” atölyesi için İstanbul’da olacak. Günümüz yaşam koşullarının bizi birbirimizden uzaklaştıran yapısını kadim anlatıcılık geleneğinin araçlarından yararlanarak kırabilir miyiz? Yaşamımızı daha anlamlı kılmak için hikayelerin bilgeliğinden nasıl faydalanırız? Tıpkı bin yıllar önce ateşin çevresinde bir hikaye aracılığıyla buluşan atalarımız gibi, hikayelerin gücünden güç alarak, içinde bulunduğumuz toplulukları birbirine daha sıkı bağlarla bağlayabilir miyiz? sorularından ilham alarak geliştirilen atölye çalışması profesyonel hikaye anlatıcıları ve her alandan grup yönlendiricileri ve grup liderlerinin katılımına açık olacak.

    Sue ve Biyografik Hikaye Anlatıcılığı Merkezi ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki web sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

    https://suehollingsworth.com/

    http://centreforbiographicalstorytelling.com/

    Nisan ayında gerçekleştireceğimiz “Hikayeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?” atölye çalışmasının detaylarını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

    https://www.facebook.com/events/318109798688693/

     

     

  • Anlatıcının Yolu İlk Mezunlarını Verdi

    Başlangıçta boşluk vardı

    Boşluktan hoşluk doğdu

    Hoşluk hayale yol oldu

    Hayal bize dokundu

    Seiba işte böyle doğdu

    Seiba Anlatıcının Yolu’nu doğurdu

    18 yumurta çatladı

    Tırtıllar etrafa saçıldı

    Derken kozaların içine kaçıldı

    Şimdi geldik yolun sonuna

    Hazırız kelebekleri yuvadan uçurmaya

    Sonun başındayız

    Başın sonunda

    Öyleyse başlasın macera!

    Nazlı Çevik Azazi – Ayşe Senem Donatan

     

    Yıllardan 2016, aylardan Ocak’tı. Tam bir ay önce, Aralık ayında, tüm başvuruları değerlendirmiş, adaylarla uzun bir hafta sonu geçirmiş ve iki yıl sürecek olan yolculuğumuza birlikte çıkacağımız on sekiz yolcumuzu belirlemiştik. İşte, 2016 yılının 8 Ocak günü en iyi niyetlerimizle, “Rastgele!” diyerek birbirimize, çıktık yolumuza.

    İki koca yıl nasıl geçer? Yumurta mevsiminden, Tırtıl mevsimine, sonra Koza mevsimi ve en son Kelebek mevsimine; hem kendi içimize hem dışımıza yaptığımız uzun, derin bir yolculukla. Çok çalışarak, çok okuyarak, çok deneyerek, çok dinleyerek; kimi zaman yorularak ama o görünmez, sıcacık bağlarla birbirimize bağlı kalarak, hikaye anlatmanın gücüne duyduğumuz inancımızı günden güne büyüterek ve büyüyerek, bir olduk, yürüdük…

    Seiba ailesi olarak Anlatıcının Yolu Uluslararası Sertifika Programı’nın ilk mezunlarını vermiş olmanın gururunu yaşıyoruz. Birlikte geçirdiğimiz dört mevsimin ardından, her biri farklı alanlardan, farklı altyapılardan gelen öğrencilerimize yukarıda okuduğunuz manimizi söyledik; onlar da birer kelebek gibi, uçtukları yerlerde karşılaşacakları dinleyicilerinin gönüllerine değmek üzere kanat açtılar. Yolları açık, dinleyenleri bol olsun.

    Güzel bir yolculuk, güzel bir şenlikle tamamlanmalıydı. Biz de öyle yaptık. Öğrencilerimiz, 8-9 Aralık’ta gerçekleştirdiğimiz Seiba Masal Şenliği’nde, arka arkaya tam dört farklı anlatı programıyla dinleyicileriyle buluştu. Anlatı aralarında hep beraber sohbet ederek yediğimiz yemeklerimizle, sertifika törenimiz ve partimizle gerçek bir şenlik, bir anlatı maratonu yaşadık.

    Aşağıda, sevgili mezunlarımızın bazılarının yeni yolculuklarına çıkmadan önce siz takipçilerimizle paylaşmamız için bize ilettikleri notlarını görebilirsiniz.

    2 yıl önce kalbime düşen bir çağrının sesine kulak verip başladığım Hikaye Anlatıcılığı eğitimim sona erdi. Hayatım boyunca yürüdüğüm en zorlu ve en keyifli yolculuktu. Kendimle ilk defa bu kadar bağlantıya geçip, yaralarımla yüzleştiğim, kendime şefkat vermeyi öğrendiğim bir süreç yaşadım. Bir Hikaye Anlatıcılığı eğitiminin beni bu kadar besleyip, büyüteceğini hiç düşünmezdim. İyi ki, masalların sesine kulak verip, bu şifalanma sürecine teslim olmaya cesaret etmişim. Şükür ki, sezgilerime güvenmişim. Bu yolculukta muhteşem rehberliklerini esirgemeyen canım hocalarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. İyi ki yaşamıma dokundular, iyi ki tanıdım onları. Şimdi masalları daha çok insanla buluşturma zamanı…

    Nihal Serin Kocaboy

    Cuma akşamı “Yolun Bize Getirdikleri” anlatısını izlerken, arkadaşlarımın bu yolda ne iyi maniler dizebildiklerini, hikayeleri birbirine ekleyip, ne harika motifler oluşturduklarını gördüm. Onlarla gurur duydum. İzleyiciden de aynı enerjiyi aldım.

    Cumartesi günü yaşadıklarımıza ise hala inanamıyorum. Mezuniyet şenliğinden ziyade Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen anlatıcıların katıldığı bir masal festivali gibiydi. Öyle ki, salonu dolduran insanlar iki saat masal dinleyip, ağlayıp, güldükten sonra hazırlanan yiyeceklerden yiyip, enerji toplayıp bir sonraki grubun gösterisine güç toplamak için yarıştılar adeta. Salonda öyle bir sinerji oluştu ki, sanki biz ateşin başında masal dinleyen ve birbirini eskiden beri tanıyan insanlardık. Ben herkesle rahatça konuşuyordum o akşam, normalde bunu rahatça yapamam oysa. Masalların bizi birbirimize bağladığının kanıtıydı mezuniyet şenliği; bizi kendimize, birbirimize ve diğerlerine. O an anladım, biz gerçekten kahramandık ve hayaller de gerçekti…

    Evrim Özarslan

    Grubun en genci olduğumu mezuniyet akşamımızda değerli rehberim, hocam Nazlı da söyledi. Evet, en genciyim çünkü ben bu iki yıllık Anlatıcının Yolu yolculuğuma evlat, kardeş, çocuk, genç, eş, anne, iş kadını ve babaanne rollerini oynamış olarak, sırtımda bir küfe dolusu yargı taşıyarak başladım. Gittiğim onlarca “kişisel gelişim” çalışmalarından belki de küçücük farkındalıklarla ayrılmıştım. Bu yolculuğa başlamadan önce ise, “Neden mutsuzum?” ve “Ben kimim?” soruları ile uğraşıyordum hala.

    Derken bir gün Yetişkinler İçin Masal gecesine gittim Komşu Kapısında. Sanırım o gecede çekilen fotoğrafta ağzı açık ve büyülenmiş bir ifadeyle yakalanan tek surat benimkiydi!
    İşte böyle başladı yolculuğum, Anlatıcının Yolu yolculuğum. Nazlı ve Senem başta olmak üzere, yurt içinden ve yurt dışından harika eğitmenler, harika hikaye anlatıcılarının rehberliğinde geçen iki koca yıl! İnce ince işlenmiş, ancak sonradan üzerimde yarattığı kalıcı etkilerini algıladığım dersler, oyunlar, şarkılar, masallar, konular, yolculuklar… Hayatımdaki “sen”, “ben”ler uçtu gitti, bunlar yerine “biz” geldi. Binlerce binlerce yıllık insan olma… Müthiş… Aaa, bir de meğer hayal etmek mümkünmüş, iyiymiş ve şifalandırıyormuş, gerçekten.
    Katıldığım bu yargısız, beklentisiz, zenginleştirici yolculuğu kendini biraz sorgulamaya başlayan herkese öneririm… Masalları, hikayeleri anlata anlata yoluma devam etmeme vesile oldun Seiba, içten teşekkür ediyorum.

                                                                                                                                               Nuran Abdullah

    Anlatıcının yolu eğitimi benim için büyüleyici bir eğitimdi. Sanki elime bir büyüteç almış, bedenime, sesime, içime, dışıma, duygularıma, çevremdeki nesnelere, canlılara, hayvanlara, insanlara, bütün her şeye, o kocaman büyüteçten meraklı meraklı bakıyormuşum hissi veren bir eğitimdi. Yeniden çocukluğumda sahip olduğum becerilerimi, yetilerimi kazandığımı hissettim. Anda kalabilmeyi, duygularımı hissetmeyi, etrafımın farkına varmayı ve merakla incelemeyi… 

    Sanki denizin üstünde yüzerken dalmayı öğrenmek ve denizaltındaki renkli dünyayı keşfe çıkmak gibi.. hem kendi derinlerime daldım hem de hikayelerin, imgelerin, sözcüklerin derinlerine. 

    Eğitim modüllerinden bazıları psikoterapi seansı gibiydi. Teker teker düğümlerimizi çözdü. Bizi şeffaflaştırdı. Nazlı’nın haftalık paylaştığı şekerler (bu şekerler bir yazı veya şiir alıntısı, yaratıcılığı tetikleyen bir eylem… olabilirdi) bizi tefekküre daldırdı..

    Tabii şeffaflaştıkça, derinleştikçe birbirimizle olan bağlarımız kuvvetlendi. Eğitimin sonunda 18 kardeş olmuştuk 🙂

    Şimdi, sisler içindeki yolumuzu, yönümüzü daha net görüyoruz. Çıktığımız bu yolda hikayelerle olgunlaşıp tekamülümüzü sağlayacağız belki de…

    Çiğdem Coşkun Süner

    Bana şimdiye dek hep “Söz gümüşse sükût altındır” dediler. Bense en gümüş cümlelerimi bulmak için yola çıkmıştım; söyleyecek, kahramanlara söylettirecektim. Seiba benim gümüşümü parlatmama rehber oldu, iyi ki var oldu, hep sağ olsundu 🙂  

    İnci Gül

    Köklerinden beslendiğim, gövdesine yaslandığım, dallarında gezindiğim canım Seiba. Umut, hayal, masal, kahkaha, derin düşünme, dostluk demek benim için. İyi ki varsınız…

    Sıla Topçam

     
    Başlangıçta ne vardı?  Başlangıçta kapana kısılmış bir ben ve içine kapanmış hikayeler vardı… Hatta ben belki bu hikayeleri anlatmanın bir yolunu bulurum diye başlamak istemiştim Anlatıcının Yolu’na… Şimdi ne var? Bir çember içinde kutlanmış dostluklar, dostlarla paylaşılmış sesler, kelimeler, renkler var. Anlatıcının Yolu teknik ve akademik yapısı çok sağlam bir programdı ama en önemlisi hepimizin tek tek kendini tanıdığı, anladığı ve anlattığı uzun bir yolculuktu. Parçası olduğumuz çember bizi birleştirdi. Hem dışa hem içimize, kendi öz varlığımıza, açılma cesareti verdi. Eh ne demişler? Bir hikaye anlatacaksan önce geçmişinin kölesi olmaktan çıkıp efendisi olmayı öğrenmek gerekir değil mi? Yol uzun… Ama dostlarım, rehberlerim benimle…

    Handan Saatçioğlu Gürses

     

  • Nice Ödüllere Nazlı!

    Geçtiğimiz günlerde Seiba ailesinin içini kıpır kıpır eden, çok mutlu bir olay yaşadık. Seiba’nın hayal annesi Nazlı Çevik Azazi, Almanya, Thüringen 2017 Masal ve Efsane Ödülü’nü aldı. Onun öğrencileri, yol arkadaşları olarak sanki bu ödül hepimize birden veriliyordu, ruhumuz okşandı. Hayallerinin peşinden koşan, dokunduğu herkesle tüm kalbiyle inandığı anlatı sanatının güzelliklerini paylaşan bu çalışkan kadının onurlandırılması bizi de onurlandırdı.

    Thüringen Masal ve Efsane Ödülü, 2001 yılından beri her iki senede bir, masallar, efsaneler gibi sözlü kültür ürünlerinin yaygınlaştırılması için çalışmalar yapan, bu alana hizmet eden Hikaye Anlatıcılarına veya akademisyenlere veriliyor. Nazlı, Türkiye’den Thüringen Masal ve Efsane Ödülü’ne layık görülen ilk anlatıcı.

    Fotoğrafta Nazlı’nın yanındaki iki kadın Nazlı’nın Berlin Sanat Üniversitesi’nden hocaları. Bu ödül, 2001 yılında ilk olarak Prof. Dr. Kristin Wardetzky’e (sağda) verilmiş, 2005 yılında da Suse Weisse (solda) ödüle layık görülmüş. Nazlı’yı ödül komitesine önerenler de; Kristin ve Suse. Ödül gecesinde Kristin mutluluğunu şu sözlerle ifade etti: ‘’Nazlı’yla gurur duyuyorum. İçinde bulunduğumuz politik gündem düşünüldüğünde Almanya’da verilen bu ödüle Türkiye’den bir anlatıcının layık görülmesi çok anlamlı. Ödülün Nazlı’ya verilmesi, masalların evrensel ve birleştirici gücünü gösteren harika bir örnek oldu.’’ Ödül töreninde Nazlı için ‘’Laudatio’’ (Övgü Konuşması) yapan Suse ise Nazlı’nın hayat hikayesini ve anlatıcılık alanındaki başarılarını dinleyenlere masal tadında aktardı. Suse konuşmasında ‘’Nazlı paylaşmayı çok sever. Öyle ki; kendi hocalarını bile Türkiye’deki öğrencileriyle paylaştı. Bizi Türkiye’ye davet etti ve biz de Seiba’da ders vermeye başladık.’’ dedi. Gerçekten de gerek Suse, gerek Kristin, Seiba yolculuğumuz başladığından beri başta Nazlı olmak üzere tüm Seiba ekibinden bilgeliklerini ve desteklerini hiç esirgemediler. Varlıklarıyla bizi güçlendirdiler.

    Ödül gecesi Seiba’nın kurucuları ve Nazlı’nın öğrencileri A. Senem Donatan ve Şeyda Çevik de Meiningen’deydi. Seiba’nın mottosu olan ‘’Hikayeler bizi birbirimize bağlar.’’ sözü Meiningen kentindeki Theater Museum’da kelimenin tam anlamıyla can buldu. Hikayeler; Almanya’yı Türkiye’ye, Türkiye’yi Almanya’ya, nesilleri nesillere -öğrencileri hocalarına, hocaları öğrencilerine- bağladı. Nazlı sayesinde oluşan bağların güzelliği, ödül aldıktan sonra Nazlı’nın yazdığı bir yazıda şöyle dile geldi:

    “Bir ağaç hayal edin, kökleri yerin yedi kat dibine ulaşıyor, dalları bulutlarla öpüşüyor. Yaprakları rüzgar ile dans ediyor, meyveleri güneş ile yıkanıyor. Ağacın kökünde kadim bilgi gizli. Ağaç bu bilgiden lezzetli meyveler üretiyor. Ben bu ağacın meyvelerinden biriyim. Ağacımın en kıymetli iki kökü yanımda duran bu güzel kadınlar. Sağımdaki eşsiz insan Prof. Kristin Wardezky, yani benim ilk masal hocam. Bu yolculukta beni hep destekleyen insan. Hikâyemi bilenler onun adını bolca duymuştur benden. Solumdaki Suse Weisse. İkinci masal hocam. Ve öğrencilerimin de hocası. Bu iki kadının desteği olmasaydı, şu anda yapmakta olduğum şeyleri yapamazdım. Bunu çok iyi biliyorum… Bunlar benim köklerim. Ağacın kökleri onun hem geçmişi hem de şimdiki zamanıdır. Peki ya gelecek? Ağacın geleceği onun çekirdeğidir. Meyve geçmiş ile gelecek arasına kurulmuş bir köprü gibidir. Benim çekirdeklerim öğrencilerim. Bilgimi, deneyimimi aktarmaya çalıştığım, masal aşığı, bana inanan, kendine inanan, benimle bu yolda yürüme cesaretini gösteren canlarım. Başta Ayşe Senem Donatan ve Şeyda Çevik olmak üzere bütün sevgililerim. Ben geçmiş ile gelecek arasında bir köprüyüm. Yapılması gerekeni yapıyorum. Kalbimde bulduğum heyecanı dünya ile paylaşıyorum. Bunları yaparken de bir bakıyorum bu yolu onurlandırmak için birileri bize ödül vermiş. Kanımca bu ödül tek tek bu ağacın her parçasına verilmiş bir ödüldür. İyi ki ağaçlar var, yoksa kadim bilgiyi kim saklayacak, kim geleceğe aktaracaktı?” 

    Ödül gecesi, çekimleri geçen baharda yapılan, Nazlı’nın Türkiye’de anlatıcılık alanında yaptığı çalışmalar ve gündelik yaşantısının anlatıldığı bir belgesel de gösterildi. Belgesel, festivalleri dolaştıktan sonra Türkiyeli izleyicilerle buluşacak. Gösterim zaman yaklaştığında sizi haberdar edeceğiz.

    Nice ödüllere Nazlı!

    Aşağıdaki linklerden Nazlı’nın aldığı ödülle ilgili Alman basınında çıkmış bazı haberlere ulaşabilirsiniz.

    http://www.thueringer-allgemeine.de/web/zgt/suche/detail/-/specific/Thueringer-Maerchenpreis-geht-in-die-Tuerkei-1956584669

    https://www.insuedthueringen.de/region/meiningen/meiningen/Verbindende-Kraft-der-Maerchen;art83442,5850457

    https://www.insuedthueringen.de/region/feuilleton/Nazli-Cevik-Azazi-erhaelt-Thueringer-Maerchen-und-Sagenpreis;art83476,5772862

    https://www.neues-deutschland.de/artikel/1071040.hoeren-wie-der-mond-aufgeht.html

    https://www.udk-berlin.de/startseite/news/nazli-cevik-azazi-erhaelt-den-thueringer-maerchen-und-sagenpreis-ludwig-bechstein/

  • ÇOCUKLAR REHBER OLUNCA: Bir Masal Öğretmeni’nin “An”ları..

    Hem içindeki çocukla hem de dışındaki çocuklarla bağ kuran bir yetişkinin gözünden çocukların hayâl dünyasına yakınlaşmak ister misiniz?

    Seiba Uluslararası Hikaye Anlatıcılığı Merkezi kurucularından Dr. A. Senem Donatan, Fide Okulları’ndaki düzenli masal anlatma deneyiminden yola çıkarak yazdığı yazıda, çocuklar ve masallar hakkında yaşadığı önemli farkındalıkları bizlerle paylaşıyor. Bir Masal Öğretmeni’nin ”An”larını keyifle okumanız dileğiyle…

    2017-2018 Eğitim sezonu başladığından beri, her hafta çarşamba günleri Fide Okulları’nda ilkokul ve ortaokul öğrencilerine masal anlatıyorum. Fideli çocuklar çok şanslılar çünkü okul kurulduğundan beri masallarla iç içeler. Geçen sene Seiba Anlatıcıları’ndan Şeyda Çevik düzenli olarak masal anlatıyordu Fide’de. Bu sene Fide’nin ”Masal Öğretmeni” olma sorumluluğunu gururla ve zevkle ben üstlendim 🙂 Bir anlatıcının düzenli olarak aynı öğrenci gruplarına hikâye anlatması büyük şans. Her seferinde yeni fark edişler, yeni aydınlanma anları yaşama fırsatına sahip oluyorsunuz.

    Geçenlerde Mustafa Ruhi Şirin’in ”Masal Atlası” adlı kitabını yeniden okumaya başladım. Okudukça şaşırdım, okudukça heyecanlandım. Kitabı daha önce de okumuştum; Seiba’dan eğitim almış olanlar bilirler, bu kitap Seiba eğitimlerinin değerli kaynak kitapları arasındadır. Beni tanıyanlar da, hayattaki en önemli rehberlerimin çocuklar olduğunu bilirler. İçimizdeki çocuk, dışımızdaki çocuklar… Her birinin hayatın özüne dair biz yetişkinlere çok şey öğrettiğine inanırım. ”Masal Atlası”nı yeniden okumak bu inancımı pekiştirdi. Fide’de yaşadığım pratik deneyimler ve Mustafa Ruhi Şirin’in kitabındaki teorik bilgiler arasındaki güçlü bağlantı beni öyle heyecanlandırdı ki, bağlantılardan bazılarını sizlerle paylaşmak istedim.

    Fide’ye ilk gittiğim gün ”Sizce masal nedir?” diye sordum çocuklara. ”Hayâl” dedi bir tanesi. Mustafa Ruhi Şirin’in kitabı tam da o çocuğun dediği gibi başlıyor: ”Masalın esası hayâldir.”[1]

    Masal Atlası kitabının bir bölümünde çocuk bilincinden bahsediliyor, ”Çocuklar daha çabuk inanırlar masala… Zaten çocuk dış dünyayı masal gibi algılar.”[2] deniyor. Fide’deki deneyimlerim çocuk bilinci üzerine tefekküre daldırdı beni. Çocuk bilinci yetişkinlerin nezdinde ”bilinçsizlik” olarak algılanabilir ama kanımca çocuk bilinci, insanın içindeki saf bilge tavrın bir tezahürüdür. Fide’deki çocukların merakında, heyecanında ve inancında çocuk bilincinin saflığı ve bilgeliğiyle karşılaşıyorum her hafta ve her defasında hem şaşırıyorum hem de şükrediyorum tanık olduğum anlara. Örneğin; ilk ay boyunca çocuklara her hafta yanımda bir element getirme ve o elementle ilgili bir masal anlatma sözü verdim. İlk hafta ”Size hava elementini getirdim.” dedim. Tüm çocuklar şaştı bu işe. ”Havayı nasıl getirebilirsin ki? Hava zaten burada.” dediler. Gerçekten de ”Havayı nasıl götürebilirim ki?” Benimkisi bir söz oyunuydu aslında. Okula havayı değil Tibet çanını götürmüştüm. Tibet çanına vurduğumda hava titreşip ses olarak çocukların kulağına varıyordu ve ben de onlara havanın sese dönüşmüş şeklini hediye ediyordum. Çocuksu saflıklarıyla itiraz ettiler, ”Sen bize hava değil, çan getirdin.” dediler ama teneffüste kendi aralarında konuşurken birbirlerine şöyle diyorlardı, ”Masal öğretmeni bu hafta hava elementini getirdi, haftaya ateşi getirecek, söz verdi.” Nasıl da inanıvermişlerdi bana… İkinci hafta, ateş elementini temsilen taş görünümünde bir mum götürdüm. Bu sefer de, ”Taştan ateş çıkar mı?” diye sordular. İlk insanların ateşi taşları birbirine sürterek çıkarttıklarını söylediğimde ise ikna oldular. Herkes getirdiğim şeyin taş olmadığını, mum olduğunu biliyordu ama biz hepimiz o an taştan ateş çıktığına inanmak istiyorduk ve inanıyorduk.

    Çocukların algısında soyutla somut, hayâlle gerçek arasındaki geçişkenlik biz yetişkinlerinkinden çok daha akışkan, o yüzden de gerçeklikten hayâl âlemine, hayâl âleminden gerçekliğe hızlıca akıveriyorlar. Bu hızlı akışlar esnasında ”Hayâl ne, gerçek ne?” birbirine karışıyor. Bir yetişkin için ”kandırmaca” olarak görünen bir olay çocuğun algısında gerçeklik olarak zuhûr ediyor çünkü çocuk bilincinin saf algısı var olanı o an olduğu gibi kabul etmeye, o ana inanmaya biz yetişkinlerin biçimlendirilmiş algısından daha yatkın. O an var olanı olduğu gibi kabul etmek, hayâlin gerçek olduğuna inanmak, bu inancın coşkusunu yaşamak ve sonra o andan başka bir ana, başka bir gerçekliğe geçmek ve tüm bu geçişkenlik esnasında haz almak, keyif almak, yargılamamak… Çocuk bilincinin saf algısı kabaca bu şekilde işliyor sanırım. Kendi adıma o saflıktan öğrendiğim ve öğreneceğim öyle çok şey var ki…

    Çocuk bilincinin diğer bir gücü de duyarlılık. Çocukların duygusal ve duyusal algıları yetişkinlerinkinden daha hassas olduğundan, çocuklar masalı tüm bedenleriyle yaşıyorlar. Masal kahramanının altın kafese dokunmaması gerektiği bir anda, kahraman kendine hakim olamayıp kafese dokunmak için elini uzatınca, dinleyen çocuklar sanki kendileri altın kafese dokunuyormuşçasına irkiliyorlar. Elma ağacı hastalandığında, sanki kendileri hastalanmışçasına içlerine büzülüyorlar ve üzülüyorlar. Lezzetli bir elmadan bahsedilirken ağızları öyle çok sulanıyor ki, su ağızdan yere akabiliyor. Eminim çocuklara masal anlatan birçok kişi deneyimlemiştir böyle anları. Mustafa Ruhi Şirin kitabında çocuk duyarlılığına şu sözlerle yer veriyor: ”Masalı en güzel hisseden, yaşayan, çocukluğunun renkleriyle boyayan çocuktur.”[3]

    İki hafta önce birinci sınıflara ”Küçük Opposum”[4] hikâyesini anlatıyordum. Ben anlatırken çocuklardan biri söz istedi ve heyecanla şöyle dedi: ”Öğretmenim ben sizin dediklerinizin her birini görüyorum.” Ben de sevinçle cevap verdim: ”Siz göresiniz diye anlatıyorum zaten.” Bu an bana ”Masal Atlası” kitabındaki şu sözleri çağrıştırdı: ”Anlatıcı masalı dinleyenlere adeta hayalden seyrettirir. Dinleyicinin hayalini kıvılcımlandırır… Masal anlatıcısı, soyut resimle hayal sineması yönetmenine benzer.”[5] Düzenli masal dinleyerek büyüyen Fideli çocuklar artık hayal sinemasının içine öyle derinlemesine dalıyorlar ki, ders bitiyor, teneffüs başlıyor ama bazen biz devam ediyoruz hayal sinemasına. Bazı öğrenciler de sinema eleştirmeni misali teneffüste yanıma gelip masalın kurgusundaki eksik, noksan yanlara dikkat çekiyorlar. Öyle dikkatliler ki, doğaçlama anlatım esnasında karıştırdığım bir noktayı hemen tespit ediyorlar. Aramızda şu gibi diyaloglar geçiyor:

    • Öğretmenim, yüzüğü yüzük parmağına takıp görünmez oluyorsa, aynı zamanda çok ağır olan mızrağı nasıl taşıyacak? Ağır olan mızrağı, yüzüğü ancak baş parmağına takarsa taşıyabiliyordu, öyle değil mi? Aynı yüzüğü hem baş parmağına hem yüzük parmağına nasıl takıyor?[6]
    • Haklısın, takamaz. Demek ki mızrağı yere bırakıyor, görünmez olup canavarı gözlüyor ve sonra canavar uyurken yüzüğü baş parmağına takıp mızrağı alıyor ve canavarın arkasından yaklaşıp mızrağı saplıyor.
    • Tamam öyle olabilir öğretmenim.
    • Öyle olsun o zaman.

    Çocukların soruları masallar üzerine yeniden düşünmemi, masalları yeniden şekillendirmemi, bazen de unuttuğum masalları hatırlamamı sağlıyor. Son olarak; hatırlamaya dair bir anı paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu an, çocuk bilincin ön yargısız tavrına dair de güzel bir örnek bence. İlk haftalardan birinde ”Ak Koç ile Kara Koç”[7] adlı bir Anadolu masalı anlattım. Masalda bir çoban kuyunun içine düşüyor ve gittiği âlemde kahraman oluyor. Her kahraman gibi sonunda ödülü hak ediyor. Ödül olarak kralın en küçük kızıyla evleniyor. Bunu söylediğimde kız öğrencilerden biri, ”Ama nasıl olacak çoban kız değil mi?” diye şaşkınlığını belirtti. Ben masalın başından itibaren çobanın cinsiyetine dair herhangi bir söz söylememiştim. Hayalimde hep erkek bir çoban vardı. Öğrencinin tepkisine çok şaşırdım çünkü çobanın kız olabileceğini hiç düşünmemiştim. O noktada ”Bu çoban erkek bir çobanmış.” deyip devam ettim anlatımıma. Ders sonrasında da hayal gücüme farklı bir bakış açısı kattığı için o kız öğrenciye teşekkür ettim. ”Kadın çoban var mı ki?” diye düşünürken, Sarkis Seropyan’ın derleyip çevirdiği ”Aşiq û Maşûg”[8] adlı kitap geldi aklıma. Ermeni-Kürt aşk masallarını içeren bu kitaptaki Sedev Hovig kadın bir çobandı. Sedev Hovig’i unutmuştum. Bir başka sefere Sedev Hovig’i anlatmaya niyet ettim.

    Eminim Fideli çocuklarla daha nice şaşkınlıklar, nice heyecanlar, fark edişler, aydınlanmalar yaşayacağım. Kim bilir, belki bazılarını farklı bir vesileyle sizlerle paylaşırım. Şimdilik noktayı koyayım, sizi sizle baş başa bırakayım. İçinizdeki çocuğa, dışınızdaki çocuklara başka bir gözle bakmaya başlarsanız şayet, siz de yazın, paylaşın. Bu da benim dileğim olsun…

                                                                                                                                                                       A. Senem Donatan

                                                                                                                                                                             Kasım, 2017

                                                                                                                                                                                İstanbul

    [1]    Mustafa Ruhi Şirin, Masal Atlası, Kök Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 4.

    [2]    A. g. e., s. 63.

    [3]    A. g. e., s. 47.

    [4]    Ashley Ramsden, Sue Hollingsworth, Hikâye Anlatma Sanatı, İletişim Yayınları, 2017, s. 78.

    [5]    Masal Atlası, s. 63-64.

    [6]    Kuzeyin Canavarı Masalı, Maerchen aus Aller Welt, Beltz&Gelberg Yayınları, 2010, s. 293.

    [7]    Gülnaz Emine Özacar, Annemin Masalları, Nesin Yayıncılık, 2014, s. 39.

    [8]    Sarkis Seropyan, Aşiq û Maşûg (Ermenice kaynaklardan Kürt Ermeni Aşk Masalları), Aras Yayıncılık, 2017, s. 37.

  • YAŞASIN! ‘SEİBA MASAL GECELERİ’ BAŞLADI…

    Takip edenler bilirler, Seiba Anlatıcıları her ay düzenli olarak anlatılar yaparlar. Bu sezonun ilk anlatısı 14 Kasım akşamı DAM’da yoğun bir dinleyici katılımıyla gerçekleşti. Anlatıcıların dinleyicilerini, dinleyicilerin anlatıcılarını özledikleri her hallerinden belliydi. Dinleyicilerden biri, yanında oturan arkadaşına ‘İyi ki, sonbahar geldi de, masal geceleri yeniden başladı’ dedi, bizden iletmesi.

    Anlatıcılar: Nazlı Çevik Azazi, A. Senem Donatan, Şeyda Çevik, Aslı Hazar

     ‘Bizi Bulan Masallar’ adını verdikleri buluşma için farklı zamanlarda, farklı şekillerde karşılarına çıkmış ve kendilerini etkilemiş fıkralar, masallar ve hikayelerden bir seçki oluşturmuşlardı. Bu seçkinin içine özenle hazırlanmış bir biyografik hikaye de yerleştirilmişti. Her bir anlatıcının anlatacağı masalla karşılaşma anını, gönlünün o masala nasıl aktığını öğrenmek de dinleyiciler açısından ayrıca hoştu. Anlatı ardından sahne kendi masallarını anlatmak isteyen dinleyicilere açıldı. Samimi, sıcacık anlatıcıları keyifle dinledik.

    Bir sonraki ‘Seiba Masal Gecesi’ Aralık ayında gerçekleşecek. Tarih belli olur olmaz duyuracağız.

     

  • HAYAT YOLUNU ‘KURTLARLA KOŞAN KADINLAR’ ÇİZDİ

    Seran Vreskala  svreskala@gazeteduvar.com.tr

    Masalları, eskiden bizlere büyükannelerimiz dedelerimiz anlatırken, günümüzde bu artık okullarda okutulan bir bölüm ve profesyonel bir meslek haline geldi. Biz de bundan yola çıkarak ‘profesyonel bir masalcı’ olan Nazlı Çevik Azazi ile söyleştik ve hikayesini dinledik.

    DUVAR – Nazlı Çevik Azazi bir masalcı, yani hikaye anlatıcısı… Veterinerlik okurken bir anda hayatın karşısına çıkardığı kapıdan içeri adımını atarak masallar diyarına giriş yapan Azazi’nin anlattıklarına göre masalların bizim bilmediğimiz ve hafife almamamız gereken çok gizli bir dünyası var.

    Çocukken kurduğu hayallerin sesini dinlemeye karar verdiğinde çizdiği yol, 2015 yılında SEİBA ‘Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Merkezi’ni kurmaya kadar gidiyor. Bu masallar diyarında sadece hikâye anlatma sanatı üzerine çalışmalar yürütülüyor. Hem çocuklara hem yetişkinlere hikâyeler anlatılıyor.

    Şirketler için ‘Storytelling’ projeleri tasarlıyor, okullara eğitimler veriyorlar. Ayrıca sadece öğretmenlere yönelik uluslararası bir sertifika programları var. Bunun amacı, okullarda çocuklara daha çok masal anlatılması ve öğrenme süreçlerinin hikâye anlatıcılığı ile beslenerek daha eğlenceli hale gelmesi…Hikaye anlatıcılığına dair kaliteli literatürün oluşması ise merkezin hedeflerinden biri…

    ‘İNSAN OLMAYA GİDEN YOLUN YAŞLI BİLGELERİ’

    Bu kadar gerçekliğin hakim olduğu bir dünyada, insan neden masalı seçer?

    Ben çocukluğumdan beri hep hakikat sevdalısı oldum. Hakikati arıyorum aslında. İnsanı merak ediyorum. İnsan derken; şu yiyen, içen, çiftleşen bedenlerin ötesinde varolan insanı kast ediyorum. Geleneğimizde bu ayrım beşer ve insan diye çok güzel tanımlanır, mesela insan için ‘görünmezdir’ denilir. ‘İnsan doğulmaz, insan olunur’ denilir. İşte benim için masallar da insan olmaya doğru giden bu yolculukta bana rehberlik eden yaşlı bilgeler gibiler.

    Halbuki masallar -ismi üstünde- gerçeği yansıtmazlar ki!

    Hayır, aslında masallar insana dair hakikati taşıyan tohumlar gibidir. Ben de daha çok masal anlatarak ve masalcılar yetiştirerek, bu hakikatlerin dinleyicilerin kalplerine ekilmesine vesile olmaya çalışıyorum. Tabii bunun için önce benim bir anlatıcı olarak kalbimi, aklımı ve duyularımı saflaştırarak bu hakikatleri çok iyi anlamam ve içselleştirmem gerekiyor. Ben onları kendi benliğimde işlemeden dinleyici ile paylaşabileceğime inanmıyorum. Fikrimce masalcının yolu benliğin değişim dönüşüm yoludur. Kendi hakikatine, içindeki en derin hazinelerine ulaşmayan masalcı masalın içindeki en derin hakikatlere de ulaşamaz.

    Masallar gücünü nereden alır?

    Masalların gücü sembollerle ve arketiplerle konuşuyor olmalarından gelir. Sembol kavram olarak kendisinden başka bir şeyi gösteren, temsil eden demektir dolayısıyla çok anlamlıdırlar. Sembollerin anlamları kişiye, kültüre, yaşa, coğrafyaya ve kişinin içinde bulunduğu zaman dilimine göre değişir. Bir de arketipler vardır masallarda. Bunlar da semboller olarak görünür bize. Arketipler değişmeyen, evrensel sembollerdir. Bunlar kişiye, çağa, kültüre göre değişmezler. Felsefe de buna temel ilkeler deniliyor. Evrensel ilkeler. Örneğin masallardaki kahraman bir arketiptir. Kahramanın bir yolculuğa çıkmasına vesile olan yol bir arketiptir. Her kahraman kendi macerasını yaşamak için yola çıkar. Bu yolculuk dışsal mekanda ve zamanda yapılabileceği gibi içe doğru yapılan bir yolculuk da olabilir.

    ‘MASALLARIN SIRRI RÜYALARDA’

    Aslında bahsettiğiniz sembollerden hayatımızda da çok var değil mi?

    Olmaz mı! Masallar bize o görünmez mana aleminde haberler taşır. İnsan olmanın bilgisini verir. İnsan denen varlık masalın dilini çok iyi biliyor aslında. Nereden mi? Rüyalardan. Her gece rüyamızda bir çok sembolle karşı karşıya gelmiyor muyuz? Rüyamızda gördüğümüz gerçeküstü dünyanın öğeleri aslında birer semboldür. Ruhumuz bizimle semboller aracılığı ile bağ kurmaya çalışır. Bilinçaltı okyanusumuzun diplerinde haberdar olmadığımız kendimize, ilişkilerimize, insanlığa dair ne çok bilgi gizli aslında. Ama hepsi birer kod ile gizlenmişler. Bu kodların adı işte sembol.

    Masal anlatırken kullandığınız bir yöntem var mı?

    Benim için hikâye anlatıcılığı muhabbet etme sanatıdır. Muhabbet Arapça bir kelime ve kelimenin kökünde sevgi, sevgili var. Sevgi olmadan muhabbet etmek, yani hikâye anlatmak mümkün değil. Teknoloji çağı insanlar arası ilişkileri ve bağları en az seviyeye indirgedi. Hikâye anlatma sanatının gücü ile unuttuğumuz muhabbet saatlerini yeniden yaşayabilir, insanlar arasında güçlü bağlar kurulmasına yardımcı olabilir, böylece anlatıcılar olarak topluluk oluşturmada etkin rol oynayabiliriz diye düşünüyorum.

    masalcison

    Bir insanın masallara bu kadar bağlanabilmesi için onlarla ilgili bir başlangıcı olması gerekir. Sizin hayata dair ilk masalınız neydi mesela?

    Aslında ben büyüdüğümde masallara aşık olmuş bir insanım. Dediğim gibi, çocukluğumdan beri ‘ben kimim, neden bu dünyaya geldim, bu hayattaki amacım nedir, hayallerim neler ve onları nasıl gerçekleştirebilirim?’ gibi sorular üzerine düşünmeyi çok sevmişimdir. Çoğu zaman cevapları da okuduğum romanlarda bulurdum. Kendim üzerine düşünmelerim de aslında insana olan merakımdan kaynaklanıyordu. Ama masallarla olan ilk güçlü bağım 2000’li yıllarda kuruldu. Öncesinde masal benim için salt bir kelimeden ibaretti.

    ‘KURTLARLA KOŞAN KADINLAR HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ’

    2000’lerde ne oldu ki? Sonuçta çocuk yaşta da değildiniz.

    O dönemde sık sık farklı gazetelerin eklerinde kadın sanatçılarla yapılan röportajları okuyordum. Okuduğum röportajlardaki tüm kadınlar hep aynı kitaptan söz ediyorlardı. Sonrasında başka şekillerde de karşıma çıkınca, hemen gidip Clarissa P.Estes’in ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’ kitabını aldım ve kitaba aşık oldum. Hiç abartmıyorum gerçekten, tek kelimeyle vurulmuştum. Sanki kitap beni bana anlatıyordu. İnsanı anlatan bir kitaptı. Bu kitapta Jung’çu bir psikiyatrist olan Estes, masallardaki sembolleri kadınlara göre çözümlüyor. Önce masalı okuyorsunuz, sonra da Estes’in o masaldaki sembolleri nasıl yorumladığını… Kitabı okurken neden o kadar çok etkilendiysem, masalları da bu yüzden anlatıyorum. O kitapla sembollerin gücünü fark etmiştim.

    Sanki o kitap sizin kurtarıcınız, bir nevi yol göstericiniz olmuş gibi!

    Evet. O yorumlar o dönemde bana ilaç gibi gelmişti. Ruhumun labirentinde kendimi kaybettiğim bir dönemde bana adeta ‘Ariadne’nin İpi’ gibi yardım etmişti ve ben o kitap sayesinde çıkış yolumu bulabilmiştim. Bundan dolayı kalbimin en derinlerinde kendi kendime söz vermiştim, bir gün mutlaka ben de masallarla ilgili bir şeyler yapacaktım. O zamanlar ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. Ama mutlaka masalın merkezde olduğu bir şey olmalıydı. Bu söz toprağa ekilen ve unutulan bir tohum gibi olmuş resmen. Bunu yıllar sonra Almanya’ya eğitim için gittiğimde anlamıştım.

    Yanılmıyorsam veterinerlik okudunuz; veterinerlikten masalcı kıza nasıl bir geçiş yaptınız?

    Aslında veteriner hekimim. O yıllarda veterinerlik fakültesinde okuyorduysam da ben hep sanatla uğraşmak istiyordum. Bu yüzden tiyatro kursuna gitmeye başladım. Sonra çağdaş dansla tanıştım. Uzun süre tiyatro ve dans alanlarında eğitimler alıp, kendimce sanatsal ifade biçimleri aramaya başladım. Yıllar sonra fakülteden mezun oldum ama hekimlik yapmak istemiyordum, çünkü mutlu olmayacağımı biliyordum. Ben de yaratıcı drama eğitimlerimin yanı sıra okullarda drama öğretmenliği yaparak ekmek paramı kazanmaya başladım.

    Peki, bir masal anlatır gibi devam edelim hikayenize o zaman!

    (Gülüyor) 2006 yılında sevgilisinden ayrılan genç kızın içine buralardan gitme isteği düşer. Kızın amacı yeni ufuklara yelken açmaktır. Özgürleşmiştir sanki. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi yüksek lisansı yapmak için Almanya’ya gitmeye karar verir Nazlı kız. Hazır oraya gitmişken yaratıcı dans alanında çalışmalar yapacağı kurumlar veya hocalar bulur umuduyla Almanca öğrenmeye de başlar ve sonunda Berlin’e taşınır. Aylardan eylüldür. Bir süre Almanca kursuna gittikten sonra üniversitenin yetenek sınavına başvurur. Onun için zorlu bir sınavdır bu çünkü bu sınava her yıl dünyanın bir çok ülkesinden 150’yi aşkın kişi başvuruyordur ve okula sadece 12 kişi alınıyordur. Sınav 2 gün sürer. Sonuçlar açıklanana kadar Nazlı kız o kadar heyecanlanır ki ne yapacağını bilemez. Sonunda seçilenler listesinde adını gördüğünde, hayatının değiştiğini yüreğinin derinliklerinde hisseder ama bunun nasıl olacağını o zamanlar bilmiyordur tabii.

    ‘BAŞKA BİR DÜNYANIN KAPISI AÇILDI’

    Hakikaten masal gibi anlattınız… 

    Aslına bakarsanız benim için gerçek anlamda bir masaldı yaşadığım. Eğitim hayatıma başladığımda, çağdaş tiyatro anlayışı ile çalışmalar da yapıyordum. Disiplinlerarası çalışmalar yapan bir yoldur çağdaş tiyatro. Aldığımız eğitimlerinden biri de ‘Hikâye Anlatma Sanatı’ idi. Derste her hafta Avrupa’nın farklı şehirlerinden gelen profesyonel hikâye anlatıcılarını dinliyorduk. Ve ben hayatımda ilk defa başka bir dilde masal dinlemiştim o derste. Henüz o dönemler Almancam çok iyi değildi ve söylenilen her kelimeyi anlayamıyordum. Ama nedense anlatılan masalı, miti, destanı çok iyi anlıyordum. Benim için bambaşka bir dünyanın kapısı aralanmıştı. Adeta büyülenmiştim. Yıllar önce kendi kendime verdiğim söz geldi aklıma. O zamana kadar kendimi ifade edebileceğim sanatsal bir form arıyordum. Oyunculuk bana göre değildi. Dans etmeyi çok seviyordum ama profesyonel dansçı olmak için de çok geç kalmıştım. Öte yandan sözün büyüsüne de çok inanıyordum. Böylece yeni mesleğimi bulmuş oldum. Ben masal anlatıcısı olacaktım.

    Peki, Türkiye’deki yolculuğunuz nasıl başladı?

    İlk kez 2012 yılında Türkiye’de ‘Hikâye Anlatıcılığı’ eğitimleri verdim. 2013 yılında ise Türkiye’ye geri döndüm ve o zamanlardan beri hem hikâye anlatıcısı olarak çalışıyor hem de bu alanda çalışacak yeni anlatıcılar yetiştiriyorum. İlginçtir, o 2012 yazında babam bana bir sürpriz yaparak, ailemizin önemli hikâyelerinden birini benimle paylaşmıştı. Bu sayede babamın babası Mehmet dedemin de gezgin bir masal anlatıcısı olduğunu öğrendim. Köy köy gezip masallar anlatırmış dedem. Bir yandan da düğünlerde davul çalarmış. Ama nedense bize hiç masal anlatmadı.

    İlginç, neden acaba?

    Valla ben çocukken ondan çok korkardım. Çok sinirliydi çünkü. İtiraf etmem gerekirse pek de sevmezdim. (Gülüyor) Garip değil mi? Yıllar sonra hayat yolculuğum beni Mehmet dedemin mesleği olan anlatıcılık ile tanıştırdı ve ona bağladı. Sanki dedemde tamamlanmamış bir hikâye benim yaşamımda tamamlanmak için gelip beni bulmuştu. Hayat çok mucizevi bir şey!

    Bu röportaj 9 Nisan 2017’de Gazete Duvar’da yayınlanmıştır.
    http://www.gazeteduvar.com.tr/hayat/2017/04/09/hayat-yolunu-kurtlarla-kosan-kadinlar-cizdi/

     

  • HİKÂYE ANLATICISININ YOLU-2

    Hikâye anlatmak demek dinleyiciye hayal kurdurmak demektir. Dinleyene hayal kurdurtmak için öncelikli olarak anlatıcının hayal kurabilmesi gerekir. Hikâye anlatıcılığı hayal kurdurma sanatıdır diyebiliriz o halde. Peki ama neyin hayalini kuracağız?

    Anlatıcı, anlatmak istediği hikâyenin dünyasını kendi hayal aleminde yeniden yaratır önce. “Bir zamanlar bir kral varmış.” derken kralın nasıl göründüğünü, nasıl koktuğunu, nasıl baktığını, karakterini, yaşadığı yeri, çocukluğunu çok iyi bilir anlatıcı. “Peki ama bunu nereden bilecek? Yazılı veya sözlü kaynaklardan bize ulaşan masallarda, hikâyelerde sadece, “Bir zamanlar bir kral varmış.” ibaresi var. Kral ile ilgili diğer ayrıntılara pek değinmiyorlar ki!” cümlelerini duyar gibiyim. İşte bu yazının yazılış sebebi de burada başlıyor. Nereden bilecek biliyor musunuz? Tabii ki hayal dünyasından. Muhayyile yeteneği anlatıcının en değerli malzemesidir. Ressamın renkleri, kalemleri, heykeltraşın yontacağı taşı, müzisyenin notaları varsa anlatıcının da hikâyesini yaratmak için hayal dünyası vardır. (Hayal dünyasının ötesinde sözcükler, sesler, beden, mekân da çok önemlidir. Ama bunlar başka yazıların konusu) Tıpkı bir örümceğin ağını dokuması gibi, anlatıcı da hayallerinin ipliğinden anlatacağı hikâyesini yeniden dokur. Metinden kurtulabildiği, kendi masalını, kendi hikâyesini yeniden yaratabildiği zaman anlatısı sanatsal bir forma bürünür.

    Hayal dünyası, hayal kurabilme becerisi hikâye anlatıcısının en önemli malzemesidir. Hayal kuramayan, hikâye anlatamaz. Muhayyile yeteniğimiz ile zihnimizde istediğimiz imgeleri yaratır, zamanı ve mekanı aşarız. Yoktan var ederiz herşeyi, varı yok ederiz. İç alemlerimizin krallığında yaşarız. Çocukluk bahçesinde koşarız. İmkansız diye bir şey yoktur orada. Elmalar konuşur, yılanlar prense dönüşür, kule bize yeraltı diyarına nasıl gideceğimizi söyler, bir meyvenin içinden küçük bir kız çocuğu çıkar, biz uzay boşluğunda uçarız, aynı anda hem burada hem orada olabiliriz. Bir var oluruz, bir yok oluruz. Varlık ve yokluk varoluşun iki yüzüne dönüşür. Masalların, rüyaların, şiirin, edebiyatın, bilimin ve felsefenin temelinde hayaller vardır. Ruhumuz hayallerin diliyle konuşur. Sınırlı olanı aşma arzusu bize hep hayal kurdurur.

    Peki herkes hayal kurabilir mi? EVET.

    Tibet yaradılış mitinde çok sevdiğim üç temel öğe var; Üç yumurta. Biri siyah, biri beyaz, diğeri de siyah-beyaz benekleri olan bir yumurta. Anlatılan mite göre siyah yumurtadan kara ruhlar, beyaz yumurtadan aydınlık ruhlar doğar. Özellikle benekli olan yumurtadan biz anlatıcılar için çok önemli olan bir şey doğar. Bu yumurtadan “dilekleri için dua eden şey” açığa çıkar. Bu şey şekilsizdir. Ne dünyanın güzelliklerini görmeye gözleri, ne ilahi sesleri duymaya kulakları, ne mis kokuları içine çekecek bir burnu, ne tüm güzelliklere ve çirkinliklere dokunacak elleri, ne de tanrısal tadların tadına varabilecek bir dili vardır. Bu şekilsiz “şey”in sadece düşünmeye, hissetmeye ve duyumsamaya yarayacak bir ruhu vardır. Bu ruh; onun gören gözü, koklayan burnu, dokunan elleri, işiten kulağı, dünyanın tadına varan dili olur. Bu sayede bütün dünyanın güzelliğinin tadına varır ve kendine yepyeni bir dünya yaratır. Bu “şey”in adı Sangs-Po ‘ bum khri dir. Yani dünyayı yaratan Tanrı. Bu “şey” bizim tanrısal yönümüzü işaret ediyor. Bu tanrısal güç hepimizin içinde mevcut. Bu beynimizin hayal edebilme gücüdür. Bir anlatıcı herşeyden önce kendi içindeki Sangs-Po ‘bum khri’yi keşfetmeli. Ancak o zaman hayaller alemine yolculuk yapabilir, kendi içinde dünyalar yaratabilir ve başkalarını da bu dünyalara davet edebilir.

    Bu Tanrı biz çocukken hep bizimle birliktedir aslında. Biz büyüdükçe içinde yaşadığımız sistem tarafından hayal gücü kanatlarımız kesiliyor ve içimizdeki bu Tanrı bizi yavaş yavaş terk etmeye başlıyor. Özellikle sanayi devriminden bu yana eğitim sistemi rasyonel aklın gelişimini destekliyor ve pozitif bilimleri yüceltiyor. Burada; neden-sonuç ilişkileri, ölçülebilir ve aklın egemenliğe giren her türlü bilgi yüceltilirken, sezgisel ve hayali olan küçümseniyor. Bizim toplumumuzda ailelerimiz de okulun temsil ettiği bu sistemi en iyisi sayıp bizleri doktor, mimar, mühendis olmaya teşvik ediyor. Hatta çoğu zaman zorluyor. Böyle olunca da içimizdeki öyküler anlatan, hayaller kuran, oyunlar oynayan mitsel yönü, yani dilekleri için dua eden, dünyalar yaratan Tanrıyı kaybediyoruz.

    Jungcu Psikiyatris Nancy Qualls-Corbet “Kültürümüzün LOGOS yanı bizleri, olmaktan çok yapmaya, deneyimlemekten çok başarmaya, hissetmekten çok düşünmeye değer vermeye yöneltiyor.” derken rasyonel aklın nasıl yüceltildiğini, irrasyonel yanımızın nasıl köreltildiğini çok güzel ifade ediyor. Bunları söylerken Logos’un değersiz olduğunu söylemek istemiyorum asla. Akıl zaten hak ettiği değeri alıyorken unuttuğumuz hayellerimizi hatırlamanın önemli olduğunu söylemek istiyorum sadece. Peki ama bizi terk eden Tanrı Sangs-Po ‘bum khri’yi evimize nasıl davet edebiliriz? Onun için iç alemlerimizde nasıl bir yuva hazırlayabiliriz ki bizi bir daha hiç terk etmesin?

    Çocukluğumuzu, çocuksuluğumuzu, içimizdeki çocuğu (içimizdeki yaratıcı güç, içimizdeki sanatçı) yeniden keşfederek. Çocukluk zaman içerisinde döngüsünü tamamlayıp yerini yetişkinlik çağına bıraksa da aslında hep içimizde bir yerlerde gizli kalıyor. Yetişkinlik zamanlarında çocukluk fiziksel bir halden ziyade dünya ile aramızdaki bağı belirleyen bir tutum oluyor. İşte bu tutumu keşfedip ona sarılmaya ihtiyacımız var. Ancak o zaman yeniden içimizdeki çocuğun iç alemlerimizdeki krallığın en güzel yerine taht kurmasına izin verebiliriz. Tahtına oturmuş çocuğumuzun yardımıyla en güzel hikâyeleri yaratıp, en güzel masalda yaşayıp, bunları en iyi şekilde anlatmaya başlarız. Gaston Bachelard “Çocukluk taşkınlığı bir şiirin tohumudur.” derken bunu çok güzel ifade ediyor. Ben de bu ifadeyi kendi sanatıma tercüme etmek istiyorum. “Çocukluk taşkınlığı bir masalın tohumudur, bir anlatıcının doğumudur.”

    Çocukluk taşkınlığında neler gizlidir? Çocuklar bize bu gizemi çok güzel anlatırlar. Sözcükleriyle değil. Varlıkları ile anlatırlar bunu. Varoluş biçimleriyle. Nasıl mı?

    Çocuk için henüz doğrular-yalnışlar kategorisi oluşmamıştır. Çocuk dünyaya merakla bakar, sorular sorar, yetişkinlerin belirlediği “sınırları” aşmak için çaba gösterir çocuk. Cevaplarla yetinmez, yeniden aynı soruları sorup durur. Alışkanlıklarının esiri değildir. Sonuç odaklı değildir, yaşadığı andadır. Hayal kurar. Nesnelerin canı vardır onun için, onlarla konuşur, öper, yaralarını sarar onların. Masalları sever, hayal alemlerine dalar, onun dünyasında herşey gerçek olabilir. Onun terk gerçeği OYUNdur. Çocuğun dili hayallerin, oyunun dilidir.

    Biz de içimizdeki çocuksu tutumu keşfedip, onu besleyip, büyüttükçe hayallerimizin kapısını da aralamış oluyoruz böylece. Bunun için bol bol oyun oynamaya, masal dinleyip, okumaya ve anlatmaya, AN da olma pratikleri yapmaya, belli bir hedefimiz olmadan durmaya, yürümeye, gülmeye, koşmaya, coşmaya, yavaşlamaya, bildiklerimizi unutup dünyaya sorular sormaya, cevaplarla yetinmemeye ve çocuklarla zaman geçirmeye ihtiyacımız var. Bunları yaptıkça içimizdeki çocukluk gizlendiği yerden çıkıp bize gülümsemeye başlayacak. Sebepsiz, “saçma”, komik, anlamsız, fantastik varoluşlar yaşayacak. Böylece bol bol hayaller kurmaya başlayacak. Ancak o zaman hayal gücü kaslarımız çalışacak, çalıştıkça güçlenecek. İşte, içimizden bir hikâye anlatıcısı doğmaya başladı bile 🙂

    Nazlı Çevik Azazi