seiba

seiba has created 41 entries
  • Kütüphanede Bir Masalcı

    Bu haftanın blog yazısını Seiba’nın Anlatıcının Yolu programının ilk mezunlarından Dilber Koç ile yaptığımız röportaja ayırdık. Dilber, Bursa Nilüfer Belediyesi Kütüphanelerinde Genel Kütüphane Hizmetleri Bürosu ve Misi Köyü’ndeki Çocuk Kütüphanesi’nin sorumlusu. Rengarenk resimli kitaplar ve hikâyelerle çevrili bu alanda “Çocukların kütüphane ve okuma alışkanlığını nasıl geliştirebiliriz?” sorusu Dilber’i hikâye anlatıcılığı ile buluşturmuş. Resimleri, sözcükleri, masalları, hikâyeleri okumayı da anlatmayı da çok seven bir kütüphane çalışanı, küçücük çocukların hatta onlarla birlikte kütüphaneyi ziyaret eden büyüklerin hayatlarına dokunmuş. Dilber’le yaptığımız röportajı keyifle okumanızı ve her birimizin masalların, hikâyelerin gücüne duyduğumuz inancın pekişmesini dileriz…

     

    Seni tanıyabilir miyiz?

    Bursa’nın Yenişehir, Karacaali köyünde doğdum. Köyün tozunda, toprağında geçti çocukluğum. Dumlupınar Üniversitesi Seramik Bölümü’nde okudum. Ancak eğitim aldığım alandan farklı alanlarda çalıştım, daha çok kurumsal temsilcilikler yaptım. Kızım Güneş’i büyütmeye başladığım sıralarda çocuk kütüphanesi açılacağını öğrendim. Başvuru yaptım. Aylar süren bekleyişten sonra çalışmaya başladım.

    Kütüphanede çalışmak, benim için ezber bozan bir iş deneyimi oldu. Daha önce değerlerimle böylesine örtüşen bir işte çalışmamıştım. Etrafım çepeçevre kitaplarla sarılı ve çocuklara özel bir kütüphanede çalışmak çok heyecan vericiydi. Üstelik kamusal yaşam ve ücretsiz bir hizmet için çalışıyordum. Yeni bir iş ve kendimle yeni bir buluşma alanı kazanmıştım. Çocuk kitaplarının içine daldıkça çocuklarla, yakın çevremle ve kendimle ilişkilerim dönüşmeye, yeni kapılar aralanmaya başladı. Aradan 8 yıl geçti. Çocukken bir kütüphaneye ya da kitaplara yakın olamamamın yarattığı doymak bilmeyen açlık var üzerimde. Hala geçmedi ve umarım geçmez. Son yıllarda çocuk hikâyeleri de yazıyorum. Doymasam da yeni hikayeler yaratmayı, paylaşmayı deniyorum.

    Hikâye anlatıcılığı ile nasıl buluştu yolun?

    Biz kütüphanelere gelen çocuklara genel tanıtımlar yanında okumalar yapan bir ekibiz. Okul dönemlerinde, yaş gruplarına göre yaptığımız okumalar, çocukların kitap ve kütüphaneye olan ilgilerini bir anda değiştiriyordu. İstekleri artıyordu. Mesela daha fazla kitap incelemek, daha uzun süre kütüphanede kalmak, yazarla ilgili sorular sormak, çalışma saatlerimizi öğrenmek, kardeşlerini getirmek, yetmedi kucaklaşmak istiyorlardı. Bunları gördükçe, çocukların (ve büyüklerin:) kütüphane ve okumayla olan bağlarını nasıl daha fazla güçlendirebiliriz sorusunun peşine düştük. Yaz aylarındaki genel durgunluğu “Biz bu yaz kütüphanedeyiz” projesi ile tersine çevirdik. Haftalarca kırsal mahallelerdeki çocuklarla ve ebeveynleriyle kütüphane etkinliklerinde buluştuk. Bu projeyi tam sekiz yıldır, çocuk gelişim uzmanları, psikologlar, eğitimciler, sanatçılar ve kütüphane çalışanları, birbirimizden çok şey öğrenerek ilmek ilmek dokumaya devam ediyoruz. Drama, yaratıcı okuma yöntemleri, hikâye anlatıcılığı derken Nazlı Ç. Azazi’nin Türkiye’ye döndükten sonra yaptığı çalışmalardan haberdar olduk. 2013 yılında beş kişilik bir ekip bir hafta sonu eğitimi için İstanbul’a gittik. Çok etkileyici ve benim için yeniliklerle dolu bu eğitimdi. Anlatının ve masalların incelikleriyle tanıştık. Sözlü gelenekle yakınlaşmak yanında kendimle de yakınlaşabileceğim kanallar bulmuştum. Eğitimin diğer modüllerini dört gözle bekler oldum. 

    Kendinle buluştuğunu hissettiğin yanlar nelerdi?

    Duymayı istediğim çok şey var; okumayı ve anlatmayı istediğim, duyulsun istediğim sözcükler, hikâyeler var. Bir kitabı okuyorum o beni bir masala götürüyor, o masal başka bir hikâyeye; her biri içinde şifreler barındırıyor. Tüm bunları paylaşma heyecanı duyuyorum içimde.

    Arka arkaya aldığın eğitimlerden sonra kütüphane ortamında sahip olduğun yeni bilgiler ışığında neler fark ettin?

    Anlatıcının Yolu eğitimine katılmadan önce aldığım eğitimlerde sözlü gelenekle ilgili artan farkındalığımla okumalar, araştırmalar yapmaya, performanslar izlemeye başlamıştım. Bu alanda mutlaka bir şeyler yapmak gerekiyor diye hissediyordum. Katıldığım eğitimler bana  adım atma gücü verdi.

    Burada okuma alışkanlığının nasıl kazandırılabileceğine dair pek çok soru alıyoruz. Bu soruları cevaplarken çocukları masallar ve sözlü anlatı geleneği ile buluşturmanın eksik kaldığını fark ettim. Bu, şimdiki çalışmalarıma yön veren bir başlangıç noktası, bir yol haritası ve insanların hem kendileriyle hem de başkalarıyla buluşmasına katkı sağlayan bir patika oldu. Çocukları, ebeveynleri ve eğitimcileri bu bilgiyle buluşturmak ve hikâye anlatıcılığını çalıştığım alana taşımak hep arka planda işliyordu. 

    Sonra Anlatıcının Yolu geldi sanırım. İki yıl süren bu eğitime katılmaya nasıl karar verdin?

    2015 yılında Seiba davetiyle Türkiye’ye gelen Ashley Ramsdem’in anlatıcılık kampına katılmıştım. Kamptan dönünce orada çalıştığım masalı arkadaşlarıma anlattım. Öyle beğenmediler, kendimi öyle kötü hissettim ki, bu kötü anlatı benim için dönüm noktası oldu. Kötü deneyimler hep dönüm noktalarım olmuştur.

    Anlatıcının Yolu seçmeleri işimin çok yoğun olduğu, çok kritik bir zamana denk gelmişti ama içimde katılmanın iyi olacağına dair bir his vardı. Sanırım her şeyden bir adım geri çekilip hem kendim için özel bir alan açmak hem de gireceğim bu yolun mesleğime ve çocuğuma yapacağı katkılara dair duyduğum inançla buna cesaret ettim. Cesaret diyorum çünkü her anlamda cesaret isteyen bir şeydi benim için.

    Anlatıcının Yolu’nu nasıl değerlendirirsin?

    İnanılmaz bilgilere eriştim, inanılmaz pratikler kazandım; dünyanın her yerinden gelen, arka planı çok kuvvetli, şahane eğitmenlerle çalıştım. İlginç masallarla, ilginç kitaplarla, ilginç insanlarla buluştum ve şahane dostluklar kurdum. Kırk yılın ardından benim için doğru bulduğum, olmasını dilediğim şeyler adına attığım en önemli adımdı sanırım Anlatıcının Yolu’na katılmak ve o güne kadar düşündüğümden çok farklı kapılar açtı. Kendimle buluştuğum, kendimle yüzleştiğim iki yıldı. Her buluşmanın ardından evime, işime döndüğümde arkadaşlarım “Sende bir farklılık, bir değişiklik var,” dediler bana. Anlatıcının Yolu anlatmakla bitmez benim için.

    Anlatıcılık üstüne daha derin bir eğitim almış olmak peşine düştüğün soruda nasıl katkı sağladı sana, daha sonra neler yaptın?

    Kütüphaneye gelen çocuklara düzenli olarak masal anlatmaya başladım. Çok fazla gruptan anlatı talebi gelmeye başlayınca bir program yaparak anlatı zamanlarını düzene oturttuk. Otuz kadar çocuğu yarım saat bir masalla buluşturmak, hiçbir performans hazırlığı yapmadan, toplantı notlarını yazıp hemen ardından bir anlatı yapmak inanılmaz deneyim kazandırdı bana. Sanırım çocuklardan da çok şey öğrendim ve pratik edindim. Çocuklar da sorular sordular ya da yorumlarını paylaştılar. Neşe içerisinde beklenen ve çok talep edilen buluşmalar yaptık.

    Bu buluşmaların ardından kütüphaneye çocuklarıyla birlikte gelen yetişkinlerin de katılacağı “Kütüphaneden Masal Sesi Geliyor” adında masala, oyuna, tekerlemelere, bilmecelere yer verdiğim 56 buluşmalık bir program yaptım. Aslında okul öncesi ya da ilkokul çocuklarını düşünerek tasarladığım programa liselilerden de katılanlar oldu. Ders çalışmak için gelip masal saatinde ara veriyorlar ve masal dinliyorlardı. Çocuklarını uyutup masal dinlemeye gelen ebeveynler oldu. Çok anlamlı buluşmalardı, eminim o masalları defalarca anlattılar. 

    Ayrıca eğitim fakültesinde okul öncesi eğitim bölümü ve Türkçe bölümü öğrencilerine “Anlatı, Anlatmak ve Okumak” ile ilgili sunumlar yaptım. Liseli öğrencilerle buluşmalar yapıyorum.

    Masallar üzerine sohbet ederken ebeveynler ve eğitimcilerin bu konuda bilgili olmadıklarını hatta zaman zaman tedirgin ve endişeli olduklarını gözlemledim. Onları, özellikle eğitimcileri bilgilendirmek için temel eğitimler verilmeli diye düşünmeye başladım.

    Misi’de arkadaşım Elvan Özcan ile “Söz Mayası, Hayal Bohçası” adında bir program yaptık. Misi köyünde kitapla, anlatıyla ve masalla ilgilenen veliler ve çocuklara yönelik bu programda, ben yetişkinlere masal anlatırken çocuklar başka bir odada bir çocuk kitabı üzerine Elvan’la çalışma yaptılar.

    Yani toparlamam gerekirse şu ana kadarki deneyimimi sadece çocuklarla değil çocuklarla çalışanlarla da paylaşmaya çalışıyorum.

    Bugünlerde kütüphanede hikâye anlatıcılığı ile ilgili neler oluyor?

    Şu sıralar oldukça sakiniz. Okullar açılınca düzenli anlatılara, ayrıca yetişkin ve çocukların bir arada olduğu buluşmalara devam edeceğiz.

    Bu yıl sekizincisini düzenlediğimiz “Biz Bu Yaz Kütüphanedeyiz” programını geçtiğimiz günlerde tamamladık. Bu programda okula başlamak üzere olan çocuklar ve ebeveynleriyle dört hafta boyunca okumalar, anlatılar, atölyelerin yer aldığı bir dizi etkinlikle kütüphanede buluşuyoruz. Çocukların okulla, kitapla, kütüphane ile doğru bir şekilde tanışmaları için yürüttüğümüz, aynı zamanda ebeveynlere de danışmanlık sağladığımız bir çalışma bu. Kitap okumanın ya da masal anlatmanın ve dinlemenin sadece uyku öncesi yapılan aktiviteler değil günün her anında, hayatımızın içinde yer alabilecek faaliyetler olduğunu göstermeye çalıştık.

    Mutlaka eklemeliyim dediğin başka bir şey var mı?

    Ben çocuk kütüphanecisi olduğum için hep kendi alanımdan yorumluyorum; çocuklar bizim öznemiz, toplumsal hayatlarımızın öznesi. Onlarla ilgili birçok şeyi tasarlarken eskide kaldığını düşündüğümüz ama tam da şimdi ihtiyaç duydukları şeyleri üstlerindeki tozları silerek bir an önce paylaşmalıyız. Masallar, destanlar, ninniler, şarkılar, tekerlemeler, bilmeceler, kendi öz yaşam öykülerimiz bizi birbirimize bağlayacak değerler. Ceplerimizi hikâyelerle doldurarak onlarla daha çok hikâyeyi buluşturmamız gerektiğine inanıyorum. Yalnızca okuyarak değil anlatarak, göz göze iletişim kurarak. Bilgi artık her yerden kolaylıkla elde edebildiğimiz bir şey ama hikâyeler sadece bilgi taşımıyorlar içlerinde duygu da taşıyorlar. Çocukları bu duygulardan korumak yerine onları güvenli alanlarda duygularla karşılaştırmalı ve kendi başlarına o duyguyla yüzleşirken yanlarında olmalıyız. Yetişkinlerin iyi kaynaklara ulaşmaları kolay artık; okuyup araştırarak, bu konuda destek alarak en iyi örnekleri çocuklarıyla paylaşabilirler. Ayrıca bu konuda yapılacak akademik çalışmalara da yer verilmesi ve destek sağlanması gerektiğine inanıyorum.

     

     

     

  • ÇEKİRDEKTEN ÇIKAN BİR YOL HİKAYESİ

    “Hikâyeler çoğu zaman başka hikâyelerin bittiği yerde başlar. Çoğu zaman biz kendimizi başlayanı değil, biteni anlatırken buluruz. Doğrudur da. Yeni bir hikâyeye layıkıyla başlamak için, bir öncekini hakkıyla bitirmek gerekir. Zihinlerimiz anca böyle huzur bulur, hikâyeler her şeyden önce bizim için vardır. Yoksa evrenin düzeni sonsuz bir ırmak gibi kesintisiz akar gider, bizi duyar ama durup dinlemez.”

     

    Aynı masada buluşan Bir Bulgar, bir Yunan, bir Türk neler konuşur?

    Bir erik ağacının kökü, bir ailenin kökleriyle hangi toprakta buluşur?

    Bu soruyu sorup da erik ağacının peşinden ailesinin köklerini aramaya çıkan bir anlatıcı olursa yolda ne hikâyeler biriktirir; neler neler fark eder de onları o tatlı diliyle nasıl anlatır…

    Cevaplar Seiba’nın uluslararası sertifika programı Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından Handan Saatçioğlu Gürses’in bu hafta blog’umuz için yazdığı yazıda. Dileriz siz de kendinizden bir şeyler bulursunuz bu yolculukta. Keyifli okumalar…

    Siz hiç Previşto diye bir erik duydunuz mu?

    Previşto, ufak tefek, altın sarısı, oval şekilli bir erik türüdür. Tadı ucundan azıcık kayısıyı çağrıştırır. Kokusu ise bambaşkadır.

    Öyle erik deyip geçmeyin… Previşto, çocukluğumdan damağımda kalan lezzettir.

    Dedemle anneannemin Üsküdar’daki iki katlı evinin ferah bahçesindeydi Previşto. Kuzenlerle birlikte altında oynar, canımızın istediği gibi meyvelerini yerdik. Ufak tefek bir ağaçtı zaten, bir de meyve verdi mi dallarını aşağı aşağı eğerdi. Üst dallardaki meyveler içinse dedemin merdiveni çıkarmasını beklerdik. Tırmanmak yasaktı, dedem kıyamazdı ağacına. Haklıydı da, o altın sarısı meyveler başka hiçbir bahçede yoktu. Çarşıda pazarda da asla bulunmazdı.

    Günlerden bir gün dedem ağacın sırrını verdi. “Bak kızım, bu Previşto. Göçerken bağımızı bahçemizi bıraktık ama ben sonra bu eriği aldım, getirdim. Bu erik buralarda yoktur. Bir gün bu eriği başka bir bahçede görürsen, bil ki onun soyu da Rumeli’ndendir, İskeçe’dendir.”

    Dedemin geçmişine dair çok az şey biliyorum. Rumeli aksanını, Kurtuluş Savaşı sırasında öğrendiği zeybek dansını, Atatürk’le aynı bölgeden göçmüş olmasını… Ne tuhaf değil mi? İnsan hep kendini daha meşhur bir hikâyenin bir kenarında görmek istiyor.

    Ben daha büyümeden dedem bu dünyadan göçtü.

    Geride anneannem, anneannemin iki katlı bahçeli evi ve Previşto ağacı kaldı.

    Aradan zaman geçti, ben büyüdüm. Çocukluğumun bahçesine eskisi gibi uğramaz oldum.

    Bir bahar sabahı anneannem beni çağırdı: “Gel! Previşto öyle çiçek açtı ki, bunu görmen gerek.”  Gerçekten de görülmeye değer manzaraydı. Ağacın yaprakları, dalları görünmez olmuş, bembeyaz bir buluta dönmüştü. Çiçekler öyle sıkışıktı ki, dayanamayanlar dökülüp yerleri beyaza boyamıştı. O fotoğrafı çektim çekmesine ama şimdi kim bilir nerede… O zamanlar anlamamışım, kıymetini bilememişim.

    Yaz geldi. O minnacık ağaç öyle bir erikle doldurdu ki dallarını, dayanamadı “çat!” diye ortadan ikiye ayrılıverdi. İki yıla kalmadan da güzelim ağaç kuruyuverdi. Yıllar yıllar sonra, bir başka hikâye anlatıcısından öğrendim ki, meyve ağaçları ölmeden önce pırnakıl çiçek açarmış. Tohumları toprağa yürüsün diye…

    Annem ve anneannem çok üzüldüler ama vazgeçmediler. Giden Previşto’nun ardından yenisini beklediler. Her tarafa saçılan çekirdekler sağ olsun, bahçeyi erik ağaçları sardı ama hiçbirinden bizim Previşto çıkmadı. Ne diyeyim; erik ağacı çapkındır, her çiçekten ayrı toz alır. Sonunda o çekirdekten nasıl bir erik çıkacağını bilemezsiniz. Neyse, ben diyeyim üç, siz deyin beş yıl sonra bahçe toprağı en sonunda beklenen çocuğu doğurdu. Tadıyla kokusuyla Previşto ama rengi mor… Köşedeki eşek eriğiyle yaşanan aşkın meyvesi… Ailecek onu da bağrımıza bastık. Anneannem ve bahçesindeki erik ağacıyla birlikte her bayramda toplandığımız evi, yani ailemizin Kâbe’si, yine yerli yerindeydi.

    Annem, anneannemin evi ve torun eriklerden biri…

    Aradan zaman geçti, anneannem bu dünyadan göçtü. Tam 105 yaşında. Arkasında kutsal bellediğimiz evini bıraktı.

    Anneannem evdi, dedemse bahçesindeki erik ağacı. Ve biz nerdeyse dört yıl eve kıyamadık, hiç dokunmadık. Boş da olsa her bayramda tavaf edip, anneannemin sofrasında yemek yedik.

    Sonunda “çat!” diye titredi evin temelleri… “Yaşlandım artık, bu şehrin ağırlığını taşıyacak gücüm kalmadı,” dedi. Devran dönmüştü artık, içimiz istemese de ailemizin Kâbe’sini kente teslim edecektik.

    İşte ben bu hikâyeyi anca o zaman hatırladım. Parça parça hep aklımdaydı belki ama evin yıkılacağını idrak ettiğim gün parçalar birbirini buldu; benim hikâyem de orada başladı: Çocukluğumuzun bahçesinden göçecektik ve göçerken Previşto’muzu da yanımızda götürecektik. Tıpkı dedemin bir zamanlar yapmış olduğu gibi…

    Hikâyeler çoğu zaman başka hikâyelerin bittiği yerde başlar. Çoğu zaman biz kendimizi başlayanı değil, biteni anlatırken buluruz. Doğrudur da. Yeni bir hikâyeye layıkıyla başlamak için, bir öncekini hakkıyla bitirmek gerekir. Zihinlerimiz anca böyle huzur bulur, hikâyeler her şeyden önce bizim için vardır. Yoksa evrenin düzeni sonsuz bir ırmak gibi kesintisiz akar gider, bizi duyar ama durup dinlemez.

    Bahçeden göçen erik ağaçlarının İstanbul’un betonuna karşı mücadelesi bir gün başka bir anlatının konusu olacak. Acısıyla tatlısıyla, sarısıyla moruyla, iyi niyetle çıkılmış bir yolun hayırlı haberlerini getirecek. Çünkü iyi niyet çoğu zaman başka bir iyi niyetin gönlünü çeler. En azından benim hikâyem bana bunu öğretti.

    Anneannemin evine ve bahçesine veda ettiğimiz o günlerde ben durmadan, yukarıda okuduğunuz hikâyenin türlü versiyonunu anlattım. Özü hep aynı olan hikâye, her seferinde o anın ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden doğdu. Bazen cevap oldu, bazen şifa… Eh, anlatıcılığın da en büyük nimeti bu değil mi?

    Günlerden bir gün erik ağacının hikâyesi şenlikli bir masada kök saldı. Masa da masaydı ha! Hani fıkralarda, “Bir Fransız, bir Alman… ya da bir Bulgar, bir Yunan, bir Türk…” diye geçer ya, başka bir ülke toprakları içinde tam da böyle bir masadayız. Tesadüfe bakın ki, o masada beni dinleyenlerin çoğu Balkan ülkelerinden geliyor. İşte tam da bu yüzden erik ağacı yeniden çiçek açtı. Bir Bulgar, bir zamanlar o topraklara göç eden Türk kavimlerinin yanlarında ayva fideleri getirdiğini anlattı. Bir Yunan bir ağacın etrafında büyüyen bir ailenin şarkısını söyledi. Bir kez daha parçalar birbirini buldu, ne kadar benzer olduğumuzun bir daha farkına vardık.

    Ertesi gün masadakilerden dünya tatlısı bir Bulgar kız, Yanina, yanıma geldi ve dedi ki:

    “O Previşto dediğin erik, bizim Janka olabilir.  Gelip görmek ister misin?”

    Sohbet uzadı. Ben dedemden bahsederken o da hikâye anlatıcısı olan büyük annesini anlattı. Sonra bir baktık ki, o zamanların İskeçe’sinin büyük çoğunluğu Yunanistan topraklarında olsa bile dedemin doğmuş olması muhtemel köyler Bulgaristan sınırları içinde… Tam iki sınır arasında, Rodop dağlarının tepesinde… Bir baktım, erik ağacının gölgesi bir arpa boyu yol olmuş. Ben de kendimi çocukluğumun bahçesine veda ederken dedemin evine döndüğüm bir yolculukta bulmuşum.

    Arda Nehri…

    Yanina, bana bu yolculuk fırsatını neredeyse altın tepsi içinde sunmuştu. Ben daha leb demeden o dört etaplı, iki hikâye geceli bir programı hazırlamış karşıma geçmişti. Sonradan anladım ki, anlattığım hikâye Yanina’nın kalbindeki başka bir hikâyeye dokunmuş. Yanina şehirde büyümüş, ama dedeleri nineleri hep toprak insanıymış. Zaten bir zamanların Bulgaristan’ında hayatın nabzı köylerde atarmış. Yaklaşık 30 yıl önce doğu blokunun çökmesi ve ülkenin serbest ekonomiye açılmasıyla birlikte çok zor günler yaşanmış. Köylüler serbest pazara ve mafyaya karşı kendini savunamamış. Aç kalmışlar. Kimi isteyerek, kimi mecburen yaşadıkları toprakları geride bırakıp şehirlere inmişler. Şimdi Bulgaristan’ın neredeyse %80’i şehirlerde yaşıyor ve köyler neredeyse bomboş. Geride sadece inatçı ihtiyarlar kalmış. Yüzlerce yıldır toprakla içli dışlı yaşayan halkların kadim bilgileri onların hafızasında yaşıyor.

    Yanina dedelerinin ve ninelerinin acı hatıralarının arkasından “ah vah” etmek yerine, çocukluğunun karanlık gölgesiyle yüzleşmeyi tercih etmiş. Hatta bu iş için bir dernek kurmuş. Şehirde doğup büyüyen gençleri hâlâ inatla köylerde yaşayan yaşlılarla bir araya getiriyor. Böylece hem yaşlıların gönülleri şenleniyor hem de bir zamanların kadim geleneklerini yeni nesillere aktarma fırsatı buluyor.

    Yanina’nın gözünde ben de o şehirli gençlerden farklı değildim. Dedem hayatta olmasa da, dağın başında beni bekleyen bir erik ağacı olduğunu hayal etmiş, beni o köye götürmek için can-ı gönülden çalışmaya başlamıştı. İkimizin arasında örülen hikâye tam bir muhabbete dönüşmüştü. Hani iyi niyet çoğu zaman başka bir iyi niyetin gönlünü çeler demiştim ya, belki de işin sırrı kendi kişisel hikâyelerimizi içtenlikle paylaşabilmek ve başka hikâyeleri dinlemekten geçiyordur. Maya bir tuttu mu, öyle dostlukların kapısı açılıyor ki…

    Neyse bu da başka bir anlatının konusu olsun deyip hikâyemize dönelim. Planlar yapıldı, yolculuk haftası geldi çattı. Yola çıkacağım hafta çok heyecanlıydım, oysa Yanina’nın sesi soluğu çıkmıyordu. İçim sıkılmaya, bir şeyler yolunda gitmiyor diyerek huzursuz olmaya başlamıştım. Sonunda ondan bir haber geldi:

    “Hastanedeyim. Hamileyim.”

    “İstersen yolculuğu erteleyebiliriz.”

    “Hayır, ertelemeyelim. Sen gel.”

    Sonra Yanina’dan yine haber almaz oldum. İki gün sonra gelen mesaj daha da şaşırtıcıydı.

    “Dedemi kaybettim.”

    “İstersen yolculuğu erteleyebiliriz.”

    “Hayır, ertelemeyelim. Nasılsa hamile olduğum için aileden hiç kimse cenaze törenine katılmama izin vermeyecek. Sen gel.”

    Sofya’ya vardığımda ikimiz de başka bir zamana ayak basmıştık. Aynı anda birden fazla geçmişi, bugünkü arayışlarımızla yaşadığımız bir zamana… Zaten tüm yolculuklar her şeyden önce kendini bulmak için yapılmaz mı? Neyse, bu da başka bir anlatının konusu olsun, biz gene hikâyemize dönelim. O hızla arabaya atladık, vardık Rodop dağlarına… Ben kaybolan çocukluğumun peşinde koşarken, Yanina dedesinin yasını benimle tutuyor yolda bulduğumuz türlü erik ağacının olgunlaşmamış meyvelerinin tadına bakarken karnındaki bebeği besliyordu. Bense eriklerin boy ve şekillerine göre çeşitli tahminlerde bulunuyor, hem yabancı hem de çok tanıdık bu topraklarda çok eğleniyordum. Dedemi çoktan bulmuştum bile; girdiğimiz restorandaki aşçının babacan bir tavırla biberlerini övmesi, taş duvarların üzerine konmuş çiçekle sebzelerin iç içe geçtiği bahçeler gibi gördüğüm binbir türlü manzara dedemin sesini kulaklarıma kadar getirmişti.

    Sonunda binbir uğraşla dedemin ya da onun babasının doğduğu, Arda Nehri’ne bakan bir dağın yamacındaki köye vardık. Köyde kayıtlı sekiz kişi vardı ve onlardan birini bulmamız neredeyse bir saatimizi aldı. Ne şanslıyım ki, karşımıza çıkan iki insandan biri benim uzak akrabamdı. Akrabam olduğunu bizim aile soyağacımızla uğraşan bir amcamız sayesinde anlamıştım. Ama öyle olmasa da yine hissederdim aramızda bir yakınlık olduğunu. Halim Amca, fiziken benzemese de haliyle tavrıyla tıpkı dedem gibiydi. Her şeyden önce kullandığı dille… Kısa ve tekerlemeli konuşma biçimi, hayvanlardan ve bitkilerden bahsedişi, seçtiği kelimeler… Beni hiç şaşırtmıyordu. Dedim ya, dedemin sesi kulaklarımdaydı. Bir anlatıcı olarak bu topraklarda köklerimi arayabilirdim.

    Halim Amca’yla ertesi gün dedemlerin evine çıkmak için sözleştik. Sabah bir araya geldiğimizde, Halim Amca çok heyecanlıydı. “Dedenlerin evi en tepede,” dedi. “Yol boyunca daha pek çok ev var.”

    İşte yolumuza çıkan evlerden biri…

    Yol boyunca Halim Amca’nın hikâyeleri de bize katıldı. Her harabenin önünde tek tek durduk, bir zamanlar o evde yaşananların haberlerini aldık. Yanina, yol boyunca karşımıza çıkan türlü erik ağacında benim dedemi gördü. Beni dedeme kavuşturdukça, kendi acısını hafifletti. Benim ziyaretim ise Halim Amca’ya yakın zaman önce kaybettiği annesinden bir haber gibi gelmişti. Suratında kocaman bir gülümseme ve dolu dolu olan gözleriyle bir harabeden diğerine çocukluğunu yaşıyordu. Tatlının yanında acı anılarını… Boşalan köyleri, açlığı, sefaleti, dedeleri, nineleri, toprağa küsen torunları… Anlattıkları Yanina’nın hikâyesiydi. Üçümüzün hikâyesinde tüm zamanlar birbirine karışmıştı.

    Yavaş yavaş dağın tepesine tırmandık. Biz tırmandıkça harabeler bile harabelikten çıktı. Buradaki kalıntılar daha da eskiydi, geride temel taşlarından başka pek bir şey kalmamıştı. Hikâyeler de değişmişti. Bu evlerin kimisinde kayıp ruhlar barınmıştı, kimisinin bahçesinden altın çıkmıştı. Altınlar kimisine hayır getirmişti, kimisine şer… Eh, doğru değildi tabii ağaç altında gizlenen dünyalıklara el uzatmak…  Bir yandan da “Az kaldı,” diyordu “Dedenlerin evi te yukarıda.” Bizi iyi ağırlamak için çırpınan Halim Amca’nın hikâyeleri başka bir zamana akıvermişti; Balkan savaşlarına, dede ve ninelerinin kaçak göçek hayatlarına… Oradan da hiç tanıyıp bilmediği dedeme… Muhtemelen dedem de Balkanlar’da bitmeyen huzursuzlukların yüzbinlerce kurbanından biriydi. Üstelik oldukça şanslı bir kurbandı, Osmanlı diploması sayesinde tütün eksperi olarak (o zamanlar hayli prestijli bir iş) Türkiye’de iş bulmuş, İstanbul’da evlenip aile kurmuştu.

    Dedem bir muhacirdi. Savaşın ardından göç etmek, başka bir toprağın parçası olmak, o kimliği kabullenip kendine bir yer edinmek hiç kolay değil. Bu dünyada öyle çok acı, hepimizin ruhuna düşmüş öyle çok gölge var ki… Elbette düşmüştür onun payına da bir şeyler. Benim kentsel dönüşümün ortasında kaybettiğim çocukluğumun yasını tutmam gibi, Yanina’nın dedesini kaybetmesi gibi, Halim’in artık kimsenin yaşamadığı bir köyde kıt kanaat hayata tutunması gibi… Küçük dertler var, büyük acılar var. Ne olursa olsun, yeniden başlamak, hayata yeniden tutunmak gerek… Bazen her şeyi unutmak pahasına… Neyse, bu da başka bir anlatının konusu olsun, biz gelelim dedemin bir hikâyeyi bitirip başka bir hikâyeye başladığı yere; Altın sarısı Previşto’ya…

    Dedem de yıllar sonra ne yapıp ne edip güzelim erik fidanını yeni evinin bahçesine taşımış; acısıyla, tatlısıyla bir göç yolculuğunu tamamına erdirip yeni vatanına ektiği leziz bir meyveye dönüştürmüştü. Torunların ağzına layık tatlı bir miras… Ne güzel bir son ve ne güzel bir başlangıç değil mi? Nasılsa evren kendince akıp gidiyor. Bitenin hakkını vermek, yeniye layıkıyla başlamak bizim elimizde…

    Latinka  ve Lyubina büyük dedemlerin yaşadığı iki köy, Türkçe isimleri Sinanlar ve Türkürpek…

    Peki bizim yolculuğumuzun mutlu sonu nerede gelsin?

    Sonunda onca hikâyenin arasından dedemlerin en tepedeki evinin kalıntılarına vardık. Bilin bakalım ne gördük? Temel taşların arasından sıyrılan iki erik ağacı inatla dikiliyordu; elbette Previşto. O yaz içinde yıkılacak olan anneannemin evinin ya da ailenin yitip giden Kâbe’sinin ardından yeni bir hayal… Uzak ama tanıdık topraklarda bir dikili ağaç… Sayesinde gelen yeni dostluklar, arayışlar, yollar, yolculuklar…

    Ağaçları gören Yanina neşeyle bağırmaya başladı:

    “Dedim işte! Janka bu! Yuvarlak da olur, oval de!”

    Halim Amca, yanında getirdiği bir kavanoza toprak doldurup anneme hediye etti.

    Hepimiz sevinçten çılgına dönmüştük.

    O dağdan aşağı inerken hepimiz dopdoluyduk. Dönüş yolunda attığım her adımda dedem Mesut Bey’e teşekkür ettim.

    Ha, bu arada unutmadan, bizim en eski Previşto ölmeden pırnakıl çiçek açmıştı ya, çekirdekleri toprakta can bulsun diye… Şimdi çocuğu annemin bahçesinde büyüyor.

    Artık o çekirdekten ne çıkarsa kabulümüz… Sarı da olabilir, mor da…

     

  • Ateş Gelin

    Bu hafta blog’umuzda bir aşk masalına yer vermek istedik. Konu aşk olunca söylenecek söz çok! Ateş Gelin masalı da kendi payına düşen sözleri en etkileyici halleriyle söylüyor. Dileriz masalımızı seversiniz ve bol bol anlatırsınız…

    Bir zamanlar yapayalnız bir gezgin yaşarmış. Bir gece ormanda yaktığı ateşin başında sessizce oturmuş. Esen serin rüzgar saçlarını dalgalandırıyor, ateşten yayılan duman gözlerini yakıyormuş. Yıllardır yollardaymış; bozuk eşyaları onarmış, meyve ağaçlarını yüklerinden temizlemiş, basit sihir numaralarıyla çocukları eğlendirmiş. Yapayalnız geçirdiği yıllar ve yürüdüğü uzun tozlu yollar artık yormuş onu. Ünü geçtiği, geçmediği her yere yayılan becerikli tamircinin onaramadığı tek şey kendisiymiş. Genç kalbi yalnızlıktan pas tutmuş; yalnızlığın sızısını kemiklerinde duyuyor, kemiklerinin unufak olduğunu hissediyormuş.

    Böyle sefil bir halde ateşin kıyısında otururken aklına yıllar önce bir bahar sabahı çimenlerin üstünde bulduğu yaralı kuş gelmiş. Kuş ağlıyormuş, adam kuşun ötüşünden acı çektiğini anlamış. Elini uzatmış. Kuş kaçmak için en küçük bir çaba bile göstermemiş. “Gel benim küçüğüm, sana yardım etmeye çalışayım,” demiş. Kuşu avcuna almış, kuş adamın avcunda rahatlamış, uzanan insan elinin kendisini ısıtmasına izin vermiş.

    Bahar yaza dönmüş ve kuş adamın yardımıyla acısını geride bırakmış. Bir sabah adamın başının üstünde uzanan dala konmuş ve ötmeye başlamış. Kuşun şarkısı sabah sessizliğini ve adamın kalbindeki boşluğu doldurmuş, adamın yalnızlığını almış. O günden sonra her gün daldan dala konarak öten kuşun şarkılarını dinlemiş adam ve yavaş yavaş tekrar gülmeyi öğrenmiş.

    Adamın bilmediği bir şey varmış, eski peri masallarını hiç dinlememiş, masalları hiç bilmiyormuş. Bilseymiş, kuş için bir kafes yapmaz, sonu yaklaştırmazmış. Kuş hiç itiraz etmeden yeni yerini kabul etmiş, kafesin içine girmiş. Ama gözlerinde bir hüzün belirmiş. Ve günden güne şarkıları azalmış, her gün biraz daha az öter olmuş. Sonbahar geldiğinde, sadece yeşil yaprakları almamış, kuşun ruhu da yapraklarla birlikte göçüp gitmiş.

    O günden sonra bu anı adamın yakasını bırakmamış. Aklına her gelişinde suçluluk duygusuyla doluyormuş. Üstünden yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ nefesi daralıyormuş. “Ah,” diyerek inlemiş, “Ah, ne zaman öğrenebileceğim her şeyi olduğu gibi sevmeyi? Ne zaman öğreneceğim ve ne zaman dinecek bu yalnızlığım?” Gözlerinden boşanan yaşlar güneşten, rüzgardan ve soğuktan yarık yarık olmuş yanaklarından akıvermiş. İç geçirmiş, yalvarmış, bütün acılarını ateşe dökmüş.  Kendine bir eş göndermesi için ormanın ruhuna yakarmış. Gözyaşları onu yorgun düşürmüş, ateşin kıyısında uykuya dalmış.

    Ateş geçmek üzereymiş ama bir an bir şey olmuş. Ölmekte olan ateş canlanmış, alevler büyümüş ve yayılmış. Derken ateşin içinde bir kız belirmiş. Kolları, bacakları, kıpkızıl saçları ve kömür gibi kara gözleri varmış. Ne çok güzel, ne çok çirkinmiş ama kendi gibiymiş. İşte bu hali onu inanılmaz derece etkileyici kılıyormuş. Ateş geçtikçe kızın bedeni de soğumuş. Adam uykusunda kıpırdanmış, üstüne örttüğü paltosunu biraz daha çekmiş sırtına. Kız közlerin arasından çıkmış ve adamın yanına uzanmış. Ona sarılmış; ateşten ve niyetlerden yapılma bedeniyle onu ısıtmış.

    Güneş doğarken adam yanık yasemin kokusu ile uyanmış. Alışkın olmadığı bir kokuymuş bu. Kafasını çevirmiş ve yanında uzanan kızı görünce şaşırmış. Kız, adamın bakışıyla uyanmış. Birbirlerine uzun uzun bakmışlar, söylenecek hiçbir şey yokmuş, elleri birbirine uzanmış.

    Adam kıza Köz adını vermiş, kız adama Hayalbaz. Köz, Hayalbaz’a “Bütün yolculuklarında sana yoldaşlık edeceğim, gittiğin her yerde yanında olacağım ama bir şartla: Her gece bir saati ormanda yalnız geçirmeliyim. Bana söz ver; benimle birlikte gelmek istemeyecek, beni takip etmeyeceksin. Gideceğim ve sen sözünü tuttukça her zaman yanına döneceğim,” demiş. Hayalbaz, Köz’ün şartını hiç düşünmeden kabul etmiş. Yalnız geçen onca seneden sonra her gün bir saatten ne çıkarmış ki?

    Köz, tam da söylediği gibi her gece bir saatliğine ayrılmış adamın yanından. Hayalbaz, Köz’ün yokluğundan hiç rahatsız olmamış. Köz de sözünü tutmuş ve her seferinde Hayalbaz’a dönmüş. Her döndüğünde gözlerinin karası biraz daha parlaklaşıyor, baş döndürücü oluyormuş. Yıllarca böyle devam etmiş, yıllarca mutluluk içerisinde yaşamışlar.

    Ancak bir zaman gelmiş kıskançlık zehri Hayalbaz’ın içini kemirmeye başlamış, şüphe yüreğini kabartmış. Ve sormaya başlamış; nereye gittiğini, ne yaptığını, neden kendisine söylemediğini, mutlaka kendisinden gizli bir şeyler çeviriyormuş. Köz, Hayalbaz’ın bütün sorularını yanıtsız bırakmış, “Sana söylemiştim, tek şartım buydu. Neden bana inanmıyorsun? Bana güvenmemen kalbimi kırıyor.” Ama Hayalbaz, Köz’ü dinlememiş. Şüphe, adamı çekilmez birine çevirdikçe Köz, sessizlik içerisinde acı çekiyormuş.

    Bir gece olanlar olmuş. Köz zamanı gediğini söyleyip ormanın kalbine doğru ilerleyince Hayalbaz onu takip etmiş. Köz bir düzlüğe gelince durmuş, etraftan topladığı çalı çırpı ile küçük bir ateş yakmış. Alevler yalazlanıp büyümüş, kız elbiselerini çıkarmış ve ateşin içine dalmış. Alevler kızı yumuşacık sarmış, bedenini okşamışlar, kızın teni altından bir ışıkla parıl parıl parlamış. Hayalbaz, gördüğü sahne karşısında önce dehşete kapılmış, sonra kalbi öfkeyle dolmuş ve “Cadı!” diye fısıldamış. Köz adamın fısıltısını duymuş. Kafasını çevirmiş, adamla göz göze gelmiş. Adamın gözlerinde nefret, kızın gözlerinde aşk ve hayal kırıklığı varmış.

    Köz, başını önüne eğmiş, gözlerini kapamış. Bir an sonra Köz’den geriye kalan rüzgarla savrulup giden dumanmış. Hayalbaz yaptığı hatayı o an anlamış, düzlüğe koşmuş. Çaresizce alevleri yakalamaya çalışmış, sevgilisini aramış ama ellerini yakan ateşten başka bir şey bulamamış. Derler ki Hayalbaz hâlâ dünyayı dolaşır yanan her ateşte kayıp aşkını ararmış.

    Yazan: Fanni Sütő

    Çeviren ve derleyen: Roza Erdem

    Görsel kaynakları:

    https://tr.pinterest.com/pin/503066220870289178/

    https://tr.pinterest.com/pin/393994667394449426/

     

  • FEST Konferansı ardından…

    Seiba ekibi olarak 27 Haziran-2 Temmuz 2018 tarihleri arasında Slovenya’nın başkenti Ljubljana’daydık. Kurulduğumuzdan beri her sene olduğu gibi bu sene de Avrupa Hikâye Anlatıcıları Federasyonu’nun (FEST) düzenlediği konferansta Avrupa’nın dört bir yanından gelen hikâye anlatıcılarıyla buluştuk.  Konferans sırasında Seiba ailesini çok mutlu eden ve ülkemiz adına da önemli bir adım olarak gördüğümüz bir gelişme yaşandı: Kurucularımızdan A. Senem Donatan FEST’in yönetim kurulu üyelerinden biri olarak seçildi. Senem’in bu süreci anlattığı yazısını keyifle okumanızı dileriz… 

    FEST; Avrupa’da anlatıcılık alanında çalışma yapan altmışın üzerinde organizasyonu çatısı altında toplayan bir federasyon. FEST Konferansı her sene başka bir ülkede yapılıyor. Ev sahipliği yapan organizasyon bir tema belirliyor ve konferans içeriği o tema çerçevesinde şekilleniyor. Bu senenin teması “Balkanlarda Hikâye Anlatıcılığının Çağdaş Yorumları” idi. Konferans boyunca Balkanlar’da ve genel olarak Doğu Avrupa’da anlatıcılığın tiyatro, müzik, dans gibi diğer performans türleriyle iç içe geçmiş örnekleri ya icra edildi ya da anlatıldı. Bu örnekler heyecanlı tartışmalara vesile oldu ve bu tartışmalardan bir sürü soru doğdu: “Performans türlerinin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor?” “Tiyatrodan anlatıcılığa geçilen ya da anlatıcılıktan tiyatroya geçilen sınır çizgisi nerede? Bahsi geçen sınırlar hangi kriterlere göre belirleniyor?” Bu soruların yanı sıra FEST bünyesinde bir süredir “Profesyonel bir anlatıcının yetkinlikleri neler olmalıdır?” “Anlatıcılar için Avrupa çapında uygulanabilecek temel bir eğitim müfredatı belirlenebilir mi?” “Böyle bir müfredatın içeriği nasıl olmalıdır?” gibi sorular da soruluyor.

    Kanımca bu soruların her biri ayrı birer hazine. Onlara vereceğimiz cevaplardan öte bu soruların tartışılıyor olmasını anlatı sanatı açısından çok önemli buluyorum. Zira hikâye anlatıcılığı dünyada halen kendini “kabul ettirme” derdinde olan bir sanat formu. Türkiye’de, Avrupa’da ya da dünyanın diğer coğrafyalarında anlatıcılığın performatif bir sanat türü olarak tanınırlığı, üniversitelerde bir sanat türü olarak eğitiminin verilmesi, bir meslek olarak kabulü ne yazık ki halen oldukça düşük. O nedenle performatif bir sanat türü olarak anlatıcılığın sınırlarını tartışmak anlatı sanatının görünürlüğüne çok önemli katkılar sunuyor bence. 

    FEST, anlatıcılık mesleğinin tanınırlığını, akademik ve kültürel ortamlardaki kabulünü arttırmak için konferansın dışında da yıl boyunca farklı çalışmalar yapıyor. Örneğin FEST bünyesinde yapılan araştırmalar ve network çalışmalarıyla bu sene konferansa özellikle Balkan ülkelerinden dokuz tane yeni organizasyonun katılması sağlandı. Bu bağlantılar sayesinde Balkan ülkelerinde uluslararası çapta birçok anlatıcılık festivalinin düzenlendiğini ve bu festivallerin çok kalabalık bir dinleyici kitlesi olduğunu öğrendik. Açıkçası anlatı sanatına dair bu gelişmeler bence çok umut verici. 

                                                               FEST toplantılarından bir kare…

    Darısı Türkiye’nin başına diyeyim ve 2020 yılında Türkiye’de de uluslararası bir festivalin tohumlarının atılacağını müjdeleyeyim. Daha önce sosyal medyadaki duyurularımızdan hatırlayanlar vardır; Seiba olarak FEST 2020 Konferansı’nı Bursa Nilüfer Belediyesi işbirliğiyle Bursa’da gerçekleştireceğiz. Konferansın ardından İstanbul’da 2 günlük bir festival düzenleme hayalimiz de var. 

    Konferans boyunca hayaller yeni soruları kovaladı, sorular yeni hayalleri ve yeni ilhamları doğurdu. Tüm bu süreçte benim için en ilham verici örnek Katalena oldu. Katalena; Sloven Halk Müziği’ni çağdaş yorumla icra eden bir müzik grubu. Grubun kurucusu Müzisyen ve Felsefeci Bostjan Narat konferans açılış konuşmasında şu soruları ortaya attı: “Günümüzde geleneksel formları kendi sanatsal üsluplarıyla harmanlayan anlatıcılar, müzisyenler, tiyatrocular gelenekle nasıl bir ilişki kuruyorlar?” “Geleneksel formlara tamamen sadık kalmak ya da onları tamamen reddetmek yerine gelenekle diyalog kurmak mümkün mü?” Narat, geleneğe faydalanabileceğimiz değişmeyen, sabit bir kaynak olarak bakmak yerine ona sorular sormayı ve kendi özgün cevabımızı bulmayı önerdi. Konferansın son akşamı harika bir konser veren Katalena ekibi, bize geleneksel halk müziği ile çağdaş müziğin nasıl diyalog içinde olabileceğine dair son derece ilham verici bir örnek sundu. O akşam Avrupa’nın her yerinden gelen 150 kadar anlatıcı bir konser dinlemekten öte yağmur altında dans ve müzik ayinine dönüşen bir deneyim yaşadık. Gelenekle çağdaşın özgün buluşmasının yarattığı büyü gece boyu hepimizi etkisi altına aldı.

    Sözün özü; Ljubjana’da sorular soran, o sorulara sanatıyla özgün cevaplar bulmaya çalışan, hayaller kuran ve hayallerinin peşinden koşan insanlarla buluştum. Ayrıca Ljubljana’nın huzurlu, sakin ve bir kadar da canlı, yaşam dolu atmosferini solumak da büyük bir nimetti benim için. Dönüş yolunda zihnimde Ragnhild A. Morch’un konferans sırasında söylediği sözler yankılanıyordu; “Hayallerin seni korkutmuyorsa, yeterince büyük değildirler.” Kendi kendime dedim ki; “Korkuyorsun biliyorum ama yine de hayallerinin peşinden git ve yol boyunca soru sormaktan hiç vazgeçme.”

    Biliyorum ki dünyanın pek çok yerinde, tıpkı bizim birkaç yıl önce bir hayalden gerçeğe dönüştürdüğümüz Seiba gibi, hayaller kuran, onların peşinden giden ve onları gerçeğe dönüştüren anlatıcılar var.

     

  • Genç Hikâye Anlatıcıları Roma’da

    Geçtiğimiz hafta blog yazımızı okumaya fırsat bulduysanız Avrupa Hikâye Anlatıcılığı Federasyonu’nun (FEST) genç anlatıcıların uluslararası festivallere katılımını desteklediğini de öğrenmişsinizdir. Bu genç anlatıcılardan biri de Seiba’nın Uluslararası Sertifika Programı Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından Zeynep Betül Akyıldız’dı. Zeynep, İtalya’nın ilk hikâye anlatıcılığı kuruluşu olan Raccontamiunastoria’da dolu dolu geçirdiği bir haftayı bizim için yazdı, hem de kendine has o tatlı mı tatlı, eğlenceli üslubuyla. Sizi Zeynep’le baş başa bırakırken keyifli okumalar diliyoruz…

    Telefonumda cevapsız bir çağrı var. Çağrılar. Her gün, envai çeşit çağrı alıyoruz. Kastettiğim telefonumdaki cevapsız çağrı değil. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında kahramana gelen çağrıdan bahseder. Bir hikâyenin başlaması için o çağrı gerekir. Kahramanın hayatını değiştirecek çağrı. Kahraman bu çağrıyı alır, düşünür, taşınır, niyetlenir, belki korkar, nihayetinde yola çıkar. İşte yaklaşık 2 ay önce böyle bir çağrı aldım. Çağrı Roma’dandı. Yani aslında FEST’ten. Ama aslında Seiba’dan. Ya da durun, şunu güzelce anlatayım!

    2017’de Seiba’nın Anlatıcının Yolu programından mezun oldum. 2 yıl boyunca Nazlı ve Senem’in rehberliğinde anlatıcılık üzerine çalıştık. Mezuniyetten sonra kafasında deli fikirler olan mezunlar olarak Türkiye’nin farklı köşelerine dağıldık. Ama Nazlı bizi bırakmadı, o güzel maillerinden atmaya devam etti. Bir gün FEST’in (Federation for European Storytelling – Avrupa Hikâye Anlatıcılığı Federasyonu) “Young Storytellers” projesinden bahseden bir mail attı. 3 farklı ülkede, 3 farklı hikâye anlatıcılığı festivali düzenlenecek ve FEST, başvuranlar arasından seçtiği genç hikâye anlatıcılarını bu festivallerden birine yollayacak! VAOV! Belçika, Portekiz, Norveç… International storytellers! VAOV! Evet, aynen böyle dedim. Fakat 3 festivalin tarihi de benim için yılın en yoğun dönemine denk geliyordu; inanılmaz sıkışık bir programım, yapılacak biiir sürü işim, sınavım, konserim vardı. Başvuru süresi bitinceye kadar onlarca düşünceyle boğuştum durdum. Başvursam sıkışacağım, başvurmasam içimde kalacak. Saat 12’yi vurduğunda (gece yarılarından sonrası hep sihirlidir!) ne yapacağıma karar verdim. Başvuru süresi bitmiş olmasına rağmen kendimi FEST’e tanıtmaya karar verdim ve hikâyemi anlattığım bir mail gönderdim.

    Bir çağrı gelecekse geliyor! Harry Potter’da baykuşların getirdiği Hogwartz’a çağrı mektuplarını anımsayın, bazen onlar gibi! JYaklaşık 2 ay sonra, bir sabah FEST’ten bir mail geldi. Beni Young Storytellers Programı kapsamında Roma’da yapılacak yeni bir hikâye anlatıcılığı festivaline davet ediyorlardı. Hem de benim için mükemmel bir zamanda, Haziran sonunda! Hem de Roma’da! Festivali öncesinde duyurup başvuru açmamışlardı, direkt davet etmişlerdi, hiçbir detayı bilmiyordum! Fakat bu sefer emin oldum. İşte bu benim çağrımdı. 

    Festivali, federasyonun da desteğiyle, Raccontamiunastoria (bir İtalyan hikâye anlatıcılığı kuruluşu) düzenliyordu. Raccontamiunastoria, ülkemizden bir mit yahut halk hikâyesi getirmemizi istiyordu. 19 Haziran Salı günü, henüz ismini akıcı şekilde okuyamadığım bu festivale katılmak üzere yola çıktım. Tabii ki elimde Deli Dumrul’un metniyle. 2 saat sonra, aynı çağrıyı alıp dünyanın farklı yerlerinden gelen hikâye anlatıcıları olarak Roma’da buluştuk. Hollanda’dan Joren (25), Yunanistan’dan Eurini (29), İskoçya’dan Joshua (20) ve Türkiye’den Zeynep (23)!  Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcıları bizi karşıladılar. Raccontamiunastoria, İtalya’daki ilk hikâye anlatıcılığı kuruluşu. İsmini bir solukta okumaya çalışmadığınızda söylemesi daha kolay: Raccontami una storia, “Bana bir hikâye anlat” anlamına geliyor. 2004 yılında Paola Balbi ve Davide Bardi adındaki iki arkadaş tarafından kurulmuş. O zamandan beri hikâyeler anlatmaya, öğrenciler yetiştirmeye ve festivaller düzenlemeye devam ediyorlar.

    Ertesi gün, 3 tam gün sürecek olan ileri seviye hikâye anlatıcılığı çalışmalarına başladık. Bu yoğun çalışma, dünyanın farklı yerlerinden gelen profesyonel hikâye anlatıcılarının genç hikâye anlatıcılarıyla tekniklerini paylaşabilmesi amacıyla düzenlenmişti. Aşağıdaki fotoğraf ilk gün Davide Bardi ve İsveç’ten Johan Theodorsson’la yaptığımız çalışmalardan.

    Atölye çalışmalarının yanı sıra Paola, orada bulunduğumuz süre boyunca festivale bizi de katmak istiyordu. İkinci gün yanıma gelip “Zeynep, yarın festivalin “Dini Hikayeler” günü. 3 büyük kitaptan anlatmak istiyoruz. Biz İncil’den hikâyeler anlatacağız. Sen de Kur’an-ı Kerim’den anlatabilir misin?” diye sordu. Şaşırdım. Kur’an-ı Kerim bize hep hikâyeler anlatır, bunları okumaya alışığızdır ama anlatmak? Daha önce böyle bir şey denememiştim. Kendimi birkaç dakika sonra uluslararası vaizlerin Kur’an’dan hikâyeler anlattığı videoları izlerken buldum. Ve onların da muhteşem birer hikâye anlatıcısı olduğuna karar verdim! Böylece ilk defa Kur’an’dan bir hikaye anlatmayı deneyerek gün boyu Hz. Musa ve Hızır’ın hikâyesini prova ettim. Bir diğer genç hikâye anlatıcısı olan Joren kilisede yarı zamanlı olarak çalışan bir rahipti. O da Dini Hikayeler gecesinde İncil’den bir hikâye anlatacaktı. Joren, İncil’den hikâyeler anlatmaya alışıktı fakat o anlatırken Kur’an’dan anlatacağı hikâyeyi kafasında prova etmeye çalışan kendim için aynı şeyi söyleyemeceğim! O an, Türkiye’ye döner dönmez bu konuda çalışacağıma dair kendime sözler verdiğimi hatırlıyorum.

    Gündüz atölye çalışmalarımız, gece festival… Çok yoğun, çok hızlı, çok güzel! Sonraki gün atölyede deneysel bir çalışma yaptık. Atölyeye Gabriele isminde masal kahramanları ve yaratıkları üzerine çalışan çok yetenekli İtalyan bir illüstratör katıldı. Biz anlattık, o çizdi. Anlatırken dinleyicinin kafasında oluşan imgeleri anında görebilmek çok etkileyici bir deneyimdi. İşte o çalışmadan bir fotoğraf…

    Akşama doğru Paola yanımıza sokuldu, benim gitarıma, Eurini’nin de kemanına bakarak o akşam gerçekleşecek Story Jam Session’dan bahsetti. Story Jam Session: Müzik ve hikâyenin iç içe geçtiği bir performans! Acaba uluslararası bir performans yapmak ister miydik? Hiç istemez miydik! Eurini ile Yunan-Türk ortak şarkılarımız var mı diye baktık. Sta Pa Ke Sto Ksanaleo ve Fırtına şarkısı ile Üsküdar’a Gideriken ve onun Yunan versiyonu Apo Xeno Topo üzerine çalıştık. Şarkıların hikâyesini İngilizce anlatıp, sözlerini kendi dillerimizde söyledik. Hem iki müzisyen hem iki hikâye anlatıcısı olarak ikimizin de en keyif aldığı performanslardan biri olduğunu söyleyebilirim.

    Gündüz Eurini ile şarkıların provasını yaparken, baktım Raccontamiunostoria’nın genç anlatıcılarından Lorenzo, uzaktan melül melül bakıyor. Lorenzo çok yetenekli, bir o kadar oyuncu, komik bir arkadaşım. Anladım ki bir şey isteyecek. “Söyle, Lorenzo” dedim. “Zeynep” dedi, “Acaba akşamki Story Jam Session’da benim anlatacağım masala da müzik yapabilir misin?”. “Neden olmasın” dedim. “Ama İtalyanca anlatacağım.” dedi. Hoppala hoptan. İtalyanca’da bildiğim tek cümle: “Io non parlo Italiano (İtalyanca konuşmuyorum)”. Koca masal boyunca, hiçbir kelimeyi anlamazken zamanları tutturarak müzik yapmak! Gözlerim parladı, “Yaparım!” dedim. Ve çalışmaya başladık. Masalı önce İngilizce anlattı. Nerede hangi efekti, hangi müziği yapacağımı kararlaştırdık. Ardından “Hazır mısın?” dedi, “Şimdi İtalyanca anlatacağım.” Ve başladı. Masalı anlattığı süre boyunca, gözlerimi kocaman açıp tam anlamıyla konsantre olarak söylediği kelimelerden bağımsız, yarattığı imgeleri görmeye çalıştım. Sonuç inanılmazdı. Hiçbir şey kaçırmamıştık. Lorenzo da, ben de şaşkındık. J Akşam, Eurini ile performansımızdan sonra, Lorenzo ile sahneye çıktık. O anlattı, ben çaldım. Performansın sonunda, bu sefer dinleyiciler şaşkındı. Bizse yaptığımız işten memnunduk. J

    Üçüncü günün atölye çalışması ülkemizden getirdiğimiz mitlere ayrılmıştı. Paola, festivalin son gününde farklı ülkelerden gelen 4 genç hikâye anlatıcısı için “Old Stories, Young Tellers – Yaşlı Hikâyeler, Genç Anlatıcılar” isminde bir program hazırlamıştı. Gün boyu mitlerimize çalıştık. Performanslara ayrı ayrı çalışmak yerine birbirimizin hikâyelerine katılmaya, birbirimizi desteklemeye, ortak bir performans çıkarmaya çalıştık.

    Akşama doğru Paola yine yaklaştı ve… Bu sefer gerçekten ilginç bir soru sordu. “Zeynep, olive oil ile alakalı bir şarkı, masal biliyor musun?” Düşündüm. “Olive oil.” Olive oil ile alakalı bir masal, bir şarkı. “Maalesef Paola” dedim, “Bu sefer sanırım gerçekten yok.” Sonra beynimin içinde olive oil’in Türkçe söylenişi yankılandı: zeytinyağı… zeytinyağı… zeytinyağlı… basma fistan… giyemem… ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN! Haykırdım, “Paola!” dedim, “Zeytinyağıyla alakalı bir şarkı biliyorum ama geceye katkısından emin değilim.” Anlamını anlattım. Paola şarkıyı çok sevdi. Hemen Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcılarından Jermana’yı çağırdı. Jermana, şarkının anlamını İtalyan dinleyiciye anlatacaktı. Şarkının anlamını Jermana’ya da anlattım. Yapıyor olduğumuz şeyden hâlâ emin değildim. Fakat festival alanına geçtiğimizde her şeyi anladım!

    Bir masa. Masanın üzerinde haşlanmış yumurtalar, peynirler, ekmekler… Öteki masada sıra sıra dizilmiş zeytinyağları yahut “olive oil”ler. Olive oil’lerin başında ciddi bir adam! İtalyan hikâye anlatıcıları sırayla zeytinyağıyla alakalı hikâyelerini anlatıyor, ardından bu ciddi adam ayağa kalkıp anlatılan hikâyedeki zeytinyağını tanıtarak dinleyicilere tattırıyordu. Bütün İtalyanlar ve diğer milletler zeytinyağı içerken “Zeytinyağlı Yiyemem Aman” şarkısıyla katiyen zeytinyağı yiyemeyeceğimizi belirterek geceye Türkler olarak ilginç bir katkıda bulunduğumuzu söyleyebilirim.

    Koca bir haftanın sonuna gelirken Eurini “Sanki aylardır buradaymışız gibi hissediyorum. Oysa sadece 6 gün oldu.” dedi. Gerçekten de zamanın çok farklı aktığı bir haftayı paylaştık birlikte. Bir hafta hem bir çırpıda bitti, hem de içine bir haftaya sığmayacak şeyler sığdırdık gibi hissediyorum. Bir haftaya sığmayacak hikayeler, çalışmalar, anılar ve dostluklar… Pastalar, mozzarellalar ve sinek ısırıkları… Sahiden, bir haftada insanı bu kadar çok sinek ısırabilir miydi?

    Pazar akşamı bize ayrılmış olan “Yaşlı Hikâyeler, Genç Anlatıcılar” programında masallarımızı anlattık. Muhteşem bir akşam oldu. Eurini, Joshua, Joren ve Raccontamiunastoria’nın genç anlatıcıları Lorenzo, Aurora, Martina, Jermana, Mattia… Birlikte çok şey öğrendik, çok şey deneyimledik, çok şey paylaştık. Hikâyeler götürdük, götürdüğümüzden çok daha fazla hikâyeyle geri döndük. Sadece festivalde değil, gittiğimiz her yerde; otobüste, restoranda, şehir meydanında, parkta, bahçede, trende birbirimize durmadan hikâyeler anlattık. İnsanlar “N’apıyor bunlar?” diye şaşkın şaşkın bakıyorlardı. J“Ya baksanıza” dedi Joren, “İlk defa anlatmayı, konuşmayı en az benim kadar seven, kendi yaşıtım insanlarla buluşuyorum. Bu, farkında olmadan aslında hep özlemini çektiğim bir şeymiş. Bu, meğer ne kadar muhteşem bir şeymiş!”

    Hikâyelerimizi her zaman paylaşacağımız ve “gerçekten” ayrılmayacağımız sözüyle ayrıldık.

    Uçağa binip Türkiye’ye dönerken gökyüzündeki bulutları şişko soru çengellerine benzettim. Bu soru çengelleri uçaktan indikten sonra da bana eşlik ettiler. Hikâyelerin gerçekten dili var mıydı? Yoksa konuştuğumuz dilin ötesinde bir şey mi hikâyeler? Kur’an-ı Kerim’den hikâye anlatmayı Türkiye’de denemek ister miydim? İnandığım Yaratıcı’nın sözlerini anlatmak beni bu kadar heyecanlandırdıysa bunu neden daha evvel denememiştim? “Üsküdar’a Gideriken” şarkısı Türklerin miydi, Yunanların mı? Mevzu bahis sözlü kültür olduğunda bu şarkı Türkiye’nin, bu türkü Yunanistan’ın, bu masal Makedonya’nın diye diretmenin bir anlamı var mıydı? Genç hikâye anlatıcıları olarak dünyayı fethedip bütün sınırları kaldırabilir miydik? Bir daha ne zaman buluşacaktık?

    Ve en önemlisi,

    Türkiye’de bu kadar iyi Mozzarella bulabilir miydim?

     

  • Portekiz’de Bir Festival: Festival Da Palavra – 9th Festa Dos Contos

    Bu hafta Seiba ekibi Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da düzenlenen Federation of European Storytellers (FEST) 2018 Konferansı’na katılıyor. Önümüzdeki haftalarda konferans haberlerini sizinle paylaşacağız. Avrupa’daki Hikâye Anlatıcıları arasındaki iletişimi arttırmak ve etkileşimi çoğaltmak amacıyla çalışmalar yapan FEST Federasyonu, EU Creative Europe projesi kapsamında genç anlatıcıların uluslararası festivallere katılımını destekliyor. Seiba ailesinden sevgili Pınar Özütemiz de 17-19 Mayıs 2018 tarihleri arasında, FEST tarafından desteklenen Young Storytellers Residency programına katıldı. Pınar, Lizbon’a 1 saat uzaklıktaki Montemor-o-Novo’da gerçekleşen hikâye anlatıcılığı festivali Festival da Palavra, 9th Festa dos Contos hakkında Seiba takipçileri için harika bir yazı hazırladı! Keyifli okumalar…

     

    Portekiz’de Bir Festival: Festival Da Palavra – 9th Festa Dos Contos

    Palavra… Palavra… Palavra… Palavra… Palavra…

    Hepsi palavra!

    İnanmam sana’[1]

    Festivalin ismini ilk duyduğumda Ajda Pekkan’ın nostaljik ‘Palavra Palavra’ şarkısı çalmaya başladı zihnimde. İstemsiz güldüm. Festival da Palavra! Ama siz düşmeyin benim düştüğüm yanlışa. Bakmayın festivalin isminin öyle palavra olduğuna. Palavra, Portekiz dilinde sözcük anlamına geliyor! Montemor-o-Novo, Algurres Colectivo de Criacao[2] ekibi tarafından organize edilen Festival Da Palavra, 9th Festa Dos Contos[3], adından anlaşılacağı üzere, sözlü kültürün kanlı canlı uyanışını küçük kasabalarda ne ölçüde yaşatabildiğimize ilişkin muntazam bir örnek oluşturuyor.

    Sözcüklerle yolculuk yapmaya, ritmin baştan çıkartıcı o davetkar dansına hayır demeye kimsenin cüret edemediği küçük bir Portekiz kasabasını düşleyelim: Montemor-o-Novo. Alfredo amcası ile meşhur olmuş, Toto’nun final sahnesi ile efsaneleşmiş Cennet Sineması/ Nuovo Cinema Paradiso[4] filmini bilenler bilir. İşte aynı o filmdekine benzer mekanların ev sahipliği yaptığı; şarap bağları ile gecesi ayrı, gündüzü ayrı güzel, küçük, şirin bir kasaba burası. O güzelim kasabada küçük çocukların ağzını açık bırakan sinemanın yerini, söz ve imgenin gücü ile yepyeni dünyalar yaratan hikâye anlatıcıları almış.

    Modern zamanların ezberini bozan bu ortamda, insanların hikâyeleri dinlemek bir yana, o hikâyeleri mahalle olarak topluca yaşıyor olmalarına tanıklık etmek çok kıymetli. Evlerinin dili var, bembeyaz; zilleri var, masmavi okyanus. İnsanları var, birbirine içtenlikle selam veren. Festival, 7’den 70’e, toplumun her katmanını, bir bir hikâyelerin dünyasının içine çekmeye başarmış. Özellikle küçücük kasabalarda sözlü kültüre bu denli büyük bir ilginin olduğunu görmek bu etkinliklerin benzerlerini Türkiye’de de yapma hayali kurdurtuyor insana!

    Bu simyanın ardında, kültür ve sanat alanını sürekli destekleyen Montemor-o-Novo Belediyesi’nin hem maddi hem manevi katkısı, organizasyon ekibinin işlerine büyük bir tutku ile sarılmaları ve kasaba halkının politik geçmişine bağlılığından getirdiği güzellik olsa gerek. Nitekim, festivalin açılışı da bu samimi iletişimi sokağa taşımasıyla bu savı doğruluyor gibi. Mis gibi çiçek kokan sokaklarda, davul ve trompetlerle, bir karnaval havasındaymışçasına şarkılar söyleyerek, şiirler okuyarak, dans ederek, birlik ve paydaşlık duygularıyla adeta bir geçit töreni ile açıldı Palavra festivali. Ve öyle görüntüler çıktı ki ortaya[5] ‘Allah’ım, ne kadar güzel insanlar var bu dünyada! Nasıl bir yerdeyim ben acaba?’ diye kendi kendime sormadan duramadım.

    Luis ve Renata’nın performansından bir kare… 

    Yaşlılar için Hikâye Anlatıcılığı

    ‘Benim için küçük kasabaları büyük şehirlerden ayıran en önemli nokta zamanın algılanışında yatıyor. Buna ek olarak yaşlıların zamanla kurdukları duygu bağının çok daha derin olduğunu biliyorum. Onlar için anlatacağım masalları, özellikle bu zaman algısı ve onların dinleme kapasitelerini göz önünde bulundurarak seçiyorum. Kolay bilmeceler sorarak anlatımıma başlıyorum. Cevapları hemen tahmin ediyorlar! Bu, onlarla aramda sıcak bir diyalog yaratmamı sağlıyor. Ardından bandoneondan gelen yavaş bir ritim eşliğinde, halk hikâyelerinin imge denizinde birlikte yolculuğa çıkıyoruz. Birliktelik çok kıymetli. Çünkü hikâye anlatıcılığı, ifade etme eyleminin çok daha ötesinde, karşılıklı bir iletişim kurma biçimine bağlı. Bu bağlantıyı, onların zamanla kurdukları bilinç ile kurmak elzem.’ Yapılan söyleşide Portekizli hikâye anlatıcısı Luis Correia Carmelo, yaşlılarla olan anlatıcılık deneyimini böyle aktardı.[6]

    Festival boyunca, festivalin ana mekânı olan kütüphanede (Biblioteca Municipal) yaşlılara özel iki performans yapıldı. Organizasyon ekibi yaşlıları ellerinden tek tek tutarak anlatıcılığın vücut bulduğu kütüphaneye getirip götürdü. Festivalde ilk defa bu yıl Brezilya’dan gelen ressam Renata Bueno, seyircilerin masalla kurduğu ilişkiyi resmetmek için Luis ile birlikte çalıştı. Luis sözcüklerin dilini kullanırken, Renata seyircilerin tepkilerini sahne üzerinde o anda resmetti. Resmini tamamlayan Renata, anlatı devam ederken araya girerek dinleyicilerden çizdiği kişinin kim olduğunu tahmin etmelerini istedi. Dinleyicilerin tepkileri; genç-yaşlı aynı resme bakıp, çevrelerinde o kişiyi aramaları ve yorum yapmaları anlatıya bambaşka lezzet kattı. Resmi çizilen seyircinin verdiği neşeli tepki de görmeye değerdi.  

    Bu özel hikâye anlatıcılığı seansı, beni Luis’in bahsettiği zamansallık ve yaş algısı üzerine düşünmeye sevk etti. Hikâye anlatıcılığı ya da resim gibi bir sanat alanı üzerinden izleyici ile gerçekleşen etkileşimin, o anın zaman algısına bambaşka bir boyut eklediğini fark ettim. Bu anlamda Luis’in yaşlılara anlattığı hikâye, dinleyicilerin sadece kendi yaşam deneyimlerinden gelen ağırlığı hafifletmekle kalmadı. Onlara, o an içerisinde, zamanın gerçekliğine bir karşı çıkış ve kendini yeniden gerçekleştirme biçimi olarak vakti durdurma olanağını da yarattı. Daha da enteresanı, bu efsunlu dili kavramak için Portekizce bilmeye gerek yoktu. Luis’in ses tonundaki değişimler, Renata’nın gözyaşları içinde çizmeye devam etmesi, o anın duygu dilindeki etkileşimin yoğunluğunu yeterince betimliyordu.

    Portekiz’in ilk hikâye anlatıcısı Jorge Serafim…

    Gençler için Hikâye Anlatıcılığı

    Aynı anda dışarıda Jorge Serafim 14-17 yaş grubu gençlere anlatı yapıyordu. Küçük bir adımla melankolik hava bir anda değişiverdi. Portekiz’in ilk hikâye anlatıcısı olarak adını duyurmuş Jorge Serafim, adeta bir stand-up gösterisi yaparmışçasına ortama neşe saçtı. O ne dese gençler güldü desem gerçekten abartmış sayılmam! Komedinin farklı unsurlarını kullanarak gençleri anlatısına kattı, hikâyeler arasında doğal geçişler yaptı ve o an olan herhangi bir şeyi anlatısına dahil ederek dinleyenlerini adeta büyüledi. Festival süresince gençlere yaptığı anlatıların yanı sıra yetişkinlere de birbirinden farklı hikâyeler anlatarak festivalin yıldızı olan Jorge, kendisi ile yapılan söyleşide bu konuya şöyle değindi:

    Tam 10 yılımı aldı, an içerisinde önüme gelen imgelerle seyircileri kendi dünyamla birleştirmek! Bunun ardında, mizahın sınırsızlık sınırını kabul ediyor ve seyircimi artık tanıyor olmam yatıyor. Dinleyicinize beklenmedik öğeler sunarsanız ya da var olan hegemonyalarla, onları hafifletecek şekillerde oynamayı başarırsanız, onların merakını cezbederek gerçek bir değişim elde edebilirsiniz. Elbette Portekiz seyircisinin nelerden hoşlandığını ya da gençlerin nelerle ilgilendiğini, nelere güldüğünü, nelerden kederlendiğini bilmeniz ve o anki seyircinin duygu yönünü ölçmeniz gerekir. Bunun reçetesini ise herhangi bir okul veremez. Hikâye anlatıcılığı, o an elinize gelen içerik her neyse, o anın kudreti ve seyircilerinizle kurduğunuz ilişki içinde akma becerisidir. Bu, seyircinin tepkisi ve tansiyonu yükseltmek olduğu kadar, sessizliği kullanma ya da ritmi başka şekilde kullanarak risk alma anlamını da taşır.”[7].

    Susana’nın unutulmaz performansından…

    Çocuklar için Hikâye Anlatıcılığı

    Festivalde çocuklar için hazırlanmış farklı anlatılar içerisinde özellikle hikâye anlatıcısı Susana Cecilio’yu ayrı bir yere koyuyorum. Susana, 5-10 yaş grubu çocuklar için hem kukla hem de clown tiyatrosu deneyiminden faydalanarak interaktif bir performans sergiledi. Anlatımı içerisinde hem kitaplardaki görselleri hem de farklı bilmeceleri kullanan Susana söyleşisinde;

     ‘Benim için anlatı sanatı oyun gibi. Bu oyunun içinde çocuklara hikâye anlatırken, onların merak duygusunu ortaya çıkaracak farklı öğelerle çalışmayı ve bunu kimi zaman abartılı hareketlerle, onların dikkatini çekecek anlatım yöntemleriyle masallarımı anlatmayı tercih ediyorum. Çocukların bu merak duygusunu ortaya çıkartmaları ve beklenmedik şeylere karşılık hayret duygularını kolaylıkla ifade etmeleri için palyaçoluk, kuklalar, kitaplardaki çizimleri ve bilmeceleri kullanıyorum. İşte bu iletişim biçimi, bir performanstan ziyade, bir ritüele dönüşerek, çocuklarla olan etkileşimi güçlü kılıyor’[8] diyerek aktardı deneyimini.

    Bebekler ve çocuklar için hazırlanmış ‘Poesia a La Carte’ isimli şiir seansının da özel bir önemi hak ettiğini düşünüyorum. Festivalin son gününde, Portekizli anlatıcı Andante, şiir (ruhun gıdası) ve yemek (fiziksel gıda) konseptini, uzun bir stetoskop ile birleştirerek çocuklara ve bebeklere özel bir şiir anlatısı düzenledi. Yanlış duymadınız! Doktorların kalp atışlarını dinlemek için kullandığı stetoskop. Katılmak için menüden istediğiniz şiiri seçmeniz ve kulağınızı o uzun stetoskopa vermeniz yeterliydi.[9] Ayrıca Andante, kırmızı yemek önlüğü ve koca aşçı şapkası ile çok tatlıydı.

    İşte Andante!

    Festivale dair daha anlatılacak o kadar çok şey var ki… Yetişkinler için masalları ele alan akşam programlarını böyle bir çırpıda anlatmak ayıp olur! Ancak, yine de, İspanya’nın Galiçya bölgesinde canlı bir şekilde sürdürülen sözlü anlatı geleneğinin temsilcilerinden Quico Cadaval’ın yağmura rağmen anlattığı hikâyeleri, aynı zamanda festivalin direktörlüğünü yapan Carlos Marques’in kendine has muzipliğiyle anlattığı Balkabağı Çorbası masalını, genç hikâye anlatıcıları için Luis Correia Carmelo tarafından verilen ilham verici atölyeyi, Portekiz’i Portekiz yapan fado konserini, mahalle sakinlerinin hep birlikte örgü örüp sohbet ettikleri çemberleri ve 18 Mayıs akşamı yapılan o güzelim geçit törenini söylemeden geçemiyorum.

    Seneye onuncusu yapılacak olan ‘Palavra’ festivalinin, gönlü hikâye anlatıcılığından geçen ve toplulukların hikâye anlatıcılığı aracılığıyla nasıl birleştiklerini merak edenler için eşsiz bir deneyim olacağına eminim.

     

    [1]Ajda Pekkan, Palavra Palavra (1975), Şarkıyı dinlemek isteyenler için: https://www.youtube.com/watch?v=jwMzqZnnW88

    [2]Festival Da Palavra, 9º Festa Dos Contos http://aalgures.wixsite.com/algures/festa-dos-contos

    [3]Programın detaylarına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

    : http://aalgures.wixsite.com/algures/programacao

    Festivalin tanıtım videosunu izlemek isteyenler için: https://www.youtube.com/watch?v=jq9BSZ0pIT4

    [4]Cennet Sineması , Nuovo Cinema Paradisso filmini izlemeyenleri buyrun şöyle alalım :

    https://www.imdb.com/title/tt0095765/

    http://www.beyazperde.com/filmler/film-4989/

    [5]Beni en çok şaşırtan anlardan biri, yürüyüş esnasında geldiğimiz meydanlardan birinde, ansızın insanların kendiliğinden dans etmesi oldu. Yürüyüşün üçüncü durağında, yürürken aşina olduğumuz trompet, saksafon ve davul sesleri sustu. Onun yerini, vardığımız meydanın ortasından gelen sade bir akordeon sesi aldı. Tam o anda, kadın erkek, genç yaşlı rastgele çiftler bir çember etrafında dans etmeye başladılar. Bu anın, bizdeki göbek atma misali özgürlük coşkusu taşıyan bir danstan ziyade, vals ya da tangoyu andıran partnerli bir dans olduğunu belirtmeliyim. O an gerçekten gözlerime inanamadım çünkü dans edenler, o anı renklendirmek için önden hazırlanmış dansçılar değildi. Aksine, o kasabadan ya da festival organizasyon ekibinden, sıradan insanların birbirileriyle doğallıkla gerçekleştirdikleri bir valsti. Şiir gibi bir andı. Tıpkı yan komşun ile kuzeninin ya da annenle ilkokul öğretmeninin akordeon sesini duyunca sokakta birlikte dans etmesiyle eş değer beklenmedik bir durum oluşmuştu. Duygusal olarak, o anki atmosfer bana, Portekizli insanların içlerindeki hezeyanı, romantikliği, hüznü, tutkuyu, aşkı, bir olmayı, neşeyi ve birlikte paylaşımın gücünü gösterdi. Küçük bir Akdeniz kasabasında, başka türlü bir yaşamın -güzel bir mahalle kültürünün- mümkün olabileceğine dair, her zaman bulunmayacak türden bir umut verdi.

    [6]Luis Correia Carmelo ile FEST Young Storyteller Residency programı dahilinde yapılan söyleşi çevrilmiştir.

    [7]Jorge Serafim ile FEST Young Storyteller Residency programı dahilinde yapılan söyleşi çevrilmiştir.

    [8]Susana Cecilio ile FEST Young Storyteller Residency programı dahilinde yapılan söyleşi çevrilmiştir.

    [9]Performansın küçük bir bölümü aşağıdaki linkten izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=pTr3iJR8oZ8

  • Zıplayan Fare

    Hiç nereden geldiğini bilmediğiniz sesler duydunuz mu?

    İçiniz korkudan titreye titreye o sesleri takip ettiniz mi?

    Peki, hayal kuracak kadar cesur, yola çıkacak kadar meraklı olduğunuzu hissettiniz mi?

    Ya da hiç düşündünüz mü, ya size olduğunuzu söyledikleri kişi değilseniz? Ya bambaşka biriyseniz?

    Öğrenmenin yolu korkuya rağmen yola çıkmak, hayal etmek ve umut etmeyi bırakmamak. Bir de inanmak tabii… Başka bir yaşama şekli olabileceğine… İnsan umut etmeyi bırakmadığı sürece değişimin de hep mümkün olabildiğine…

    Bu hafta sizlerle Zıplayan Fare masalını paylaşmak istedik. Umuda ve inanca fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, bu küçük kahraman bize yol göstersin. Umudu yaymak için bol bol anlatın olur mu?

     

    Zıplayan Fare

    Bir zamanlar bir fare varmış. Çok meşgul bir fareymiş. Bıyıklarını her yere sokar, araştırır da araştırırmış. Çok meşgulmüş, tıpkı diğer fareler gibi faresel işlerle uğraşır dururmuş. Ama bazen, arada sırada garip bir ses duyarmış. Fare bu sesi duyduğunda kafasını kaldırır, gözlerini kısar, bıyıklarını havaya kaldırır ve merak edermiş.

    Bir gün yanındaki farelerden birine sormuş “Sen de bir uğultu duyuyor musun kardeşim?” “Hayır, hayır” demiş diğer fare burnunu çimenlerden kaldırmadan. “Hiçbir şey duymuyorum. Çok meşgulüm sonra konuşalım.” Fare vazgeçmeyip aynı soruyu başka bir fareye sormuş. “Deli misin nesin? Ne sesinden bahsediyorsun?” diye yanıtlayıp kendisini kavak ağacının kovuğundan içeri atmış bu fare de.

    Tüm cevaplardan sonra farecik omuz silkmiş ve kendini başka işlerle meşgul edip sesi duymamaya çalışmış. Ama ses durmak bilmiyormuş. Ses gittikçe zayıflamış, zayıflamış ama hâlâ oradaymış. Farecik dayanamayıp bu sesi araştırmaya karar vermiş. Diğer fareleri faresel işlerle baş başa bırakıp oradan azıcık uzaklaşmış ve dinlemeye başlamış. İşte ses! İşte ses hâlâ devam ediyormuş. Dinlemeye, anlamaya çalışırken birden başka bir ses duymuş.

    “Merhaba!” “Merhaba küçük kardeşim!” demiş sesin sahibi. Fare öyle korkmuş, öyle bir zıplamış ki yerinden, derisinin içinden çıkıverecekmiş. Sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikmiş, kaçmaya hazırmış ki “Burada yalnız başına ne yapıyorsun kardeşim?” diye sormuş ses yeniden. Sesin sahibi bir rakunmuş.

    Küçük fare utanmış, ne yapacağını bilememiş, neredeyse burnunu otların içine sokup çekine çekine cevap vermiş         “Kulaklarımda bir uğultu var. Kaynağını araştırıyorum.” “Kulaklarında bir uğultu mu? Neyin sesini duyuyorsun kardeşim? Yoksa nehirden mi bahsediyorsun?” “Nehir? Nehir de nedir?” diye sormuş fare. “Gel, benimle yürü. Sana nehrin ne olduğunu göstereyim.”

    Küçük fare çok korkuyormuş ama sesin kaynağını bulmaya kararlıymış. Kendi kendine “Sesin kaynağını bir bulayım, beni işimden alıkoyan bir şey olmasın, öyle işime dönerim. Hem kardeşlerim hiçbir şey olmadığını söylemişti. Onlara da gösterebilirim. Rakundan benimle gelmesini istersem bir kanıtım da olabilir.” diye düşünmüş ve rakuna dönüp “Beni nehre götür, seninle yürüyeceğim demiş.”

    Küçük fare, rakunla yürümeye başlamış ama korkudan kalbi çıkacak gibiymiş. Rakun onu garip yollardan geçiriyormuş. Yol boyunca öyle garip, öyle güzel kokular gelmiş ki burnuna! Çoğu zaman öyle korkmuş, öyle korkmuş ki geriye dönüp kardeşlerinin yanına gitmek istemiş. Ama vazgeçmemiş ve sonunda nehir kıyısına varmışlar.

    Nehir! Kocaman, nefes kesici bir şeymiş. Bazı yerleri derin ve temiz, bazı yerleri kasvetliymiş. Küçük fare öteki yakayı göremiyormuş çünkü nehir çok da genişmiş. Nehir uğulduyor, şarkı söylüyor, bağırıp çağırıyormuş. Küçük fare nehrin suları üstünde kocaman ve küçücük şeylerin akıp gittiğini görmüş, “Müthiş bir şey bu!” diyebilmiş beceriksizce.

    “Kesinlikle müthiş bir şey!” diye yanıtlamış rakun, “Gel seni birisiyle daha tanıştırayım.” Nehrin daha gölgeli bir yerine gitmişler. Orada kocaman bir nilüfer yaprağının üzerinde bir kurbağa oturuyormuş. Kurbağa, fare ve rakunu görünce bembeyaz karnını göstererek iki ayağı üzerine kalkmış ve “Merhaba küçük dostum. Nehre hoşgeldin.” demiş. “Sizi burada yalnız bırakıyorum,” diye araya girmiş rakun ve fareye “sakın korkma minik dostum, bundan sonra kurbağa seninle ilgilenecek.” diyerek uzaklaşmış. Nehir kenarında yiyecek arayıp, bulduklarını suda yıkayıp yiyerek uzaklaşmış.

    Küçük fare suya yaklaşmış ve eğilmiş. Suda korkmuş bir fare yüzü görmüş, “Sen de kimsin?” diye sormuş suda gördüğü yüze. Sonra kafasını kaldırıp kurbağaya “Bu kadar büyük bir nehrin ortasında olmaya korkmuyor musun?” diye sormuş.

    “Yoo, korkmuyorum. Ben ve kardeşlerime, hem suda hem de karada yaşama gibi bir hediye verilmiş. Kış gelip de bu “Deva, Derman, Efsun, Büyü, Tılsım”ı yani nehri dondurduğunda ben görünmez olurum. Onca zaman Gökgürültüsü kuşları uçar dururlar ama beni göremezler. Beni görmek isteyenler ancak doğa yeşil ve uyanıkken ziyaret edebilirler. Ben ve kardeşlerim bu suyun koruyucularıyız.”

    “İnanılmaz!” diyebilmiş fare yalnızca. O kadar şaşkınmış ki kelimeler ağzından beceriksizce çıkıyormuş. “Sen de tılsım gücü ister misin?” diye sormuş kurbağa. “Tılsım gücü? Ben mi? Evet, evet! Eğer mümkünse, evet.” demiş. “O zaman çömelebildiğin kadar çömel, sonra da zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla. Tılsımını bu şekilde bulacaksın!”

    Küçük fare denileni yapmış ve çömelebildiği kadar çömelip, zıplayabildiği kadar yükseğe zıplamış. En yükseğe çıktığında görmüş. Çook uzaklarda “Kutsal Dağ”ı görmüş. İşte oradaymış. Onun tılsımı da tam karşısındaymış. Küçük fare gözlerine inanamamış. İşte, işte orada öylece duruyormuş dağ. Sonra hızla aşağı, nehre düşüvermiş. Kendisini zar zor sudan çıkarıp, nehir kenarında soluk soluğa kurbağaya bağırmış “Kandırdın beni!” “Bekle! Bir yerin incinmedi ki. Öfkenin seni kör etmesine izin verme. Söyle bakalım ne gördün?” “Ben,” demiş fare kekeleyerek “ben, ben Kutsal Dağları gördüm.” “O zaman artık yeni bir adın var senin. Zıplayan Fare!” “Teşekkür ederim, teşekkür ederim.” demiş Zıplayan Fare “kardeşlerimin yanına dönüp bana neler olduğunu anlatmak istiyorum.” “Git, o zaman git. Kardeşlerine dön. Onları bulmak çok kolay. Muhteşem Nehir’in sesini arkana al ve yürümeye başla. Sesin aksi yönünde yürürsen kardeşlerine ulaşabilirsin.”

    Böylece Zıplayan Fare, fareler dünyasına geri dönmüş. Ama büyük bir hayal kırıklığı, kimse onu dinlemiyormuş. Yağmur yağmadığı halde neden ıslak olduğunu anlamamışlar. Hatta birçok fare bu yüzden ondan korkmuş. Onu kocaman bir hayvanın yemek için ağzına aldığını sonra da tükürdüğünü düşünmüşler. Bu koca hayvan fareyi yemediğine göre zehirli olmalıymış.

    Zıplayan Fare kardeşleri arasında yaşamaya devam etmiş ama Kutsal Dağların görüntüsü gözünün önünden gitmiyormuş. Bu anı, kalbini ve aklını yakıp kavuruyormuş.

    Günlerden bir gün fareler diyarından azıcık uzaklaşmış ve kırlara doğru bakmış. Yukarıya baktığında gökyüzünde birçok nokta görmüş. Bunlar kartallarmış. Ama o yine de Kutsal Dağlar’a gitmeye kararlıymış. Tüm cesaretini toplamış ve mümkün olduğunca hızla kırlarda koşmaya başlamış. Koşmuş, koşmuş, koşmuş. Kalbi korkudan ve heyecandan deli gibi çarpıyormuş. Ta ki bir adaçayı çalılığına varana dek koşmuş. Çalılıkta dinlenip nefesini düzenlemeye çalışırken yaşlı bir fare görmüş. Bu çalılık bir fare için cennet sayılırmış. Bir sürü tohum, bir dolu yuva malzemesi ve meşgul olacak onlarca şey.

    “Merhaba” demiş Yaşlı fare “Hoşgeldin.”

    Zıplayan Fare hayrete düşmüş. Bu nasıl bir yer, bu nasıl bir fareymiş böyle? “Sen gerçekten de muhteşem bir faresin,” demiş tüm içtenliğiyle “burası gerçekten muhteşem bir yer ve de kartallar seni burada göremezler, değil mi?” “Evet, burada durup kırlarda dolaşan tüm hayvanları görebilirsin. Bufalo, antilop, tavşan, çakal… Burada durup onları izleyebilir ve isimlerini öğrenebilirsin.” “Bu harikulade bir şey! Peki buradan Kutsal Dağlar’ı ve Muhteşem Nehir’i görebilir misin?” “Hem evet hem hayır. Orada bir nehir olduğunu biliyorum. Ama korkarım ki Kutsal Dağlar sadece bir hayal ürünü. Şu tutkuyu bırak da, benimle burada kal. Burada istediğin her şey var.” “Nasıl böyle şeyler söyleyebilir?” diye düşünmüş Zıplayan Fare. “Kutsal Dağlar’ın tılsımını kim unutabilir ki bir kere gördükten sonra?” Sonra Yaşlı Fare’ye dönüp “Benimle yemeğini ve evini paylaştığın için çok teşekkür ederim Yaşlı Fare ama şimdi yola düşmeli ve Kutsal Dağlar’ı aramalıyım.” demiş. Yaşlı Fare “Burayı terk edecek kadar aptal bir faresin. Baksana kırlardaki tehlikelere. Şöyle kafanı kaldırıp bakman bile yeterli.” diyerek ikna etmeye çalışmış ama başaramamış.

    Zıplayan Fare için ayrılmak çok zor olmuş ama tekrar tüm kararlılığıyla ve cesaretiyle koşmaya başlamış. Zemin çok zorluymuş ama kuyruğunu kaldırıp tüm gücüyle koşmuş. Sırtında gökyüzündeki kartalların gölgelerini hissedebiliyormuş. Off, o gökyüzündeki gölgeler! Sonunda kendini yaban kirazı ağaçlarının gölgesine atıvermiş. Gözlerine inanamıyormuş. Ağaçların dibi sulu ve ferahmış. Dilediği gibi içebileceği su, yemek için kirazlar ve tohumlar, yuva yapmalık otlar, keşfedilecek delikler ve daha daha niceleri….

    Yeni bulduğu bu alanı keşfe çıktığında ağır ağır nefes alan birisini duymuş. Hemen araştırıp sesin kaynağını bulmuş. Karşısında boynuzları olan tüylü bir tümsek duruyormuş. Bu bir bufaloymuş. Zıplayan Fare, karşısında yere öylece uzanıvermiş yaratığın muhteşemliğine, büyüklüğüne inanamamış. Öyle büyükmüş ki Zıplayan Fare boynuzlarından birine tırmanabilirmiş. “Ne büyüleyici bir şey!” diye düşünerek daha da yakınına yaklaşmış. “Merhaba dostum,” demiş buffalo “ziyaretime geldiğin için teşekkürler.” “Merhaba muhteşem varlık! Neden yerde uzanıyorsun böyle?” “Çok hastayım ve yakında öleceğim,” demiş buffalo “dediklerine göre yalnızca fare gözü iyi gelirmiş hastalığıma. Ama küçük dostum, fare diye bir şey var mı ki!”

    Zıplayan Fare şok olmuş. “Gözlerimden biri mi!” “Minicik gözlerimden biri mi!” diye korkuyla aklından geçirmiş. Geri geri adım atıp yaban kirazı ağaçlarının gövdeleri arasına çekilmiş. Ama bufalonun nefesi gittikçe zayıflıyormuş. “Yakında ölecek,” diye düşünmüş Zıplayan Fare “eğer gözlerimden birini vermezsem ölecek. Böylesine mükemmel bir varlık yok olup gidecek!”

    Bu düşünce onu öyle üzmüş ki bufalonun yanına gidip titrek bir sesle “Ben bir fareyim ve sen, ve sen dostum inanılmaz bir varlıksın. Ölmene izin veremem. Benim iki gözüm var, bu yüzden bir tanesini sana verebilirim.” demiş. Tam o anda gözlerinden bir tanesi uçarak bufalonun kafasına konmuş ve onu iyileştirmiş. Bufalo ayağa kalkar kalmaz Zıplayan Fare’nin tüm dünyası sarsılmış. “Çok teşekkür ederim minik dostum,” demiş buffalo “Kutsal Dağlar’ı aradığını, Muhteşem Nehri ziyaret ettiğini biliyorum. Sen bana hayatımı yeniden bağışladın. Böylece sonsuza kadar senin dostunum, bilesin. Gel. Bacaklarımın arasında gövdemin altında yürü. Seni Kutsal Dağlar’ın eteklerine kadar götüreceğim. Böylece gökyüzündeki gölgelerden korkmak zorunda kalmayacaksın. Sen benim altımda yürüdükçe kartallar sadece bir buffalo sırtı görecekler. Ama seninle dağa kadar tırmanamam. Ben kırlara aitim ve eğer dağa tırmanmaya kalkarsam senin üstüne devrilebilirim.”

    Böylece Zıplayan Fare bufalonun gövdesinin altına kendini gizlemiş ve yürümeye başlamışlar. Ama tek gözle yürümek, hele de bufalonun kocaman toynaklarının arasında yürümek, hiç de kolay değilmiş. Sonunda bufalonun onu getirebileceği yere gelmişler. “Seni burada bırakmak zorundayım minik dostum.” demiş buffalo. “Çok teşekkür ederim. Ama biliyor musun bu yolculuk beni çok korkuttu. Öyle kocaman toynakların var ki her yere bastığında sarsıntılardan çok korktum.” demiş Zıplayan Fare. “Korkun boşunaymış. Benim yürüyüşüm Güneş Dansına benzer. Toynaklarımın nereye basacağını her zaman çok iyi bilirim. Şimdi kırlara geri dönmeliyim. Beni istediğin zaman oralarda bulabilirsin.” diyerek uzaklaşmış buffalo.

    Zıplayan Fare hemen çevresini keşfetmeye başlamış. Burada önceki yerlerden daha fazla şey varmış. Bir fareyi yıllarca meşgul tutacak şeyler, yüzlerce fareyi doyuracak tohumlar… Keşfine devam ederken birden gri bir kurtla karşılaşmış. Öylece oturmuş hiçbir şey yapmayan gri bir kurt.

    “Merhaba Kurt dostum.” demiş Zıplayan Fare. Kurdun kulakları dikilip gözleri parlamış. “Kurt! Kurt! Evet, bu benim. Ben bir kurdum!” Sonra aniden kurdun zihni kararmış ve bir şey yapamaz halde oturuvermiş tekrar yerine. Kendisinin kim olduğuna dair en ufak bir ipucu bile yokmuş. Her defasında Zıplayan Fare ona kim olduğunu hatırlatmış. Her hatırladığında çok heyecanlanmış ama kısa sürede unutuvermiş yine.

    “Nasıl da mükemmel bir varlık,” diye düşünmüş Zıplayan Fare “ama hafızası! Çok yazık!” Sonra yeni ulaştığı bu yerin merkezine gidip kendi kalbinin sesini dinlemiş uzun uzun ve sonunda kararını vermiş. Kurda doğru yaklaşıp “Kurt kardeş….” “Kurt! Kurt! Evet!” demiş Kurt. “Lütfen kurt kardeş, lütfen dinle beni. Sana neyin iyi geleceğini biliyorum. Bir fare gözü. Ben de sana gözümü vermek istiyorum. Lütfen kabul et.” Bunu der demez diğer gözü de yerinden uçup Kurt’un başına konmuş ve Kurt iyileşivermiş. Kurt’un yanaklarından gözyaşları boşalıyormuş ama Zıplayan Fare artık hiçbir şey göremez olmuş.

    “Sen harika bir dostsun,” demiş Kurt “hafızamı bana geri verdin. Ben de seni Kutsal Dağlar’a götüreceğim. Orada kocaman bir göl var, Tılsımlı Göl. Dünyanın en güzel gölüdür. Tüm dünyanın yansıması o göldedir. İnsanların, evlerin, kırların ve gökyüzünün tüm varlıklarının yansıması oradadır.” “Lütfen beni oraya götür” demiş Zıplayan Fare ve Kurt çam ağaçlarının arasından yürüyerek fareyi Tılsımlı Göl’e götürmüş. Zıplayan Fare gölün suyundan biraz içmiş. Kurt ona çevresindeki güzellikleri tarif etmiş. Sonra da “Seni burada bırakmak zorundayım,” demiş Kurt “geri dönüp başkalarına da rehberlik etmeliyim. Ama istediğin kadar burada kalacağım seninle.” “Teşekkür ederim dostum,” demiş Zıplayan Fare “yalnız kalmaktan korksam bile geriye dönmen gerektiğini biliyorum. Böylece başkalarını da buraya getirebilirsin.”

    Kurt gitmiş ve Zıplayan Fare olduğu yerde çökmüş. Korkudan titreyerek. O artık kör bir fareymiş ve bir kartalın onu yakında bulacağını çok iyi biliyormuş. Birden sırtında bir gölge hissetmiş ve kartala ait sesi duymuş. Korkudan ve şoktan kendini kasmış, germiş…

    Ve kartal…

    Zıplayan Fare uyumuş…

    Sonra uyanmış. Yaşadığına şaşkın! Yeniden görebildiğine şaşkın! Her şey bulanıkmış ama renkler çok güzelmiş.

    “Görebiliyorum! Görebiliyorum!” demiş Zıplayan Fare tekrar tekrar. Yanına bulanık bir şekil gelmiş. Gözlerini kısmış ama bir türlü netleşmemiş görüntü.  “Merhaba dostum, biraz Tılsım ister misin?” diye sormuş şekilden çıkan ses. “Benim için! Tılsım! Evet, evet!” “O zaman çömelebildiğin kadar çömel ve zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla.”

    Zıplayan Fare kendisine söyleneni yapmış. Çömelebildiği kadar çömelip, zıplayabildiği kadar yükseğe zıplamış. Ve rüzgar onu yakalayıp daha da yükseğe taşımış.

    “Sakın korkma,” demiş ses “rüzgara asıl ve ona güven!” Zıplayan Fare sesin dediğini yapmış. Gözlerini kapatıp kendini rüzgara bırakmış, rüzgar da onu yükseğe, daha da yükseğe taşımış. Zıplayan Fare gözlerini açıp aşağıya bakmış, gözleri artık çok daha net görüyormuş. Aşağıda Tılsımlı Göl’ün üzerindeki bir nilüfer yaprağında eski dostu Kurbağa!

    “Bu sen misin?” diye bağırmış aşağıya. “Merhaba Zıplayan Fare!” demiş kurbağa “Baksana, artık yeni bir adın var. Sen artık bir Kartal’sın. Bak… bak kendine”

    Zıplayan Fare bakmış. Arka ayaklarının yerlerinde nasıl keskin pençeler olduğunu, ön ayaklarının olması gereken yerde duran tüyleri, burnu ve bıyıklarının yerindeki kıvrık gagayı görmüş.

    Kanatlarını açmış ve uçmuş. Uçmuş, uçmuş, uçmuş…

     

     

    Çeviri ve Derleme: Şeyda Çevik

    15 Şubat 2017

    Görsel kaynakları:

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403169/

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403096/

    https://tr.pinterest.com/pin/438256607459681491/

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403189/

     

  • Başlangıçta Boşluk Vardı…

    Seiba’nın kurucularından sevgili Nazlı Ç. Azazi 10 Mart 2018 Cumartesi günü TEDx Youth etkinlikleri kapsamında SEV Amerikan Koleji’nde bir konuşma yaptı. Bütünüyle gençler için tasarlanmış günde, farklı çalışma alanlarından gelen insanlar “Boşluk/Gap” teması üstüne sunumlar yaptılar. Nazlı’nın “Boşluktan Doğan Hayaller” adlı konuşmasını izlemeniz ve etkinlik hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşmanız için sizi yazımızla baş başa bırakıyoruz.

    Paylaşmaya değer fikirlerin bağımsız ve ortak bir platformda ses bulması amacıyla hayata geçen TED, gönüllü organizatörler aracılığıyla dünyanın pek çok ülkesinde düzenlediği etkinliklerle insanları bir araya getirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz Mart ayında SEV Amerikan Koleji, bir TEDx Youth etkinliğine ev sahipliği yaptı. Etkinlik temasının bu çağın insanları olan bizlere çok söylediğine inanıyoruz.

    “Hayatımızdaki boşluklar ve bunları nasıl doldurduğumuz ya da doldurmadığımız aslında bizi biz yapan özelliklerimizdir. O yüzden etkinliğimizin temasını “Boşluk/Gap” olarak belirledik. Duygusal boşluklar, iş alanındaki boşluklar, boşlukları fırsata çevirmek, boş vermek, boş geçmemek, boşları toplamak, boş kalmamak gibi pek çok çağrışıma sahip olan temamızda herkesin paylaşılmaya değer bir fikri olduğunu düşünüyor ve konuşmacılarımızın paylaşımları ile bazı boşlukları dolduracağını hayal ediyoruz.”

    Konuşmasına evrenin yaratılışını anlatan bir Tibet hikâyesi ile başlayan Nazlı’nın bu konudaki fikirlerini dinlemek için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?reload=9&v=1glPoFvPYMo

    Biz de, Nazlı’nın konuşmasından ilham alarak dileyelim: Hayallerinize yer açtığınız, boşluklar barındıran, güzel mi güzel bir bayram tatili geçirin. Bol bol hayal kuralım ki değiştirip, dönüştürebilelim… Bayramınız kutlu olsun!

  • Anlatan Öğretmen Masal Şenliği

    Duyduk duymadık demeyin! Seiba’nın uluslararası hikâye anlatıcılığı sertifika programlarından Anlatan Öğretmen ikinci dönem katılımcıları, tam iki güne yayılan masal şenliği ile mezuniyetlerini kutluyor. Gelin, meslek yolculuklarına anlatıcılığın zenginliklerini katan çiçeği burnunda mezunlarımızın anlatılarında bir arada olalım!

     

    10 aya yayılan Anlatan Öğretmen programı, kuramsal ve uygulamalı derslerin yer aldığı, yurt içinden ve yurt dışından alanında deneyimli eğitmenlerin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz dolu dolu bir program. Programımız, anlatıcılık geleneğinin birleştirici ve dönüştürücü etkisini sınıf ortamında deneyimlemek ve öğrencileri ile paylaşmak isteyen öğretmenler için tasarlandı. İlk katılımcılarımızı 2017 Haziran ayında, gene harika bir masal şenliği ile mezun etmiştik. Şimdi sıra ikinci mezunlarımızda…

    Mezuniyet şenliğimiz, 7 Haziran Perşembe günü Gültepe Harmantepe İlkokulu’nda katılımcılarımızdan bazılarının ilkokul öğrencilerine anlatacağı masallar ile başlayacak. Şenliğimizin ikinci günü ise 9 Haziran Cumartesi. Mezunlarımız, Cezayir Apartmanı’nda arka arkaya iki farklı yaş grubuna iki farklı anlatı yapılacaklar; 11:00-13:00 saatleri arası 4-7 yaş çocuklara, 14:00-16:00 saatleri arası 7-11 yaş çocuklara.

    Üstelik bu yıl şenliğimizi Bütün Çocuklar Bizim Derneği ile birlikte düzenliyoruz. Mezunlarımızın 9 Haziran günü yapacağı anlatılara aşağıdaki kitap listesinden bir kitap seçip getirirseniz Bütün Çocuklar Bizim Derneği’nin Gültepe Harmantepe İlkokulu için yaptırdığı kütüphaneye hep birlikte katkıda bulunabiliriz.

    Etkinlik detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz: https://m.facebook.com/events/879586945561558/ajax/permalink/reaction/?active_tab=about&ref=page_internal

     
    Kitap Listesi

    1. Yolun sonundaki okyanus (Neil Gaiman)
    2. Koraline (Neil Gaiman)
    3. Odd ve ayaz devi (Neil Gaiman)
    4. Babam süt peşinde (Neil Gaiman)
    5. Yaşlı ormanın gizemi (Dino Buzzati)
    6. Karlar kraliçesi (Andersen)
    7. Momo (Michael Ende)
    8. Charlie’nin çikolata fabrikası (Roald Dahl)
    9. Alev saçlı çocuk (Cristine Nöstlinger)
    10. Bir şeftali bin şeftali (Samed Bahrengi)
    11. Miquel (Alfredo Gomez Cerda)
    12. Soğuktan korkmayan tek kuş (Zoran Drvenkar)
    13. Borulardaki Ayı (Julio Cortazar) – Okul Öncesi
    14. Ayı Olmayan Ayı (Frank Tashlin) –
    15. Babam Çalılığa Dönüşünce(Joke van Leeuwen)
    16. Cik! (Joke van Leeuwen)
    17. Kipri (Dick King-Smith)
    18. Görünmez Tonino’nun Maceraları (Gianni Rodari)
    19. Bir Telefonluk Masallar – Gianni Rodari
    20. Küçük Kara balık (Samed Behrengi)
    21. Frederic (Leo Lionni)
    22. Küçüklere Masallar (Italo Calvino)
    23. Küçük Prens (Antoine De Saint-Exupery)
    24. Haydi Gel Birlikte Hazine Bulalım – Janosch
    25. Seni İyileştireceğim Dedi Ayıcık – Janosch
    26. Kaplancık için Dev Parti – Janosch
    27. Kaplancık’a Mektup Var – Janosch
    28. Kanatlı Kediler Masalı 1-2-3-4 – Ursula Le Guin
    29. Tohumun Rüyası – Nalan Özdemir Erem
    30. Bahadır – Geert De Kockere
    31. Ev Canavarları – Stanislav Marijanovic
    32. Zeynep’in Kırmızı Çizmeleri (Francesca Chessa)
    33. Çok Hayal Kuran Çocuk (Şermin Çarkacı)
    34.  Sıradan Bir Gün (Mark Janssen)
    35.  Sakar Kral (Anne Gaelle Balpe & Mayalen Goust)
    36. Mantova’nın Cüceleri ( Gianni Rodari)
    37. Bütün Gün Esneyen Prenses (Carmen Gil)
    38. Yeşil Parmaklı Tistu- Maurice Druon
    39. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi-Luis Sepulveda
    40. Kristal Yelkenli -Jose Maure de Vasconcelos
    41. Yağmur Yağdıran Kedi – Marcel Ayme
    42. Ben Bir Hayaletim (Güzin Öztürk)
    43. Kaptan Kâzım’ın Sağ Yanağı (Ayşe Güren)
    44. Kahraman Berber Mutsuzluğa Karşı – Çiğdem Kaplangı
    45. MüzeÖzgün Adı: The Museum  – Sudan Verde-
    46. Fikri Rüyakaçıran – Yazan: Su Özdoğu
    47. Eve Yolculuk – Yazan ve resimleyen: Frann Preston-Gannon
    48. Unutma Oyunu  – Doğan Gündüz
    49. Benek Tozu ve Diğer Müthiş Sırlar – Roald Dahl
    50. Küçük Evler’in Büyük Ağacı – Yazan: Luisa Mattia
    51. Karadankaçanlar – Aslı Tohumcu
    52. Rüyalar Fabrikası – Sophie Schwarz
    53. Dostum Sığırcık – Yazan: Gillian Perdue Resimleyen: Barry Reynolds
    54. Bir Pekin Ördeğinin Tam 15 Yıl 5 Ay Süren Yolculuğu – Vassilis Papatheodorou
    55. Evim, Evim, Güzel Evim! – Yazan ve Resimleyen: Giles Laroche
    56. Cecü’nün Yer Cüceleri – Umberto Eco
    57. Ayıcık Ernest ile Farecik Célestine’in –  Daniel Pennac
    58. Kumkurdu – Asa Lind Sandvaren
    59. Daha da Fazla Kumkurdu – Asa Lind
    60. Küçük Ejderha Kokosnuss Okula Başlıyor – Ingo Siegner
    61. Küçük Ejderha Kokosnuss Korkma! – Ingo Siegner
    62. Küçük Ejderha Kokosnuss Kızılderililerin Arasında – Ingo Siegner
    63. Ben ve Sen  Giusi Quarenghi
    64. Kıyıya Vuran Kız – Stefan Boonen
    65. Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü – LuisSepulveda
    66. Clementine – Sara Pennypacker
    67. Sıkı Arkadaşlar ve Spagetti Canavarı – Andreas Steinhöfel
    68. En İyi Arkadaşım – Ute Wegmann
    69. İnfografik – Hayvanlar Âlemi – Simon Rogers
    70. İnfografik – İnsan Vücudu – Simon Rogers
    71. Tehlikeli Yolculuk – Jasper’ın denizlerdeki Macerası – Barbara Else
  • Düş Hekimi – Masallar Hastanelerde 2

    Siz onu Abraxas Hikâye Anlatıcısı adıyla tanıyor olabilirsiniz. Peki ya Düş Hekimi olma yolunda ilerlediğini biliyor muydunuz? Argın Kubin, Seiba’nın uluslararası sertifika programlarından Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencisi. Şu sıralarda zamanının çoğunu tıp eğitimi, hikâye anlatıcılığı ve dansa ayırıyor.

    Argın, hayal gücünün şifa veren bir yanı olduğuna inanıyor. Bu şifayı masallar aracılığıyla hem hastanelerde tedavi gören insanlara hem de farklı mekanlarda yaptığı anlatılarla dinleyicilerine yaymaya çalışıyor. Onun hikâye anlatıcılığı serüvenini mesleğiyle buluşturduğu an, bir insanın farklı yanlarının bir araya gelip, bütünleşmesinin hikâyesi. Masallar Hastanelerde yazı dizimizin ikinci röportajının hepimize hayal kurmanın gücünü hatırlatması dileğiyle…

    Hikâye anlatıcılığı ile nasıl tanıştın?

    2012 yılında katıldığım bir buluşma hayatımı gözden geçirmemi sağladı. Hayata yeni doğmuş bebek gözleriyle yeniden bakabilmek, yeni bir başlangıç yapabilmek için durdum, o sırada yaptığım her şeye ara verdim.

    Bir yıl sonra mart ayında Şirince’de düzenlenen bir masal festivaline katıldım. Daha sonra hocam olan Nazlı Ç. Azazi bu festivali düzenleyenlerden biriydi. Festivalde yurt içinden ve yurt dışından gelen anlatıcılar vardı, onları dinlerken büyülenmiştim. Anlatıcılığa karşı öyle bir çağrı hissettim ve bu çağrı öyle derinden geliyordu ki peşine düşmeye karar verdim. Araştırmalarım sonunda Judith M. Lieberman ve Nazlı’nın eğitimlerinden haberdar oldum. Hemen o yaz Nazlı’nın Tiyatro Medresesi’nde düzenlediği anlatıcılık kampına, ardından Judith’in İzmir’de verdiği eğitimlere katıldım. Ara ara anlatılar sonrası gerçekleştirilen açık sahnelerde, sonra yavaş yavaş tek kişilik anlatılar ile dinleyicilerle buluşmaya başladım.

    Seiba’nın Anlatıcının Yolu eğitiminden haberdar olduğumda hem anlatıcılığın inceliklerini öğrenmenin hem de bunu bir toplulukla, yol arkadaşlarıyla deneyimlemenin güzel olabileceğini hissettim ve eğitime başladım.

    Sana “Mutlaka bu işi yapmalıyım.” dedirten şey neydi?

    En başta okuduğum hikâyeler, dinlediğim masallar kendimle bağlantı kurmama çok hizmet ettiler, kendimi keşfetme sürecimde çok etkili oldular. Masallar, hikâyeler yüzyıllar boyunca hayatta kaldılarsa onlara kulak vermeliyim, ben faydalanıyorsam belki başka insanlar da faydalanabilirler diye düşündüm. Masal anlattığım insanlardan aldığım güzel geri bildirimler ve insanlarla doğrudan bağlantı kurmak; göz göze bakmak, muhabbet etmek bana çok iyi geldi. Doğaçlamayı çok sevdiğimi fark ettim. Başka ilgi alanlarımı anlatılarıma entegre edebiliyordum, özgür ve kucaklayıcı bir alandı benim için anlatı sanatı. Kendi gerçekliğimle, incinebilir bir halde var olmanın peşindeyim. Anlatıcılık da bunu deneyimleyebileceğim en iyi alanı açtı bana.

    Tıp fakültesinde okuyan bir doktor adayı olarak anlatıcılık ile mesleğini birleştirmeye nasıl karar verdin?

    Anlatıcının Yolu eğitimi sırasında Jessica Wilson ile çalışma fırsatımız oldu. Jessica bir sağlık çalışanıydı ve bulunduğu birimdeki hastalara hikâyeler anlatıyordu, bunun için eğitim almıştı. Aynı hafta sonu Nazlı, Almanya’da prematüre bebeklere masal anlatan bir anlatıcıdan bahsetti. Özellikle yeni doğanlara masal anlatma fikri beni büyülemişti. Hastanelerin farklı birimlerinde hastaların yararı için meslekleri ile anlatıcılığı birleştiren insanlar olduğunu duymak çok etkileyiciydi.

    Anlatıcının Yolu eğitimi kapsamında staj yapmamız gereken zaman geldiğinde ben nerede staj yapacağıma, hangi gruba masal anlatacağıma bir türlü karar verememiştim. Nazlı bulunduğum ortamın benim için çok iyi bir fırsat olduğunu fark etmemi sağladı. Gene o günlerde masal anlattığımı duyan hocam Münevver Erdinç kendi dersinde masal anlatmamı istedi. Okuldaki başka hocalara ve sağlık çalışanlarına da haber vermiş, sınıf arkadaşlarıma katılmanın zorunlu olduğunu, yoklama alacağını bildirmişti. Bir yandan ya istemezlerse diye düşünüp gerilmiş, bir yandan da çok heyecanlanmıştım. Çünkü o güne kadar tıp öğrencisi kimliğim ile anlatıcı kimliğimi birbirinden ayırmıştım hep. Anlatıcı yanım okul içerisinde açığa çıkardığım bir yanım değildi, birkaç arkadaşım dışında kimse tarafından bilinmiyordu. Bir ders saati süresince yaptığım anlatıda farklı kimliklerimin birleştiğini, bütünleştiğini hissettim; benim için bir dönüm noktasıydı. Dinleyicilerim içinse bir nefes alma alanı yarattı o buluşma.

    Bu deneyimin ardından Anlatıcının Yolu eğitimi için gerçekleştirmem gereken stajımı okulumun içerisindeki çocuk hastanesinde yapmak üzere hocalarımla konuştum. Çok güzel karşıladılar, çok sevindiler ve bütün kapıları açtılar önümde. Çocuk hastanesinin hematoloji alt kliniğinde masal anlatmaya başladım. Gördükleri tedavi sebebiyle çocukların bir araya gelmeleri uygun olmadığı için oda oda dolaşıp masallarımı birebir anlattım.

    Çocuklar nasıl karşıladılar seni?

    Mevcut hastane ortamı bir çocuğun uzun süre zaman geçirebileceği bir ortam değil. Dışarıdan farklı etkinlikler için gelen her insan hastanede yatan çocukların rutin günlerine renk katıyor bence çoğu zaman. Üstüne bir de beyaz önlüklü bir doktor adayının masal anlatmak üzere onları ziyaret etmesi çarpan etkisi yarattı, başka bir doktor imajı ile karşılaştılar. Tekrar tekrar gitmemi istediler, çok mutlu oldular. Hiç konuşmayan bir çocuk birkaç buluşma sonrası kısık sesle kendini ifade etmeye başladı. Hem masal dinlemek hasta yakınlarına da iyi geldi, kimi zaman çocuklardan çok kulak kabarttılar. Küçücük bir odayı onların hayal dünyalarını zenginleştirmek için bir fırsata çevirmek; masalların yardımıyla o dört duvar gerçekliğinden çıkıp başka bir gerçekliği deneyimlemek keyifli zaman geçirmelerini sağladı. Benim anlatıcılık deneyimimi de zenginleştirdi.

    Bu deneyimlerin arasında bizimle paylaşmak isteyeceğin özel bir an var mı?

    On yedi yaşında üniversite sınavına hazırlanan bir kız vardı. Hastanede olduğu için eğitimine devam edemiyordu ve kendini geri kalmış hissediyordu. Başta masal anlatacağım için burun kıvırdı, sonra “Burada nasılsa zaman geçmiyor, anlat bari.” dedi. Öyle güzel dinledi ki anlatamam. Üstüne bir de masalla bağlantı kurarak kendi hayatını değerlendirdi, kendi hayatıyla bağlantı kurdu. Başlangıçta burun kıvırdığı hediyem olan masalımı dikkatle dinleyip, üzerine düşünüp, bir de kendi hayatıyla ilişkilendirmesi beni çok etkilemişti.

    Bir başka örnek de bir okulda birinci sınıf öğrencilerine yaptığım anlatı sırasında yaşadığım bir deneyim. Her gittiğim yerde hem tıp öğrencisi hem de bir anlatıcı olduğumu özellikle vurguluyorum. Hayatta tek bir şey olmak gibi bir zorunluluğumuz yok, çocukların bunu bilmelerini istiyorum. Ressam olma hayalimizden ailemiz mühendis olmamızı istiyor diye vazgeçmemiz gerekli değil, istersek her ikisi de olabiliriz. İşte, masalımı bitirdim ve bir çocuk heyecan içerisinde parmağını kaldırdı. “Nasıl yani? Sen şimdi hem doktorsun hem de masal anlatıyorsun. Yani hasta masalları mı iyileştiriyorsun?” diye sordu bana. Ben de “Henüz yapmıyorum ama neden olmasın.” dedim. Çok hoş bir andı. Bir yandan da dönüp düşününce söylediği şeyi düş hekimliği ile ilişkilendirebiliyorum. Masallar sözlü gelenekten gelir ve anlatılmazlarsa ölürler. Anlatarak onları tekrar ve tekrar canlı kılıyoruz. Bir de çocukların hayata bakış açısı, dünya ile kurduğu ilişki bana hep ilham veriyor, unuttuğum nice şeyi hatırlamama vesile oluyor.

    Gelecekte hastanelerde masal anlatmakla ilgili planların neler?

    Aslında benim hayalim, yani çıkış noktam yeni doğanlardı. Bunun için zamana ihtiyacım olduğunu hissederek ertelemiştim. İleride hem yeni doğanlara hem de terminal dönem dediğimiz ölüm döşeğindeki hastalara masal anlatmak istiyorum. Bu hayata yeni adım atmışları masalla karşılamak, bu hayattan göçüp gidenleri masallarla uğurlamak istiyorum. Bir yandan bu vesileyle hayatın döngüsünü kutlamak istiyorum. Bu hayalime ulaşana kadar eğitimim boyunca farklı birimlerde yapacağım stajlarda masal anlatmaya devam edeceğim.

    Önemli bulduğum bir diğer nokta ise hekim ve hasta arasındaki güven ilişkisinin kurulması. Hastaların hikâyelerini alırken ara ara aklıma gelen meselleri, hikâyeleri anlatıyorum ve hemen o an aramızda başka bir ilişki biçimi gelişiyor. Tıp doktoru ve hikâye anlatıcılığının iç içe geçtiği noktaları görüyorum. Bu, insanları şaşırtıyor ama aslında çok ortak noktamız var.

    Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

    Ne yazık ki hayal kurmaya çok zaman ayırmıyoruz, hayallerin gücüne inanmıyoruz, o gücü hayatımıza geçirmiyoruz. Sağlık açısından düşününce hayal gücünün şifalanmaya hizmet eden bir yanı da var, iyileşmeye dair umudumuzu canlı tutuyor. Masallar bu gücü anımsamamız için bize yardımcı oluyorlar. Artık soranlara “Düş Hekimi” olduğumu söylüyorum. Düşlerimizin, hayal gücümüzün iyileşmedeki rolünü anımsatıyor bu bana.