seiba

seiba has created 35 entries
  • Zıplayan Fare

    Hiç nereden geldiğini bilmediğiniz sesler duydunuz mu?

    İçiniz korkudan titreye titreye o sesleri takip ettiniz mi?

    Peki, hayal kuracak kadar cesur, yola çıkacak kadar meraklı olduğunuzu hissettiniz mi?

    Ya da hiç düşündünüz mü, ya size olduğunuzu söyledikleri kişi değilseniz? Ya bambaşka biriyseniz?

    Öğrenmenin yolu korkuya rağmen yola çıkmak, hayal etmek ve umut etmeyi bırakmamak. Bir de inanmak tabii… Başka bir yaşama şekli olabileceğine… İnsan umut etmeyi bırakmadığı sürece değişimin de hep mümkün olabildiğine…

    Bu hafta sizlerle Zıplayan Fare masalını paylaşmak istedik. Umuda ve inanca fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde, bu küçük kahraman bize yol göstersin. Umudu yaymak için bol bol anlatın olur mu?

     

    Zıplayan Fare

    Bir zamanlar bir fare varmış. Çok meşgul bir fareymiş. Bıyıklarını her yere sokar, araştırır da araştırırmış. Çok meşgulmüş, tıpkı diğer fareler gibi faresel işlerle uğraşır dururmuş. Ama bazen, arada sırada garip bir ses duyarmış. Fare bu sesi duyduğunda kafasını kaldırır, gözlerini kısar, bıyıklarını havaya kaldırır ve merak edermiş.

    Bir gün yanındaki farelerden birine sormuş “Sen de bir uğultu duyuyor musun kardeşim?” “Hayır, hayır” demiş diğer fare burnunu çimenlerden kaldırmadan. “Hiçbir şey duymuyorum. Çok meşgulüm sonra konuşalım.” Fare vazgeçmeyip aynı soruyu başka bir fareye sormuş. “Deli misin nesin? Ne sesinden bahsediyorsun?” diye yanıtlayıp kendisini kavak ağacının kovuğundan içeri atmış bu fare de.

    Tüm cevaplardan sonra farecik omuz silkmiş ve kendini başka işlerle meşgul edip sesi duymamaya çalışmış. Ama ses durmak bilmiyormuş. Ses gittikçe zayıflamış, zayıflamış ama hâlâ oradaymış. Farecik dayanamayıp bu sesi araştırmaya karar vermiş. Diğer fareleri faresel işlerle baş başa bırakıp oradan azıcık uzaklaşmış ve dinlemeye başlamış. İşte ses! İşte ses hâlâ devam ediyormuş. Dinlemeye, anlamaya çalışırken birden başka bir ses duymuş.

    “Merhaba!” “Merhaba küçük kardeşim!” demiş sesin sahibi. Fare öyle korkmuş, öyle bir zıplamış ki yerinden, derisinin içinden çıkıverecekmiş. Sırtını kamburlaştırıp kuyruğunu dikmiş, kaçmaya hazırmış ki “Burada yalnız başına ne yapıyorsun kardeşim?” diye sormuş ses yeniden. Sesin sahibi bir rakunmuş.

    Küçük fare utanmış, ne yapacağını bilememiş, neredeyse burnunu otların içine sokup çekine çekine cevap vermiş         “Kulaklarımda bir uğultu var. Kaynağını araştırıyorum.” “Kulaklarında bir uğultu mu? Neyin sesini duyuyorsun kardeşim? Yoksa nehirden mi bahsediyorsun?” “Nehir? Nehir de nedir?” diye sormuş fare. “Gel, benimle yürü. Sana nehrin ne olduğunu göstereyim.”

    Küçük fare çok korkuyormuş ama sesin kaynağını bulmaya kararlıymış. Kendi kendine “Sesin kaynağını bir bulayım, beni işimden alıkoyan bir şey olmasın, öyle işime dönerim. Hem kardeşlerim hiçbir şey olmadığını söylemişti. Onlara da gösterebilirim. Rakundan benimle gelmesini istersem bir kanıtım da olabilir.” diye düşünmüş ve rakuna dönüp “Beni nehre götür, seninle yürüyeceğim demiş.”

    Küçük fare, rakunla yürümeye başlamış ama korkudan kalbi çıkacak gibiymiş. Rakun onu garip yollardan geçiriyormuş. Yol boyunca öyle garip, öyle güzel kokular gelmiş ki burnuna! Çoğu zaman öyle korkmuş, öyle korkmuş ki geriye dönüp kardeşlerinin yanına gitmek istemiş. Ama vazgeçmemiş ve sonunda nehir kıyısına varmışlar.

    Nehir! Kocaman, nefes kesici bir şeymiş. Bazı yerleri derin ve temiz, bazı yerleri kasvetliymiş. Küçük fare öteki yakayı göremiyormuş çünkü nehir çok da genişmiş. Nehir uğulduyor, şarkı söylüyor, bağırıp çağırıyormuş. Küçük fare nehrin suları üstünde kocaman ve küçücük şeylerin akıp gittiğini görmüş, “Müthiş bir şey bu!” diyebilmiş beceriksizce.

    “Kesinlikle müthiş bir şey!” diye yanıtlamış rakun, “Gel seni birisiyle daha tanıştırayım.” Nehrin daha gölgeli bir yerine gitmişler. Orada kocaman bir nilüfer yaprağının üzerinde bir kurbağa oturuyormuş. Kurbağa, fare ve rakunu görünce bembeyaz karnını göstererek iki ayağı üzerine kalkmış ve “Merhaba küçük dostum. Nehre hoşgeldin.” demiş. “Sizi burada yalnız bırakıyorum,” diye araya girmiş rakun ve fareye “sakın korkma minik dostum, bundan sonra kurbağa seninle ilgilenecek.” diyerek uzaklaşmış. Nehir kenarında yiyecek arayıp, bulduklarını suda yıkayıp yiyerek uzaklaşmış.

    Küçük fare suya yaklaşmış ve eğilmiş. Suda korkmuş bir fare yüzü görmüş, “Sen de kimsin?” diye sormuş suda gördüğü yüze. Sonra kafasını kaldırıp kurbağaya “Bu kadar büyük bir nehrin ortasında olmaya korkmuyor musun?” diye sormuş.

    “Yoo, korkmuyorum. Ben ve kardeşlerime, hem suda hem de karada yaşama gibi bir hediye verilmiş. Kış gelip de bu “Deva, Derman, Efsun, Büyü, Tılsım”ı yani nehri dondurduğunda ben görünmez olurum. Onca zaman Gökgürültüsü kuşları uçar dururlar ama beni göremezler. Beni görmek isteyenler ancak doğa yeşil ve uyanıkken ziyaret edebilirler. Ben ve kardeşlerim bu suyun koruyucularıyız.”

    “İnanılmaz!” diyebilmiş fare yalnızca. O kadar şaşkınmış ki kelimeler ağzından beceriksizce çıkıyormuş. “Sen de tılsım gücü ister misin?” diye sormuş kurbağa. “Tılsım gücü? Ben mi? Evet, evet! Eğer mümkünse, evet.” demiş. “O zaman çömelebildiğin kadar çömel, sonra da zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla. Tılsımını bu şekilde bulacaksın!”

    Küçük fare denileni yapmış ve çömelebildiği kadar çömelip, zıplayabildiği kadar yükseğe zıplamış. En yükseğe çıktığında görmüş. Çook uzaklarda “Kutsal Dağ”ı görmüş. İşte oradaymış. Onun tılsımı da tam karşısındaymış. Küçük fare gözlerine inanamamış. İşte, işte orada öylece duruyormuş dağ. Sonra hızla aşağı, nehre düşüvermiş. Kendisini zar zor sudan çıkarıp, nehir kenarında soluk soluğa kurbağaya bağırmış “Kandırdın beni!” “Bekle! Bir yerin incinmedi ki. Öfkenin seni kör etmesine izin verme. Söyle bakalım ne gördün?” “Ben,” demiş fare kekeleyerek “ben, ben Kutsal Dağları gördüm.” “O zaman artık yeni bir adın var senin. Zıplayan Fare!” “Teşekkür ederim, teşekkür ederim.” demiş Zıplayan Fare “kardeşlerimin yanına dönüp bana neler olduğunu anlatmak istiyorum.” “Git, o zaman git. Kardeşlerine dön. Onları bulmak çok kolay. Muhteşem Nehir’in sesini arkana al ve yürümeye başla. Sesin aksi yönünde yürürsen kardeşlerine ulaşabilirsin.”

    Böylece Zıplayan Fare, fareler dünyasına geri dönmüş. Ama büyük bir hayal kırıklığı, kimse onu dinlemiyormuş. Yağmur yağmadığı halde neden ıslak olduğunu anlamamışlar. Hatta birçok fare bu yüzden ondan korkmuş. Onu kocaman bir hayvanın yemek için ağzına aldığını sonra da tükürdüğünü düşünmüşler. Bu koca hayvan fareyi yemediğine göre zehirli olmalıymış.

    Zıplayan Fare kardeşleri arasında yaşamaya devam etmiş ama Kutsal Dağların görüntüsü gözünün önünden gitmiyormuş. Bu anı, kalbini ve aklını yakıp kavuruyormuş.

    Günlerden bir gün fareler diyarından azıcık uzaklaşmış ve kırlara doğru bakmış. Yukarıya baktığında gökyüzünde birçok nokta görmüş. Bunlar kartallarmış. Ama o yine de Kutsal Dağlar’a gitmeye kararlıymış. Tüm cesaretini toplamış ve mümkün olduğunca hızla kırlarda koşmaya başlamış. Koşmuş, koşmuş, koşmuş. Kalbi korkudan ve heyecandan deli gibi çarpıyormuş. Ta ki bir adaçayı çalılığına varana dek koşmuş. Çalılıkta dinlenip nefesini düzenlemeye çalışırken yaşlı bir fare görmüş. Bu çalılık bir fare için cennet sayılırmış. Bir sürü tohum, bir dolu yuva malzemesi ve meşgul olacak onlarca şey.

    “Merhaba” demiş Yaşlı fare “Hoşgeldin.”

    Zıplayan Fare hayrete düşmüş. Bu nasıl bir yer, bu nasıl bir fareymiş böyle? “Sen gerçekten de muhteşem bir faresin,” demiş tüm içtenliğiyle “burası gerçekten muhteşem bir yer ve de kartallar seni burada göremezler, değil mi?” “Evet, burada durup kırlarda dolaşan tüm hayvanları görebilirsin. Bufalo, antilop, tavşan, çakal… Burada durup onları izleyebilir ve isimlerini öğrenebilirsin.” “Bu harikulade bir şey! Peki buradan Kutsal Dağlar’ı ve Muhteşem Nehir’i görebilir misin?” “Hem evet hem hayır. Orada bir nehir olduğunu biliyorum. Ama korkarım ki Kutsal Dağlar sadece bir hayal ürünü. Şu tutkuyu bırak da, benimle burada kal. Burada istediğin her şey var.” “Nasıl böyle şeyler söyleyebilir?” diye düşünmüş Zıplayan Fare. “Kutsal Dağlar’ın tılsımını kim unutabilir ki bir kere gördükten sonra?” Sonra Yaşlı Fare’ye dönüp “Benimle yemeğini ve evini paylaştığın için çok teşekkür ederim Yaşlı Fare ama şimdi yola düşmeli ve Kutsal Dağlar’ı aramalıyım.” demiş. Yaşlı Fare “Burayı terk edecek kadar aptal bir faresin. Baksana kırlardaki tehlikelere. Şöyle kafanı kaldırıp bakman bile yeterli.” diyerek ikna etmeye çalışmış ama başaramamış.

    Zıplayan Fare için ayrılmak çok zor olmuş ama tekrar tüm kararlılığıyla ve cesaretiyle koşmaya başlamış. Zemin çok zorluymuş ama kuyruğunu kaldırıp tüm gücüyle koşmuş. Sırtında gökyüzündeki kartalların gölgelerini hissedebiliyormuş. Off, o gökyüzündeki gölgeler! Sonunda kendini yaban kirazı ağaçlarının gölgesine atıvermiş. Gözlerine inanamıyormuş. Ağaçların dibi sulu ve ferahmış. Dilediği gibi içebileceği su, yemek için kirazlar ve tohumlar, yuva yapmalık otlar, keşfedilecek delikler ve daha daha niceleri….

    Yeni bulduğu bu alanı keşfe çıktığında ağır ağır nefes alan birisini duymuş. Hemen araştırıp sesin kaynağını bulmuş. Karşısında boynuzları olan tüylü bir tümsek duruyormuş. Bu bir bufaloymuş. Zıplayan Fare, karşısında yere öylece uzanıvermiş yaratığın muhteşemliğine, büyüklüğüne inanamamış. Öyle büyükmüş ki Zıplayan Fare boynuzlarından birine tırmanabilirmiş. “Ne büyüleyici bir şey!” diye düşünerek daha da yakınına yaklaşmış. “Merhaba dostum,” demiş buffalo “ziyaretime geldiğin için teşekkürler.” “Merhaba muhteşem varlık! Neden yerde uzanıyorsun böyle?” “Çok hastayım ve yakında öleceğim,” demiş buffalo “dediklerine göre yalnızca fare gözü iyi gelirmiş hastalığıma. Ama küçük dostum, fare diye bir şey var mı ki!”

    Zıplayan Fare şok olmuş. “Gözlerimden biri mi!” “Minicik gözlerimden biri mi!” diye korkuyla aklından geçirmiş. Geri geri adım atıp yaban kirazı ağaçlarının gövdeleri arasına çekilmiş. Ama bufalonun nefesi gittikçe zayıflıyormuş. “Yakında ölecek,” diye düşünmüş Zıplayan Fare “eğer gözlerimden birini vermezsem ölecek. Böylesine mükemmel bir varlık yok olup gidecek!”

    Bu düşünce onu öyle üzmüş ki bufalonun yanına gidip titrek bir sesle “Ben bir fareyim ve sen, ve sen dostum inanılmaz bir varlıksın. Ölmene izin veremem. Benim iki gözüm var, bu yüzden bir tanesini sana verebilirim.” demiş. Tam o anda gözlerinden bir tanesi uçarak bufalonun kafasına konmuş ve onu iyileştirmiş. Bufalo ayağa kalkar kalmaz Zıplayan Fare’nin tüm dünyası sarsılmış. “Çok teşekkür ederim minik dostum,” demiş buffalo “Kutsal Dağlar’ı aradığını, Muhteşem Nehri ziyaret ettiğini biliyorum. Sen bana hayatımı yeniden bağışladın. Böylece sonsuza kadar senin dostunum, bilesin. Gel. Bacaklarımın arasında gövdemin altında yürü. Seni Kutsal Dağlar’ın eteklerine kadar götüreceğim. Böylece gökyüzündeki gölgelerden korkmak zorunda kalmayacaksın. Sen benim altımda yürüdükçe kartallar sadece bir buffalo sırtı görecekler. Ama seninle dağa kadar tırmanamam. Ben kırlara aitim ve eğer dağa tırmanmaya kalkarsam senin üstüne devrilebilirim.”

    Böylece Zıplayan Fare bufalonun gövdesinin altına kendini gizlemiş ve yürümeye başlamışlar. Ama tek gözle yürümek, hele de bufalonun kocaman toynaklarının arasında yürümek, hiç de kolay değilmiş. Sonunda bufalonun onu getirebileceği yere gelmişler. “Seni burada bırakmak zorundayım minik dostum.” demiş buffalo. “Çok teşekkür ederim. Ama biliyor musun bu yolculuk beni çok korkuttu. Öyle kocaman toynakların var ki her yere bastığında sarsıntılardan çok korktum.” demiş Zıplayan Fare. “Korkun boşunaymış. Benim yürüyüşüm Güneş Dansına benzer. Toynaklarımın nereye basacağını her zaman çok iyi bilirim. Şimdi kırlara geri dönmeliyim. Beni istediğin zaman oralarda bulabilirsin.” diyerek uzaklaşmış buffalo.

    Zıplayan Fare hemen çevresini keşfetmeye başlamış. Burada önceki yerlerden daha fazla şey varmış. Bir fareyi yıllarca meşgul tutacak şeyler, yüzlerce fareyi doyuracak tohumlar… Keşfine devam ederken birden gri bir kurtla karşılaşmış. Öylece oturmuş hiçbir şey yapmayan gri bir kurt.

    “Merhaba Kurt dostum.” demiş Zıplayan Fare. Kurdun kulakları dikilip gözleri parlamış. “Kurt! Kurt! Evet, bu benim. Ben bir kurdum!” Sonra aniden kurdun zihni kararmış ve bir şey yapamaz halde oturuvermiş tekrar yerine. Kendisinin kim olduğuna dair en ufak bir ipucu bile yokmuş. Her defasında Zıplayan Fare ona kim olduğunu hatırlatmış. Her hatırladığında çok heyecanlanmış ama kısa sürede unutuvermiş yine.

    “Nasıl da mükemmel bir varlık,” diye düşünmüş Zıplayan Fare “ama hafızası! Çok yazık!” Sonra yeni ulaştığı bu yerin merkezine gidip kendi kalbinin sesini dinlemiş uzun uzun ve sonunda kararını vermiş. Kurda doğru yaklaşıp “Kurt kardeş….” “Kurt! Kurt! Evet!” demiş Kurt. “Lütfen kurt kardeş, lütfen dinle beni. Sana neyin iyi geleceğini biliyorum. Bir fare gözü. Ben de sana gözümü vermek istiyorum. Lütfen kabul et.” Bunu der demez diğer gözü de yerinden uçup Kurt’un başına konmuş ve Kurt iyileşivermiş. Kurt’un yanaklarından gözyaşları boşalıyormuş ama Zıplayan Fare artık hiçbir şey göremez olmuş.

    “Sen harika bir dostsun,” demiş Kurt “hafızamı bana geri verdin. Ben de seni Kutsal Dağlar’a götüreceğim. Orada kocaman bir göl var, Tılsımlı Göl. Dünyanın en güzel gölüdür. Tüm dünyanın yansıması o göldedir. İnsanların, evlerin, kırların ve gökyüzünün tüm varlıklarının yansıması oradadır.” “Lütfen beni oraya götür” demiş Zıplayan Fare ve Kurt çam ağaçlarının arasından yürüyerek fareyi Tılsımlı Göl’e götürmüş. Zıplayan Fare gölün suyundan biraz içmiş. Kurt ona çevresindeki güzellikleri tarif etmiş. Sonra da “Seni burada bırakmak zorundayım,” demiş Kurt “geri dönüp başkalarına da rehberlik etmeliyim. Ama istediğin kadar burada kalacağım seninle.” “Teşekkür ederim dostum,” demiş Zıplayan Fare “yalnız kalmaktan korksam bile geriye dönmen gerektiğini biliyorum. Böylece başkalarını da buraya getirebilirsin.”

    Kurt gitmiş ve Zıplayan Fare olduğu yerde çökmüş. Korkudan titreyerek. O artık kör bir fareymiş ve bir kartalın onu yakında bulacağını çok iyi biliyormuş. Birden sırtında bir gölge hissetmiş ve kartala ait sesi duymuş. Korkudan ve şoktan kendini kasmış, germiş…

    Ve kartal…

    Zıplayan Fare uyumuş…

    Sonra uyanmış. Yaşadığına şaşkın! Yeniden görebildiğine şaşkın! Her şey bulanıkmış ama renkler çok güzelmiş.

    “Görebiliyorum! Görebiliyorum!” demiş Zıplayan Fare tekrar tekrar. Yanına bulanık bir şekil gelmiş. Gözlerini kısmış ama bir türlü netleşmemiş görüntü.  “Merhaba dostum, biraz Tılsım ister misin?” diye sormuş şekilden çıkan ses. “Benim için! Tılsım! Evet, evet!” “O zaman çömelebildiğin kadar çömel ve zıplayabildiğin kadar yükseğe zıpla.”

    Zıplayan Fare kendisine söyleneni yapmış. Çömelebildiği kadar çömelip, zıplayabildiği kadar yükseğe zıplamış. Ve rüzgar onu yakalayıp daha da yükseğe taşımış.

    “Sakın korkma,” demiş ses “rüzgara asıl ve ona güven!” Zıplayan Fare sesin dediğini yapmış. Gözlerini kapatıp kendini rüzgara bırakmış, rüzgar da onu yükseğe, daha da yükseğe taşımış. Zıplayan Fare gözlerini açıp aşağıya bakmış, gözleri artık çok daha net görüyormuş. Aşağıda Tılsımlı Göl’ün üzerindeki bir nilüfer yaprağında eski dostu Kurbağa!

    “Bu sen misin?” diye bağırmış aşağıya. “Merhaba Zıplayan Fare!” demiş kurbağa “Baksana, artık yeni bir adın var. Sen artık bir Kartal’sın. Bak… bak kendine”

    Zıplayan Fare bakmış. Arka ayaklarının yerlerinde nasıl keskin pençeler olduğunu, ön ayaklarının olması gereken yerde duran tüyleri, burnu ve bıyıklarının yerindeki kıvrık gagayı görmüş.

    Kanatlarını açmış ve uçmuş. Uçmuş, uçmuş, uçmuş…

     

     

    Çeviri ve Derleme: Şeyda Çevik

    15 Şubat 2017

    Görsel kaynakları:

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403169/

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403096/

    https://tr.pinterest.com/pin/438256607459681491/

    https://tr.pinterest.com/pin/380694974746403189/

     

  • Başlangıçta Boşluk Vardı…

    Seiba’nın kurucularından sevgili Nazlı Ç. Azazi 10 Mart 2018 Cumartesi günü TEDx Youth etkinlikleri kapsamında SEV Amerikan Koleji’nde bir konuşma yaptı. Bütünüyle gençler için tasarlanmış günde, farklı çalışma alanlarından gelen insanlar “Boşluk/Gap” teması üstüne sunumlar yaptılar. Nazlı’nın “Boşluktan Doğan Hayaller” adlı konuşmasını izlemeniz ve etkinlik hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşmanız için sizi yazımızla baş başa bırakıyoruz.

    Paylaşmaya değer fikirlerin bağımsız ve ortak bir platformda ses bulması amacıyla hayata geçen TED, gönüllü organizatörler aracılığıyla dünyanın pek çok ülkesinde düzenlediği etkinliklerle insanları bir araya getirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz Mart ayında SEV Amerikan Koleji, bir TEDx Youth etkinliğine ev sahipliği yaptı. Etkinlik temasının bu çağın insanları olan bizlere çok söylediğine inanıyoruz.

    “Hayatımızdaki boşluklar ve bunları nasıl doldurduğumuz ya da doldurmadığımız aslında bizi biz yapan özelliklerimizdir. O yüzden etkinliğimizin temasını “Boşluk/Gap” olarak belirledik. Duygusal boşluklar, iş alanındaki boşluklar, boşlukları fırsata çevirmek, boş vermek, boş geçmemek, boşları toplamak, boş kalmamak gibi pek çok çağrışıma sahip olan temamızda herkesin paylaşılmaya değer bir fikri olduğunu düşünüyor ve konuşmacılarımızın paylaşımları ile bazı boşlukları dolduracağını hayal ediyoruz.”

    Konuşmasına evrenin yaratılışını anlatan bir Tibet hikâyesi ile başlayan Nazlı’nın bu konudaki fikirlerini dinlemek için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.

    https://www.youtube.com/watch?reload=9&v=1glPoFvPYMo

    Biz de, Nazlı’nın konuşmasından ilham alarak dileyelim: Hayallerinize yer açtığınız, boşluklar barındıran, güzel mi güzel bir bayram tatili geçirin. Bol bol hayal kuralım ki değiştirip, dönüştürebilelim… Bayramınız kutlu olsun!

  • Anlatan Öğretmen Masal Şenliği

    Duyduk duymadık demeyin! Seiba’nın uluslararası hikâye anlatıcılığı sertifika programlarından Anlatan Öğretmen ikinci dönem katılımcıları, tam iki güne yayılan masal şenliği ile mezuniyetlerini kutluyor. Gelin, meslek yolculuklarına anlatıcılığın zenginliklerini katan çiçeği burnunda mezunlarımızın anlatılarında bir arada olalım!

     

    10 aya yayılan Anlatan Öğretmen programı, kuramsal ve uygulamalı derslerin yer aldığı, yurt içinden ve yurt dışından alanında deneyimli eğitmenlerin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz dolu dolu bir program. Programımız, anlatıcılık geleneğinin birleştirici ve dönüştürücü etkisini sınıf ortamında deneyimlemek ve öğrencileri ile paylaşmak isteyen öğretmenler için tasarlandı. İlk katılımcılarımızı 2017 Haziran ayında, gene harika bir masal şenliği ile mezun etmiştik. Şimdi sıra ikinci mezunlarımızda…

    Mezuniyet şenliğimiz, 7 Haziran Perşembe günü Gültepe Harmantepe İlkokulu’nda katılımcılarımızdan bazılarının ilkokul öğrencilerine anlatacağı masallar ile başlayacak. Şenliğimizin ikinci günü ise 9 Haziran Cumartesi. Mezunlarımız, Cezayir Apartmanı’nda arka arkaya iki farklı yaş grubuna iki farklı anlatı yapılacaklar; 11:00-13:00 saatleri arası 4-7 yaş çocuklara, 14:00-16:00 saatleri arası 7-11 yaş çocuklara.

    Üstelik bu yıl şenliğimizi Bütün Çocuklar Bizim Derneği ile birlikte düzenliyoruz. Mezunlarımızın 9 Haziran günü yapacağı anlatılara aşağıdaki kitap listesinden bir kitap seçip getirirseniz Bütün Çocuklar Bizim Derneği’nin Gültepe Harmantepe İlkokulu için yaptırdığı kütüphaneye hep birlikte katkıda bulunabiliriz.

    Etkinlik detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz: https://m.facebook.com/events/879586945561558/ajax/permalink/reaction/?active_tab=about&ref=page_internal

     
    Kitap Listesi

    1. Yolun sonundaki okyanus (Neil Gaiman)
    2. Koraline (Neil Gaiman)
    3. Odd ve ayaz devi (Neil Gaiman)
    4. Babam süt peşinde (Neil Gaiman)
    5. Yaşlı ormanın gizemi (Dino Buzzati)
    6. Karlar kraliçesi (Andersen)
    7. Momo (Michael Ende)
    8. Charlie’nin çikolata fabrikası (Roald Dahl)
    9. Alev saçlı çocuk (Cristine Nöstlinger)
    10. Bir şeftali bin şeftali (Samed Bahrengi)
    11. Miquel (Alfredo Gomez Cerda)
    12. Soğuktan korkmayan tek kuş (Zoran Drvenkar)
    13. Borulardaki Ayı (Julio Cortazar) – Okul Öncesi
    14. Ayı Olmayan Ayı (Frank Tashlin) –
    15. Babam Çalılığa Dönüşünce(Joke van Leeuwen)
    16. Cik! (Joke van Leeuwen)
    17. Kipri (Dick King-Smith)
    18. Görünmez Tonino’nun Maceraları (Gianni Rodari)
    19. Bir Telefonluk Masallar – Gianni Rodari
    20. Küçük Kara balık (Samed Behrengi)
    21. Frederic (Leo Lionni)
    22. Küçüklere Masallar (Italo Calvino)
    23. Küçük Prens (Antoine De Saint-Exupery)
    24. Haydi Gel Birlikte Hazine Bulalım – Janosch
    25. Seni İyileştireceğim Dedi Ayıcık – Janosch
    26. Kaplancık için Dev Parti – Janosch
    27. Kaplancık’a Mektup Var – Janosch
    28. Kanatlı Kediler Masalı 1-2-3-4 – Ursula Le Guin
    29. Tohumun Rüyası – Nalan Özdemir Erem
    30. Bahadır – Geert De Kockere
    31. Ev Canavarları – Stanislav Marijanovic
    32. Zeynep’in Kırmızı Çizmeleri (Francesca Chessa)
    33. Çok Hayal Kuran Çocuk (Şermin Çarkacı)
    34.  Sıradan Bir Gün (Mark Janssen)
    35.  Sakar Kral (Anne Gaelle Balpe & Mayalen Goust)
    36. Mantova’nın Cüceleri ( Gianni Rodari)
    37. Bütün Gün Esneyen Prenses (Carmen Gil)
    38. Yeşil Parmaklı Tistu- Maurice Druon
    39. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi-Luis Sepulveda
    40. Kristal Yelkenli -Jose Maure de Vasconcelos
    41. Yağmur Yağdıran Kedi – Marcel Ayme
    42. Ben Bir Hayaletim (Güzin Öztürk)
    43. Kaptan Kâzım’ın Sağ Yanağı (Ayşe Güren)
    44. Kahraman Berber Mutsuzluğa Karşı – Çiğdem Kaplangı
    45. MüzeÖzgün Adı: The Museum  – Sudan Verde-
    46. Fikri Rüyakaçıran – Yazan: Su Özdoğu
    47. Eve Yolculuk – Yazan ve resimleyen: Frann Preston-Gannon
    48. Unutma Oyunu  – Doğan Gündüz
    49. Benek Tozu ve Diğer Müthiş Sırlar – Roald Dahl
    50. Küçük Evler’in Büyük Ağacı – Yazan: Luisa Mattia
    51. Karadankaçanlar – Aslı Tohumcu
    52. Rüyalar Fabrikası – Sophie Schwarz
    53. Dostum Sığırcık – Yazan: Gillian Perdue Resimleyen: Barry Reynolds
    54. Bir Pekin Ördeğinin Tam 15 Yıl 5 Ay Süren Yolculuğu – Vassilis Papatheodorou
    55. Evim, Evim, Güzel Evim! – Yazan ve Resimleyen: Giles Laroche
    56. Cecü’nün Yer Cüceleri – Umberto Eco
    57. Ayıcık Ernest ile Farecik Célestine’in –  Daniel Pennac
    58. Kumkurdu – Asa Lind Sandvaren
    59. Daha da Fazla Kumkurdu – Asa Lind
    60. Küçük Ejderha Kokosnuss Okula Başlıyor – Ingo Siegner
    61. Küçük Ejderha Kokosnuss Korkma! – Ingo Siegner
    62. Küçük Ejderha Kokosnuss Kızılderililerin Arasında – Ingo Siegner
    63. Ben ve Sen  Giusi Quarenghi
    64. Kıyıya Vuran Kız – Stefan Boonen
    65. Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü – LuisSepulveda
    66. Clementine – Sara Pennypacker
    67. Sıkı Arkadaşlar ve Spagetti Canavarı – Andreas Steinhöfel
    68. En İyi Arkadaşım – Ute Wegmann
    69. İnfografik – Hayvanlar Âlemi – Simon Rogers
    70. İnfografik – İnsan Vücudu – Simon Rogers
    71. Tehlikeli Yolculuk – Jasper’ın denizlerdeki Macerası – Barbara Else
  • Düş Hekimi – Masallar Hastanelerde 2

    Siz onu Abraxas Hikâye Anlatıcısı adıyla tanıyor olabilirsiniz. Peki ya Düş Hekimi olma yolunda ilerlediğini biliyor muydunuz? Argın Kubin, Seiba’nın uluslararası sertifika programlarından Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencisi. Şu sıralarda zamanının çoğunu tıp eğitimi, hikâye anlatıcılığı ve dansa ayırıyor.

    Argın, hayal gücünün şifa veren bir yanı olduğuna inanıyor. Bu şifayı masallar aracılığıyla hem hastanelerde tedavi gören insanlara hem de farklı mekanlarda yaptığı anlatılarla dinleyicilerine yaymaya çalışıyor. Onun hikâye anlatıcılığı serüvenini mesleğiyle buluşturduğu an, bir insanın farklı yanlarının bir araya gelip, bütünleşmesinin hikâyesi. Masallar Hastanelerde yazı dizimizin ikinci röportajının hepimize hayal kurmanın gücünü hatırlatması dileğiyle…

    Hikâye anlatıcılığı ile nasıl tanıştın?

    2012 yılında katıldığım bir buluşma hayatımı gözden geçirmemi sağladı. Hayata yeni doğmuş bebek gözleriyle yeniden bakabilmek, yeni bir başlangıç yapabilmek için durdum, o sırada yaptığım her şeye ara verdim.

    Bir yıl sonra mart ayında Şirince’de düzenlenen bir masal festivaline katıldım. Daha sonra hocam olan Nazlı Ç. Azazi bu festivali düzenleyenlerden biriydi. Festivalde yurt içinden ve yurt dışından gelen anlatıcılar vardı, onları dinlerken büyülenmiştim. Anlatıcılığa karşı öyle bir çağrı hissettim ve bu çağrı öyle derinden geliyordu ki peşine düşmeye karar verdim. Araştırmalarım sonunda Judith M. Lieberman ve Nazlı’nın eğitimlerinden haberdar oldum. Hemen o yaz Nazlı’nın Tiyatro Medresesi’nde düzenlediği anlatıcılık kampına, ardından Judith’in İzmir’de verdiği eğitimlere katıldım. Ara ara anlatılar sonrası gerçekleştirilen açık sahnelerde, sonra yavaş yavaş tek kişilik anlatılar ile dinleyicilerle buluşmaya başladım.

    Seiba’nın Anlatıcının Yolu eğitiminden haberdar olduğumda hem anlatıcılığın inceliklerini öğrenmenin hem de bunu bir toplulukla, yol arkadaşlarıyla deneyimlemenin güzel olabileceğini hissettim ve eğitime başladım.

    Sana “Mutlaka bu işi yapmalıyım.” dedirten şey neydi?

    En başta okuduğum hikâyeler, dinlediğim masallar kendimle bağlantı kurmama çok hizmet ettiler, kendimi keşfetme sürecimde çok etkili oldular. Masallar, hikâyeler yüzyıllar boyunca hayatta kaldılarsa onlara kulak vermeliyim, ben faydalanıyorsam belki başka insanlar da faydalanabilirler diye düşündüm. Masal anlattığım insanlardan aldığım güzel geri bildirimler ve insanlarla doğrudan bağlantı kurmak; göz göze bakmak, muhabbet etmek bana çok iyi geldi. Doğaçlamayı çok sevdiğimi fark ettim. Başka ilgi alanlarımı anlatılarıma entegre edebiliyordum, özgür ve kucaklayıcı bir alandı benim için anlatı sanatı. Kendi gerçekliğimle, incinebilir bir halde var olmanın peşindeyim. Anlatıcılık da bunu deneyimleyebileceğim en iyi alanı açtı bana.

    Tıp fakültesinde okuyan bir doktor adayı olarak anlatıcılık ile mesleğini birleştirmeye nasıl karar verdin?

    Anlatıcının Yolu eğitimi sırasında Jessica Wilson ile çalışma fırsatımız oldu. Jessica bir sağlık çalışanıydı ve bulunduğu birimdeki hastalara hikâyeler anlatıyordu, bunun için eğitim almıştı. Aynı hafta sonu Nazlı, Almanya’da prematüre bebeklere masal anlatan bir anlatıcıdan bahsetti. Özellikle yeni doğanlara masal anlatma fikri beni büyülemişti. Hastanelerin farklı birimlerinde hastaların yararı için meslekleri ile anlatıcılığı birleştiren insanlar olduğunu duymak çok etkileyiciydi.

    Anlatıcının Yolu eğitimi kapsamında staj yapmamız gereken zaman geldiğinde ben nerede staj yapacağıma, hangi gruba masal anlatacağıma bir türlü karar verememiştim. Nazlı bulunduğum ortamın benim için çok iyi bir fırsat olduğunu fark etmemi sağladı. Gene o günlerde masal anlattığımı duyan hocam Münevver Erdinç kendi dersinde masal anlatmamı istedi. Okuldaki başka hocalara ve sağlık çalışanlarına da haber vermiş, sınıf arkadaşlarıma katılmanın zorunlu olduğunu, yoklama alacağını bildirmişti. Bir yandan ya istemezlerse diye düşünüp gerilmiş, bir yandan da çok heyecanlanmıştım. Çünkü o güne kadar tıp öğrencisi kimliğim ile anlatıcı kimliğimi birbirinden ayırmıştım hep. Anlatıcı yanım okul içerisinde açığa çıkardığım bir yanım değildi, birkaç arkadaşım dışında kimse tarafından bilinmiyordu. Bir ders saati süresince yaptığım anlatıda farklı kimliklerimin birleştiğini, bütünleştiğini hissettim; benim için bir dönüm noktasıydı. Dinleyicilerim içinse bir nefes alma alanı yarattı o buluşma.

    Bu deneyimin ardından Anlatıcının Yolu eğitimi için gerçekleştirmem gereken stajımı okulumun içerisindeki çocuk hastanesinde yapmak üzere hocalarımla konuştum. Çok güzel karşıladılar, çok sevindiler ve bütün kapıları açtılar önümde. Çocuk hastanesinin hematoloji alt kliniğinde masal anlatmaya başladım. Gördükleri tedavi sebebiyle çocukların bir araya gelmeleri uygun olmadığı için oda oda dolaşıp masallarımı birebir anlattım.

    Çocuklar nasıl karşıladılar seni?

    Mevcut hastane ortamı bir çocuğun uzun süre zaman geçirebileceği bir ortam değil. Dışarıdan farklı etkinlikler için gelen her insan hastanede yatan çocukların rutin günlerine renk katıyor bence çoğu zaman. Üstüne bir de beyaz önlüklü bir doktor adayının masal anlatmak üzere onları ziyaret etmesi çarpan etkisi yarattı, başka bir doktor imajı ile karşılaştılar. Tekrar tekrar gitmemi istediler, çok mutlu oldular. Hiç konuşmayan bir çocuk birkaç buluşma sonrası kısık sesle kendini ifade etmeye başladı. Hem masal dinlemek hasta yakınlarına da iyi geldi, kimi zaman çocuklardan çok kulak kabarttılar. Küçücük bir odayı onların hayal dünyalarını zenginleştirmek için bir fırsata çevirmek; masalların yardımıyla o dört duvar gerçekliğinden çıkıp başka bir gerçekliği deneyimlemek keyifli zaman geçirmelerini sağladı. Benim anlatıcılık deneyimimi de zenginleştirdi.

    Bu deneyimlerin arasında bizimle paylaşmak isteyeceğin özel bir an var mı?

    On yedi yaşında üniversite sınavına hazırlanan bir kız vardı. Hastanede olduğu için eğitimine devam edemiyordu ve kendini geri kalmış hissediyordu. Başta masal anlatacağım için burun kıvırdı, sonra “Burada nasılsa zaman geçmiyor, anlat bari.” dedi. Öyle güzel dinledi ki anlatamam. Üstüne bir de masalla bağlantı kurarak kendi hayatını değerlendirdi, kendi hayatıyla bağlantı kurdu. Başlangıçta burun kıvırdığı hediyem olan masalımı dikkatle dinleyip, üzerine düşünüp, bir de kendi hayatıyla ilişkilendirmesi beni çok etkilemişti.

    Bir başka örnek de bir okulda birinci sınıf öğrencilerine yaptığım anlatı sırasında yaşadığım bir deneyim. Her gittiğim yerde hem tıp öğrencisi hem de bir anlatıcı olduğumu özellikle vurguluyorum. Hayatta tek bir şey olmak gibi bir zorunluluğumuz yok, çocukların bunu bilmelerini istiyorum. Ressam olma hayalimizden ailemiz mühendis olmamızı istiyor diye vazgeçmemiz gerekli değil, istersek her ikisi de olabiliriz. İşte, masalımı bitirdim ve bir çocuk heyecan içerisinde parmağını kaldırdı. “Nasıl yani? Sen şimdi hem doktorsun hem de masal anlatıyorsun. Yani hasta masalları mı iyileştiriyorsun?” diye sordu bana. Ben de “Henüz yapmıyorum ama neden olmasın.” dedim. Çok hoş bir andı. Bir yandan da dönüp düşününce söylediği şeyi düş hekimliği ile ilişkilendirebiliyorum. Masallar sözlü gelenekten gelir ve anlatılmazlarsa ölürler. Anlatarak onları tekrar ve tekrar canlı kılıyoruz. Bir de çocukların hayata bakış açısı, dünya ile kurduğu ilişki bana hep ilham veriyor, unuttuğum nice şeyi hatırlamama vesile oluyor.

    Gelecekte hastanelerde masal anlatmakla ilgili planların neler?

    Aslında benim hayalim, yani çıkış noktam yeni doğanlardı. Bunun için zamana ihtiyacım olduğunu hissederek ertelemiştim. İleride hem yeni doğanlara hem de terminal dönem dediğimiz ölüm döşeğindeki hastalara masal anlatmak istiyorum. Bu hayata yeni adım atmışları masalla karşılamak, bu hayattan göçüp gidenleri masallarla uğurlamak istiyorum. Bir yandan bu vesileyle hayatın döngüsünü kutlamak istiyorum. Bu hayalime ulaşana kadar eğitimim boyunca farklı birimlerde yapacağım stajlarda masal anlatmaya devam edeceğim.

    Önemli bulduğum bir diğer nokta ise hekim ve hasta arasındaki güven ilişkisinin kurulması. Hastaların hikâyelerini alırken ara ara aklıma gelen meselleri, hikâyeleri anlatıyorum ve hemen o an aramızda başka bir ilişki biçimi gelişiyor. Tıp doktoru ve hikâye anlatıcılığının iç içe geçtiği noktaları görüyorum. Bu, insanları şaşırtıyor ama aslında çok ortak noktamız var.

    Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

    Ne yazık ki hayal kurmaya çok zaman ayırmıyoruz, hayallerin gücüne inanmıyoruz, o gücü hayatımıza geçirmiyoruz. Sağlık açısından düşününce hayal gücünün şifalanmaya hizmet eden bir yanı da var, iyileşmeye dair umudumuzu canlı tutuyor. Masallar bu gücü anımsamamız için bize yardımcı oluyorlar. Artık soranlara “Düş Hekimi” olduğumu söylüyorum. Düşlerimizin, hayal gücümüzün iyileşmedeki rolünü anımsatıyor bu bana.

     

  • Anlatıcılık bu toprakların mayasında var…

    Seiba Blog sakinleri olarak epeydir beklediğimiz bir röportajı nihayet gerçekleştirdik ve bu haftamızı Seiba’nın hayal annesi Nazlı Ç. Azazi ile yaptığımız röportaja ayırdık. Nazlı ile anlatıdan eğitime, Hindistan’dan Samsun’a dolu dolu geçen günleri arasında bir araya gelmek için bir fırsat yarattık. Onunla Seiba’nın kuruluşundan bugüne geçen zamanı değerlendirdik, anlatıcılığa yaklaşımını konuştuk ve yeni dönemde bizi bekleyen sürprizlerden haberdar olduk. Şimdi sıra sizde… 

    Seiba kurulalı neredeyse üç yıl olacak. O günden bugüne hayalini kurduğunuz şeylerin ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

    Her şeyin başlangıcı hayal, Seiba da öncelikle bir hayaldi. Hayal olduğu için hava elementinin yoğun olduğu; havanın uçuculuğu ve belirsizliğini taşıyan bir oluşumdu. Her an, her yere gidebilirdi bu hayal; tutabilir ya da tutmayabilirdi. Geride bıraktığımız üç yıla bakınca hava elementinin toprak elementine dönüştüğünü görüyorum. Hayal ettiğimiz, gerçekleştirmek için adım attığımız şeylerin çoğu toprağını sevdi ve kök salmaya başladı. Anlatıcının Yolu, Anlatan Öğretmen gibi programlarımızla anlatıcılığın temelde bir meslek olduğunun; öğretilebilir, yapılabilir, aktarılabilir bir meslek olduğunun farkındalığını artırmayı önemsiyorduk. Hikâyelerin, masalların, mesellerin ve mitlerin yaşamın her alanına yayılması için çalışmak en büyük hayallerimizden biriydi. Bu hayallerin büyük oranda gerçekleştiğini düşünüyorum. 2013 senesinde Türkiye’ye döndüğüm zaman hikâye anlatıcılığı bu kadar yaygın değildi. Şimdi giderek daha çok yaygınlaşıyor. Bu noktada Seiba’nın büyük katkıları oldu, tıpkı alanda çalışan diğer meslektaşlarımızın katkıları olduğu gibi. Tabii başka hayallerimiz de vardı; yayın çıkarmak, oyuncaklar tasarlamak ama her şeyi bir arada yapmak mümkün değil. Onları da zamanla gerçekleştireceğimizi düşünüyorum.

    Aslında belirsiz bir yola girmişsiniz. Mesela uzun dönemli eğitimlerinizin ilki Anlatıcının Yolu’ydu. Siz bir program geliştirdiniz ama o programın alıcısı olacak mı, bu konu belirsizdi.

    Tabii, risk almıştık. Uzun bir programı tasarlarken ayrıntılı düşünüyorsun. Programa katkı yapacak hocalarla konuşuyorsun. Özellikle yabancı hocaların takvimine çok önceden girmen gerekiyor çünkü onlar böyle çalışıyorlar. Bir kere sözleştikten sonra ciddi bir bilinmezlikte sorumluluk almış oluyorsun. Bir yandan öğrencilerine karşı da sorumlusun. Yurt dışından bir ustanın geleceğini söylüyorsun ama ya gelmezse? Başımıza birkaç defa geldi bu. Politik durumların çok karışık olduğu zamanlarda birkaç hoca korktukları için gelmedi. Bunun yanında bazı hocalar da korktukları halde bizi desteklemek için geldiler. Bu da bizi çok duygulandırdı hakikaten. Yani gerçekten risk almadan yapılamayacak bir işe girişmiştik.

    Şu anda Türkiye gibi bir yerde, yani anlatıcılık geleneği çok eskilere dayanan ama güncel hayatın içerisinde yer almayıp, nicedir yapılmayan bir sanat dalını tekrar yeşertmeye çalışan bir kurum Seiba. Bu yapıyı Türkiye’de kurmak nasıl bir deneyimdi?

    Anlatıcılık nadide bir çiçekse, bu çiçeğin yetişebileceği en uygun topraklardan biri Türkiye’ydi. En iyi tutabilecek toprak bu topraktı bana sorarsan. Nitekim öyle de oldu, zaten toprağın mayasında vardı, bizim mayamızda vardı.

    Peki, insanların tepkisi nasıldı? Anlatıcılık çok eski bir gelenek de olsa bugün yeniden tanıtmak gibi bir misyon da üstlenmiştiniz. Kolaylıkla anlaşılabildiğinizi, kabul edildiğinizi düşünüyor musun?

    Bu noktada değişimi çok net gözlemledim. Almanya’dan döndüğüm ve anlatıcılıktan bahsettiğim ilk zamanlarda insanlar genelde “O da ne? Nasıl oluyor? Tiyatro gibi bir şey mi?” diye soruyorlardı. Ben de başlı başına bir sanat dalı ve bir meslek olduğunu, bizim topraklarımızda çok eskiden beri var olduğunu anlatıyordum. Bu kadim sanatı unuttuğumuzu ama ustalardan el alarak yeniden öğrendiğimizi açıklıyordum. Birkaç yıl böyle sürdü. Şimdilerde bu tarz açıklamaları yapmama neredeyse hiç gerek kalmıyor. Yüzde doksan azaldı diyebilirim. Bu da algının yayıldığı ve kabul görmeye başladığının göstergesi benim için. Ayrıca dediğim gibi mayamızda olduğu için bence çok çabuk kabul gördü ve çok fazla ilgi duyuldu. Çok ihtiyaç varmış meğer.

    Hem anlatıcı hem de anlatıcılar yetiştiren bir eğitmensin. Senin için seçtiğin işin anlamı ne?

    Hayatımın bütününe bakıp, Nazlı’yı ve Nazlı’nın yolculuğunu incelediğimde aslında bir tek temam olduğunu görüyorum. Bugün anlatıcılık elbisesi altında ilgilendiğim bu tema insan. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum, her defasında çekildiğim yer bu. Ben kimim? İnsan nedir? Neden bu dünyaya geldim? Nasıl daha doğru, daha iyi, daha adil bir insan olunur ki daha güzel topluluklar kurulabilsin? Daha adil, özgür, barışçıl topluluklar… Birey olmadan topluluk olmaz. O yüzden özellikle insana yoğunlaşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Benim bu dünyada tek derdim insan olmak. Bu genel başlığa birçok noktadan yaklaşabilirsin. Sadece felsefe yaparak da sorgulayabilirsin; tiyatro ya da müzik yaparak da… Benim için hayattaki bu sorgulamamın temel elbisesi hikâye anlatıcılığı oldu. Hekimlik, tiyatro, dans, drama deneyimlerinden sonra anlatıcılıkta karar kılmam da tesadüf değil bence, benim mayama çok uygun bir şeydi. Her ne yaparsam yapayım; eğitim verirken, program tasarlarken ya da anlatırken insan olmayı sorguluyorum. İnsan keşfedilmeyi bekleyen bir muamma, bir hazine sandığı. İnsan kendine yaptığı yolculuktaki her bir adımında o sandığın içindeki küçük bir cevheri açığa çıkarıyor. Ve bu yolculuk bitmeyen bir yolculuk. Sevgili Hocam Metin Bobaroğlu buna “insanın iç dehası” der. İşte insanın kendi dehasını keşfettiği bu yolculuğu biz anlatı sanatı üzerinden ve farklı disiplinlerden getirdiğimiz deneyimlerimizle yapıyoruz. Kadim masal ve mitlerin bize ayna tutmasına yardımcı oluyoruz. Bana sorarsan iyi bir anlatıcı olmanın en önemli koşulu iyi bir insan olmak. İnsansa, kimi zaman yüreğimi pır pır ettiren, kimi zaman da karanlık yanlarıyla beni umutsuzluğa iten bir varlık. Bizim geleneğimizde çok güzel ifade edilir, “İnsan olarak doğmazsın, insan olmayı öğrenirsin.” Demek ki bunu öğrenmenin bazı yolları var, gizem içeren bir durum. Doğru sorular sorup, doğru anahtarlara ulaşırsam ben de insan olmaya yükselebilirim ve insanların yolculuğunda rehber olabilirim. Bu beni çok heyecanlandırıyor.

    Sence bugün hikâye anlatıcılığı neden tekrar gündeme geliyor, neden şu an yükselişte?

    Pek çok sebebi var ama en temel sebeplerinden biri bence bu zamanda yaşayan modern özneler olarak çok yalnız olmamız. Teknolojinin gelişmediği, insanın doğaya daha yakın yaşadığı zamanlarda insanın insana ihtiyacı vardı. Pek çok iş imece usulü, dayanışma içerisinde yapılırdı. Televizyon yokken insanlar köy odalarında bir araya gelirdi, mecburen anlatmaya başlarlardı. Teknoloji geliştikçe, yeni makinalar üretildikçe insanın insana ihtiyacı azaldı, daha az bir araya gelinir oldu. Her şeye kâdir olacağımız yanılgısına kapıldık. Derken şehirlere göçüldü, o topluluklar dağıldı ve birey yalnızlaşmaya başladı. Uygarlığa ulaşmak için kaçınılmaz geçitlerden biri şehir hayatı, asla karşı değilim. Ama şehir hayatı beraberinde yalnızlığı da getirdi ve şu anda bu kriz en yüksek noktasında.

    Bir diğer sebebi rasyonel aklın egemenliği altında olmamız. Bilim yapmak, felsefe yapmak için rasyonel akla ihtiyacımız var, doğru. Ama rasyonel akıl kavramların dünyasıdır; kavramlarla düşünür, hayatı kavramlarla anlamaya ve belirlemeye çalışırsın. İnsanın buna ihtiyacı vardır. Ama modern zamanlar rasyonel aklın etkisine öyle bir girdi ki insan aklın egemenliğindeki hayatın sınırlarına takıldı. Bu sınırların içerisinde hayal kurmayı unuttuk çünkü akılla hayal kuramayız. Aklın o katı sınırları içerisinde bunalıma girdik. Ütopyalarımızı yitirdik. Oysa var olmayan bir şeyi hayal etmek iyidir; geleceğe dönük bir şeydir, umut içerir. Ve sen onu hayal ettikçe gerçek kılar, o ütopyaya yükselirsin. Bu anlamda masallara dönmek, hayal kurmaya dönmek ütopyaya geri dönüş demek. Her masal özünde bir ütopya; iyi ile kötü çarpışıyor, genelde adalet sağlanıyor, iyilik, doğruluk, güzellik kazanıyor. “Ama gerçek hayatta böyle olmuyor.” diyerek masalları eleştiriyor insanlar. Masallar iyiye, doğruya, güzele inanan ve onu bu hayatta gerçekleştirmeye çalışan insanlığın ütopyalarıdır. İnsanlar ütopyaya inandıkları için masal anlatmışlar.

    İnsanların neden ütopyalara ihtiyacı var? Çünkü biz karanlık zamanlarda yaşıyoruz. Yani kötülüğün, adaletsizliğin, savaşların giderek arttığı bir zaman diliminde. Kadim Hint çevrimsel zamanına göre dört tane zaman var ve insanlık hep bu dört zaman dilimi arasında dönüp duruyor. Bunlardan dördüncüsü Kali Yuga yani karanlık zamanlar ve bu öğretiye göre şu anda bu zamandan geçiyoruz. Sonlarına yaklaştığımız için karanlık daha da artmış durumda. Böyle zamanlarda da daha çok ütopyaya ihtiyacımız var. Belki de masal bir anlamda kurtuluş, bu karanlığın içinde bir ışık yakmak, ışığı anımsamak.

    Sence bugün yaşamını bir hikâye anlatıcısı olarak idame ettiren ve kendini böyle tanımlayan birinin bugüne karşı sorumlulukları nelerdir?

    Büyük bir sorumluluğumuz var. Her şeyden önce bir anlatıcının kendine karşı dürüst olması, kendi içine bakma cesareti göstermesi gerektiğine inanıyorum. Kendi kendini inşa etmekten hiçbir zaman vazgeçmemesi; kendi kuyularının derinlerine düşmekten, dalmaktan korkmaması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de sözlü gelenek ürünlerini anlatıyorsak.  Bu anlatılar insanın en karanlık kuyularından haber getiren anlatılardır, bizi bize anlatırlar. O karanlık kuyuların hikmetini bilmek için kendi karanlığına düşmen, kendini tanıman gerekiyor. O masalın derinliğini kendi derinliğinden tanıyorsun, dolayısıyla dinleyicini de o derinliğe indirebiliyorsun. Dinleyicinin karşısında çırılçıplaksın. Sürekli kendini parlatma, temizleme, bilme eyleminde olman gerekiyor. Eğer bunu yapamıyorsan anlattığın masala da hak ettiği değeri veremiyorsun bence. Benim en önem verdiğim konu bu. Kendi iç alemindeki temizliğini yapmadıysan farkında bile olmadığın halleri dinleyicine geçirebilirsin. Semboller, arketipler çok güçlü etkilere sahiptir, farkında olmadan seni ele geçirebilirler ve sen de onları dinleyicine yansıtabilirsin.

    Önümüzdeki süreçte planlarında neler var?

    Son bir buçuk yıldır üzerinde çalıştığım yayınlanma takvimi netleşmiş bir kitap var. İnsanı anlamak için elimden gelen her disiplinde çalışmayı seviyorum. Felsefe, psikoloji, anlatı geleneğinde insan, masalda insan, masalın dinamikleri… Anlatıcının ve masalın, insan için değerinin felsefesini kendimce kurmaya çalışıyordum hep. Teori ve masalın bir arada olduğu; temelde masal üstüne düşünmelerimin yer aldığı, ayrıca bolca masallar ve meseller içeren bir kitap. Ayrıca son dokunuşlarımı bekleyen ikinci kitabımı da bu kitaptan sonra yayınlayacağız.

     

  • ‘’Hikâyeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?’’ eğitiminin ardından

    Seiba’nın kurucularından A. Senem Donatan, Sue Hollingsworth’un geçtiğimiz nisan ayında Seiba bünyesinde gerçekleştirdiği ‘’Hikâyeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?’’ eğitiminin katılımcılarından biri oldu. Eğitim sonunda Senem’e, Seiba’dan aldığı ilk sertifikasını takdim ederken epey duygulandık 🙂 

    Altı gün süren eğitim, daha önce birbirleriyle hiç karşılaşmamış bir grup insanı bir topluluğa dönüştürdü. Bir yandan hikâyelerin toplulukları nasıl dönüştürdüğünü öğrenirken, bir yandan da yepyeni bir topluluk oluşturmayı deneyimledik.  

    Bu haftaki blog yazımızda Senem, bu eğitim sırasında yaşadığı bir anı anlattı bizim için; o andan yola çıkarak Seiba ve Sue’nun yollarının nasıl bir araya geldiğini, kimi zor zamanların dayanışma duygusuyla nasıl aşıldığını… Senem’in yazısının bir de hediyesi var; bir Japon miti.  

    Daha fazla ipucu vermeden sizi yazımızla baş başa bırakalım. İyi okumalar!

     

    International School of Storytelling’in (ISOS) kurucularından Sue Hollingsworth ile Temmuz 2015’de Yunanistan’ın Kea adasında tanıştım. O zamanlar Seiba kurulma aşamasındaydı. Sue da yirmi yılı aşkın anlatıcılık ve eğitmenlik birikimiyle Seiba’nın çatısı altında yer almasını istediğimiz değerli insanlar arasındaydı. Nazlı, Şeyda ve ben, güneşli bir günde Sue ile buluşup gelecek hayalleri kurmak için sözleştik. Ancak o gün Suruç Katliamı gerçekleşti, Sue ile buluşma öncesi, insanların yaşadıkları acıları yüreğimizde hissediyorduk ve yaşananlara çok üzülüyorduk. Toplantı gözyaşlarıyla başladı. Yıllardır çatışma bölgelerinde yaşamış insanları hikâyelerle şifalandırmış olan Sue bizi -yeni tanıştığı 3 kadını- şefkatle, sevgiyle sardı, sarmaladı. Bize hikâyeler anlatarak yara almış kalplerimize ferahlık üfledi. O gün orada Sue ile birlikte hayal kurmaya başladık. Temmuz 2016 için sözleştik; Sue Türkiye’ye gelecek ve ‘’Biyografik Hikâye Anlatımı’’ üzerine eğitim verecekti. Hayal gerçek oldu, Sue 12 Temmuz 2016 günü Türkiye’ye geldi. 15 Temmuz’da hep beraber Datça’ya gittik. O akşam katılımcılarla tanıştık, ertesi gün eğitime başlayacaktık. Her şey yolunda gidiyordu, ta ki gece yarısı ‘’Darbe oldu’’ haberi gelene kadar. O an, bu durumun bir darbe girişimi olduğunu bilmiyorduk, darbe oldu ve her yere ulaşım, özellikle yurt dışına ulaşım yasaklandı zannettik. Elbette ilk aklıma gelen şey ‘’Sue’yu ülkesine nasıl geri göndereceğiz?’’ oldu. Oysa Sue’nun gitmeye hiç niyeti yoktu, ‘’Kalırım burada, sorun yok. Ben İngiliz devleti ile IRA’nın çatışmalarının en yoğun olduğu yerlerde büyüdüm. Alışığım bombalamalara, olağanüstü hallere’’ dedi. Ertesi gün katılımcıların bazıları devlet memuru oldukları için görevlerine geri dönmek zorunda kaldılar. Yaşananların şokuna, korkusuna, acısına ekipten ayrılanların hüznü de eklendi. Ancak Sue tüm şefkatiyle ve dirayetiyle hepimizi sakinleştirdi. Şanslıydık; ülkedeki havanın ağırlaştığı, duygusal yoğunluğun zirve yaptığı bir dönemde Sue ile birlikte kâh gülerek kâh ağlayarak şifalandığımız bir hafta geçirdik. O eğitimden sonra Sue artık bir daha Türkiye’ye gelmez diye düşünüyordum. Ama beni şaşırttı. 2017 yılında ‘’İçimizdeki Mitoloji’’ adlı bir eğitimle yeniden geldi. En son geçtiğimiz ay 10 gün kadar buradaydı, 2 farklı eğitim verdi. Sue, 23-28 Nisan’da verdiği ‘’Hikâyeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?’’ eğitiminde ‘’Güneş Tanrıçası Amatarasu’’ adlı bir Japon miti anlattı:

    Çok eski zamanlarda dünyada sadece iki varlık varmış, Toprak Ana ve Gök Baba. Toprak Ana ve Gök Baba birleşmişler, bir çocukları olmuş; küçük, sevimli, kızıl saçlı bir kız çocuğuymuş bu. Adını Amatarasu koymuşlar. Anne babası Amatarsu’yu öyle çok sevmişler ki ona altın bir kolye hediye etmişler ve ona gökyüzünde çok güzel bir saray vermişler. Amatarasu altın kolyesinden yansıyan ışıkla dünyayı aydınlatır ve ışıtırmış, Güneş Tanrıçası diye anılırmış. Aradan zaman geçmiş, Toprak Ana ve Gök Baba’nın bir çocukları daha olmuş, parlak gümüş gri saçlı bir oğlan çocuğu… Onun adını da Suki koymuşlar. Suki’ye de gökyüzünde bir saray vermişler. Suki de gece vakti gümüş gri saçlarının ışığıyla dünyayı aydınlatırmış, Ay Tanrısı diye anılırmış. Toprak Ana ve Gök Baba birleşmişler, üçüncü bir çocukları olmuş, simsiyah yerlere kadar uzanan saçları olan bir oğlan çocuğuymuş bu. Adını Suza koymuşlar. Suza diğer çocuklardan farklıymış. Çok öfkeli, kızgın bir tabiatı varmış. Sürekli hırlar, gürlermiş. Toprak Ana ve Gök Baba, Suza’ya bir saray vermemişler, ona yağmur bulutlarını hareket ettirme, hava olaylarını düzenleme görevi vermişler.

    Bu esnada yeryüzünde Amatarasu’nun ışığı sayesinde yaşam başlamış; bitkiler, hayvanlar, insanlar oluşmuş. Yeryüzündeki herkes Amatarasu’yu çok severmiş. Bir tek Suza, Amatarasu’ya sinir olurmuş. Suza kendisine ait bir sarayının olmamasını adil bulmazmış. “Bir evim yok. Soğuk ve nemli tepelerde yaşamak zorundayım hep” dermiş kendi kendine.

    Günlerden bir gün Suza, Amatarasu’yu ziyaret etmeye karar vermiş. O yürüdükçe yer sarsılmış, her adımında şimşek sesleri yankılanmış. Amatarasu, Suza’nın sarayına doğru geldiğini anlamış ve kendi kendine şöyle demiş “Kolyemi çalmaya geliyor.” Saçlarını bir savaşçı gibi at kuyruğu yaparak toplamış, zırhını giymiş, okunu ve yayını almış. Samanyolu adı verilen yıldız nehrinin kıyısına varmış. Samanyolu’nun üzerindeki köprünün kenarında durmuş ve kardeşini beklemeye başlamış.

    Suza gelip de kardeşini savaşa hazır bir halde görünce “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. “Biliyorum, kolyemi çalmaya geldin” demiş Amatarasu. “Hayır, sadece ziyaret etmek istemiştim” diye karşılık vermiş Suza, “Sarayım olmadığı için üşüyorum ve yalnız hissediyorum.” “Sana inanmıyorum. Gerçekten dediğin gibiyse kılıcını bana ver” demiş Amatarasu. Suza kılıcını kardeşine uzatmış. “Buna artık ihtiyacın olmayacak” demiş Amatarasu ve kılıcı dizine vurarak üç parçaya ayırmış. O üç parçayı yerden almış, onları çiğnemiş ve Samanyolu nehrinin içine tükürmüş. O üç kılıç parçası, üç yeni yıldıza dönüşmüş. Amatarasu, ancak bundan sonra kardeşi Suza’nın sarayına girmesine izin vermiş. Suza sarayın güzelliğine inanamamış. Sıcak, sessiz ve çok güzelmiş saray. Altından odası varmış bir sürü. Sarayın çevresindeyse pirinç tarlaları ve yemyeşil çayırlıklar uzanmaktaymış.

    Suza ilk gün pirinç tarlalarında gezintiye çıkmış. O, pirinç tarlaları arasında ilerledikçe fırtına çıkmış, yağmur bulutları toplanmış, seller oluşmuş. Amatarasu’nun pirinç tarlaları seller altında kalmış, pirinçler mahvolmuş. Ertesi gün çayırlarda gezinirken öyle mutlu hissetmiş ki kendini; ayağını yere vurmuş. Bir anda çıkan rüzgâr çayırları uçurmuş, darmaduman etmiş.

    Suza misafir olarak çok problemli ve zor biriymiş. Niyeti kötü olmasa da sürekli etrafına zarar veriyormuş. İşler her gün daha da kötüye gidiyormuş. Ama Amatarasu kardeşine evimden git diyemeyeceği için dayanmaya çalışıyormuş.

    Bir gün Amatarasu yardımcılarıyla birlikte sakince oturmuş kumaş dokuyormuş. Dokudukları kumaşları tanrılara hediye olarak sunacaklarmış. Aniden tam tepelerinde büyük bir ses duymuşlar. Tavanın koca bir parçası çatlamış ve önlerine dökülmüş. Kafalarını yukarı çevirdiklerinde tavanın kopan parçasından kalan boşlukta Suza’yı görmüşler, Suza onlara bakıp gülümsüyormuş. Derken tavandan bir ip sarkmış, ipin ucuna vahşi bir at bağlıymış. At, Amatarasu ve yardımcılarının olduğu salona indiği anda etrafta delicesine koşmaya başlamış. Dikiş malzemeleri, dokudukları kumaş, her şey atın ayakları altında paramparça olmuş. O an Amatarasu “Yetti!” demiş, “Canıma tak etti!” diye bağırmaya başlamış “Gidiyorum. Kimsenin bana zarar vermeyeceği bir yere gideceğim ve bir daha da dönmeyeceğim” demiş.

    Amatarasu saraydan çıkmış, pirinç tarlalarının arasından geçmiş, yürümüş, ta ki bir mağaranın önüne gelene kadar. Mağaraya girmiş, mağaranın girişine kocaman bir taş koymuş ve girişi kapatmış. Öyle büyük bir taşmış ki bu, Amatarasu dışında kimse o taşı yerinden oynatamazmış.

    Taş mağaranın ağzını kapattığı an, dünya karanlığa bürünmüş. Işık yok olmuş, Güneş Tanrıça gitmiş. Yeryüzünde insanlar korkmuşlar, etraf birdenbire soğumuş. Tarlalardaki tüm mahsul ölmüş. Gece kuşları sürekli ötmekten yorgun düşmüşler. Karanlıkta yaşayan tüm ruhlar ve hayaletler ortalığa çıkmışlar, insanlar daha da korkmuşlar.

    Diğer erkek kardeş Suki dünyayı aydınlatmak için elinden geleni yapmış ama yeterli olamamış. Güneş Tanrıça olmadan dünya ölümün eşiğindeymiş. Bütün tanrılar toplanmış Amatarasu’nun kendini kapattığı mağaraya gitmişler. Dışarı çıkması için yalvarmışlar ama Amatarasu “Hayır, bir daha asla dışarı çıkmayacağım!” diye cevaplamış onları. Sonunda tanrılar çaresiz kalmışlar “Madem onu dışarı çıkmaya ikna edemiyoruz, o zaman onu kandırmanın bir yolunu bulalım” demişler.

                                                               Her birimiz bir tüy eklersek birimizin uçmasını sağlayabiliriz…

    Dünya üstündeki en iyi demirciye gitmişler. Ondan şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş parlaklıkta ve güzellikte bir ayna yapmasını istemişler. Demirci ateşini körüklemiş, sıcak metale şekil vermiş. Soğuyan metali çekiçle dümdüz yapmış. Onu parlatmış, ta ki o güne kadar yapılmış en iyi ayna olana kadar.

    Tanrılar ve tanrıçalar ayna ile birlikte mağaranın önüne dönmüşler. Aynayı mağaranın yakınındaki bir ağaca asmışlar. Ağacı mavi beyaz parlak mücevherler, rengarenk ipek kurdeleler ile süslemişler. Ağacın altına da dünyanın en güzel keteninden yapılmış bir elbise koymuşlar. Mağaranın önünde eğlenmişler, şakalar yapmışlar, hep birlikte çok güzel vakit geçirmişler.

    Amatarasu dışarıdan gelen sesleri duymuş ve merak etmiş “Dışarıda ne oluyor?” diye sormuş. “Hiçbir şey olmuyor Tanrıçam, sadece küçük bir eğlence” diye karşılık vermişler. Amatarasu daha dikkatle dinlemeye başlamış. Tanrılar kendi aralarında en iyi espriyi kimin yapacağını anlayacakları bir yarışma yapıyorlarmış. Bir yandan da içki içiyorlarmış, çok mutlularmış. Mağaranın içerisindeki Amatarasu’nun merakı iyice artmış “Dışarıda neler oluyor ve ben neden orada değilim” diye sormuş kendi kendine ama yine de dışarı çıkmamış.

    Amatarasu bütün çabalarına rağmen çıkmayınca tanrılar son kozlarını oynamak zorunda kalmışlar. Dans Tanrıçası da aralarındaymış, adı Azumi’ymiş. Dans Tanrıçası’nın genç ve güzel olduğunu düşünebilirsiniz ama Tanrıça yaşlı bir kadınmış ve çok iyi dans ediyormuş. Azumi herkesin ortasına geçmiş. Yerden bambu parçaları almış, onlardan bir yelpaze yapmış ve dans etmeye başlamış. Tanrıların o güne kadar gördüğü en çılgın dansı yapıyormuş. Aslan gibi kükremiş, kurbağa gibi sıçramış, küçük bir midilli gibi zıplamış ve tanrılar Azumi’nin yaptığı her şeye gülmüşler, gülmüşler. Azumi en çılgın hareketini en sona saklamış. Tanrılara arkasını dönmüş, eteğini kaldırmış ve poposunu sallamaya başlamış. Tanrılar çılgınca gülmeye başlamışlar. Amatarasu “Artık dayanamayacağım! Dışarıda neler olup bittiğini görmem lazım” demiş. Mağaranın ağzını kapatan taşı birazcık kenara itmiş. O anda bir güneş huzmesi mağaradan dışarı doğru yayılmış. “Bensiz nasıl kutlama yaparsınız? Neden kutlama yapıyorsunuz?” diye sormuş. Dans Tanrıçası demiş ki, “Tanrıçam senden daha güzel birini bulduk, onu kutluyoruz.” “Bu olamaz!” demiş Amatarasu. “Bakın, orada görebilirsiniz” deyip aynayı göstermiş Azumi. Amatarasu aynaya bakmış ve hayatında gördüğü en güzel gülümseyen yüzle karşılaşmış. O güzelliği yakından görebilmek için mağaranın ağzındaki taşı tümüyle itmiş ve dışarı çıkmış. Dünya yeniden güneş ışığıyla dolmuş. Aynaya bakmış ve “Bu dünyalar güzeli kadın da kim?” diye sormuş. Azumi “O sizsiniz Tanrıçam. Dünya üstünde kim sizden güzel olabilir? Lütfen bizi bir daha terk etmeyin, siz olmadan yaşayamayız” demiş.

    Tanrılar ağacın altında yerleştirdikleri elbiseyi getirmişler. Amatarasu’ya bu elbiseyi giydirmişler, onu mücevherlerle süslemişler ve hep birlikte sarayına götürmüşler. Yol boyunca şarkı söylemişler, dans etmişler çünkü Güneş Tanrıçası geri gelmiş.

    Saraya vardıklarında Suza hâlâ Amatarasu’nun sarayındaymış. Amatarasu, Suza’ya demiş ki “Kardeşim, anladığım kadarıyla senin de bir saraya, kendine ait bir eve ihtiyacın var. Sen nasılsan öylesin, tabiatını değiştiremezsin. Sen, sensin.” Amatarasu, Toprak Ana ve Gök Baba’dan rica etmiş, onlar Suza’ya okyanusun en derinlerinde bir saray vermişler. Suza orada her türlü kavgayı, fırtınayı çıkartmakta serbestmiş.

    Japonya’da bugün bile yılda bir kere insanlar ağaçları süslerlermiş. Dallarına mavi beyaz mücevherler, renkli kurdeleler asarlar, birbirlerine hediyeler verirlermiş, çünkü Güneş Tanrıça’nın bir daha onları terk etmesini istemezlermiş.

    ‘’Hikâyeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?’’ eğitiminde yukarıdaki hikâyeden yola çıkan alıştırmalar yaptık ve bir noktada kendi mağaralarımız üzerine konuşmaya başladık. O sohbette Sue, ISOS’un uzun yıllar kendi mağarası olduğundan bahsetti “Bilgimi, deneyimimi mağarama gelenlerle paylaşıyordum. Ancak bir zaman sonra artık mağaramdan çıkmam gerektiğini hissettim.” dedi.

    Sue’nun ağzından bu sözler süzülürken benim de gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Herkes endişeli bakışlarla bana döndü. Ben gülümseyerek “Mutluluktan ağlıyorum.” dedim ve bir süre konuşamadım, sessizce ağladım. Herkes saygıyla ve sevgiyle bekledi beni. Daha sonra şu minvalde konuştuğumu hatırlıyorum:

    ‘’Kurulduğu günden beri Seiba’nın uluslararası bir yapı olmasını arzu ettik, çünkü farklı kültürlerden, farklı yaklaşımlardan gelen anlatıcıların Türkiyeli hikâyeseverlerin ufkunu genişleteceğine, dağarcığını zenginleştireceğine gönülden inandık, halen de inanıyoruz. Ancak Türkiye’nin siyasi ve sosyal durumu yurt dışından davet ettiğimiz anlatıcıların, eğitmenlerin bazılarında çekincelere neden oldu; Türkiye’ye gelmekten korktular, davetimizi geri çevirenler oldu. Hatta bazen yurt dışından gelecek olan eğitmenlerimiz son anda gelişlerini iptal ettiler. Öğrencilerimize karşı zor durumda kaldık, verdiğimiz sözü tutamamanın mahcubiyetini yaşadık. Çok şükür, her zorluğun içinden sevgiyle, anlayışla ve dayanışmayla çıktık. Biz bu koşullarda hikâyelerin umut veren sesini çoğaltmaya ve yaymaya çalışırken, Sue’nun ışığı bize büyük destek oldu.

    Sue’nun ISOS’tan ayrılması ile bizim Seiba’yı kurma zamanlarımız birbirine çok yakındı. Sanırım bana mutluluk gözyaşı döktüren şey şu oldu: Sanki Sue dünyanın başka bir yerinde insanların onun ışığına, onun şefkatli sesine, onun sözüne ihtiyacı olduğunu sezmişti ve bu yüzden mağarasını bırakıp yollara düşmeye karar vermişti. Aynı zamanda biz de Seiba ailesi olarak hikâyelerin ışığıyla ve sıcaklığıyla Türkiye’yi aydınlatmayı, ısıtmayı öyle yürekten istemiştik ki İngiltere’deki güneş gibi parlak bir ışık kaynağını (Amatara-Sue) kendimize doğru çekmiştik. Sue mu mağarasından çıkması gerektiğini hissetti, bizim niyet gücümüz mü Sue’yu mağarasından çıkardı? Orası belli değil, önemli de değil. Önemli olan: Biz Seiba’yı kurduk, Sue da mağarasından çıktı ve Amatarasu gibi hikayelerle kalplere ışık ve sıcaklık yaymak için bir araya geldik.”

    Sözlerimi bitirdiğimde katılımcılarımızın da Sue’nun da gözleri yaşarmıştı. Mutluluk gözyaşları çoğalmıştı. Güneşli bir günde mutluluktan ağlamak ne güzel bir şey diye düşündüm.

    Sue, 3-8 Ağustos arasında ‘’Hikâye Adası’’ eğitimi için yeniden Türkiye’ye gelecek. Ben artık gelmez derken, o sıklıkla Türkiye’ye gelmeye başladı. Sue’nın saçtığı ışığın daha fazla Türkiyeli hikâyeseverle buluşmasına niyet ediyoruz ve hep birlikte nice güzellikleri örmeye devam diyoruz…

                                                                        Eğitim sırasında heyecanla oyun oynarken…

     

  • Şölen

    Seiba’nın hem eğitmen hem de danışman olarak yakın ilişki içerisinde olduğu İngiliz Anlatıcı Sue Hollingsworth, 23-28 Nisan tarihleri arasında “Hikâyeler Toplulukları Nasıl Dönüştürür?” atölye çalışması için İstanbul’daydı. Yılların deneyiminden süzülen bilgilerle donattığı dolu dolu altı gün yaşattı atölye katılımcılarımıza. Bu buluşmanın gerçekleşebilmesi için alan yaratabilmek bizi çok mutlu etti.

    Topluluklar her bir bireyin kendine has ve eşsiz katkısı ile gelişebiliyor. Her bir birey var oluşundaki biricik olanı ortaya çıkarabildiğinde ve bu biricikliği topluluğun hayrına sunabildiğinde bütünlük hissi yaşanıyor.

    Topluluk olmak üstüne çokça düşündüğümüz altı günün ardından bir bilgelik hikâyesinin hepimize iyi geleceğini hissettik. Her zamanki gibi, keyifle okumanız ve bol bol anlatmanız dileğiyle…

    Şölen

    (Kamerun, Batı Afrika)

    Bir zamanlar çiftliğinde kendisi için uzun saatler çalışan adamlarını ödüllendirmek isteyen iyi kalpli ve cömert bir şef yaşarmış. Aklına büyük bir şölen düzenleme fikri gelmiş. Bir sonraki akşam evinde vereceği şölene tüm adamları, kadınları ve çocukları davet etmeleri için haberciler göndermiş. Davetlilerin kutlamalar için yanlarında getirmeleri gereken tek şey bir su kabağı dolu şarapmış.

    Ertesi gün insanlar çok heyecanlılarmış. Tarlada çalışırken gürültücü bir biçimde bu olay hakkında konuşuyorlarmış. İşlerini bitirip evlerine döndüklerinde yıkanıp en güzel kıyafetlerini giymişler. Günbatımıyla birlikte yüzden fazla adam, eşleri ve çocukları yola dizilmişler. Yolda neşe içerisinde gülüyorlar, çaldıkları davullardan çıkan ritimle dans ediyorlarmış. Şefin evine vardıklarında aile reisleri, yanlarında getirdikleri şarabı bahçenin ortasında duran büyük toprak kabın içine boşaltmışlar. Kısa süre içinde toprak kabın yarısından fazlası dolmuş. Konuklar bu ferahlatıcı sıvıdan kendi paylarına düşecek olanı beklemeye başlamışlar.

    Şefin adamları arasında şölene katılmayı çok isteyen ama eğlenceye götüreceği şarabı olmadığı için arkadaşlarının önüne eli boş çıkmak istemeyen gururlu ve yoksul adam varmış.

    “Neden komşumuzdan biraz şarap almıyorsun?” diye sormuş adamın karısı. “Komşumuzun yeteri kadar şarabı var.”

    “Ama katılması serbest olan bir şölen için neden paramızı harcayalım ki?” demiş adam. “Hayır, başka bir yolu olmalı.”

    Adam kısa bir süre dikkatli bir biçimde düşündükten sonra karısına dönmüş ve “Şölene bir sürü adam katılacak ve her biri de elinde bir su kabağı dolusu şarap taşıyor olacak. Toprak kaba bir su kabağı su eklesem aradaki farkı kimse anlamaz” demiş.

    Kadın bu plandan oldukça etkilenmiş. Kocası su kabağını doldurmaya gittiğinde güzel bir yemek ve keyifli bir akşamdan birazcık zevk alma ümidiyle eve girmiş ve sahip olduğu tek küçük mücevherini üstüne taktığı bluzunu giymiş.

    Çift, şefin evine vardığında konukların getirdikleri şarabı toprak kaba boşaltmış olduğunu görmüş. Yoksul adam gergin bir şekilde ilerlemiş ve kendisinden öncekilerin yaptığını yapmış. Sonra diğerlerinin toplandığı yere gitmiş ve şarabın ikram edilmesini beklemeye başlamış. Sabırsızlanmaya başlamış, şarabın tadını dudaklarında hissetmeyi öyle çok istiyormuş ki, böyle hoş bir şeyi en son ne zaman hiçbir şey ödemeden tadabildiğini zar zor anımsıyormuş.

    Nihayet şef gelmiş ve adamlarının şerefine kadeh kaldırmış. Sonra adamlarını da kupalarını dudaklarına götürmesi için davet etmiş. Her biri şaraplarından birer yudum almış, yutmuş ve o ılık ateşi içlerinde hissetmek için beklemiş.

    Bir yudum daha almışlar, dillerinin üstünde ağır ağır dolaştırıp bekledikleri tadın kendini göstermesini beklemişler. Ama şarap su kadar tatsızmış. Misafirler odanın içinde dolanmaya ve utanç içerisinde öksürmeye başlamışlar.

    En sonunda adamlardan biri “Çok güzel bir şarap bu” demiş.

    “Gerçekten, bu şimdiye kadar tattığım en güzel şarap” diye onaylamış bir diğeri.

    “Tattığım en iyi hasat bu” diye eklemiş komşusu.

    Ama şefleri tam olarak ne döndüğünü biliyormuş. Adamların yanlarında getirdikleri su kabaklarında şarap yerine su olduğu gerçeğini saklama çabalarını komik bularak gülmüş.

    O koca toprak kabın içinde sudan başka hiçbir şey yokmuş. Şefin düzenlediği büyük şölende konukların içmesi için sunulan şey suymuş.

    Şef kendi aklınca bilge bir biçimde düşünerek “Şölene getirilen tek şey su ise o zaman sunulacak şey de sadece sudur” demiş.

  • İki Dilde Örülen Masallar

    24-26 Nisan tarihlerinde Yunus Emre Enstitüsü ve Jamia Millia Islamia Üniversitesi iş birliği ile Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde İki Dilde Örülen Masallar anlatıldı. Seiba’nın kurucularından sevgili Nazlı Ç. Azazi ve Anlatıcı Jessica Wilson, Anadolu, Hindistan ve İngiltere’den seçtikleri masallarını iki dilde anlattılar; Faysal Macit ise ritimleri ve müzikleriyle onlara eşlik etti. Etkinliğin ayrıntılarını haberimizde bulabilirsiniz. Keyifli okumalar…

    Yunus Emre Enstitüsü; Türkiye’yi, Türk dilini, Türk kültür ve sanatını dünyaya tanıtmak amacıyla 2009 yılında kurulmuş. O günden bugüne, yurt dışında elliden fazla kültür merkezine hayat vererek dilimizi öğrenmek isteyen yabancılara Türkçe eğitimleri vermişler. Ayrıca Türk kültür ve sanatının yayılması amacıyla dünyanın pek çok ülkesinde farklı kurumlarla iş birlikleri gerçekleştirerek kültür ve sanat faaliyetleri düzenlemişler.

    Enstitü, Nazlı Ç. Azazi ve Jessica Wilson’ı ilk olarak geçen yıl Ankara’da düzenlediği Herkes İçin Masallar etkinliğinde ağırlamıştı. İki anlatıcının anadillerinde yaptıkları ortak anlatı dinleyiciler tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Nazlı ve Jessica, bu yıl da Enstitü ve Jamia Millia Islamia Üniversitesi ortaklığı ile gerçekleşen etkinlikler için Hindistan’a uçtular. Faysal Macit eşsiz ritimleriyle ikiliye yolculuklarında eşlik etti.

            

    İlk anlatılarını üniversitenin Türkoloji Bölümü öğrenci ve akademisyenlerine yapan Nazlı ve Jessica, ikinci anlatılarını içinde Yeni Delhi’de yaşayan Türklerin de yer aldığı karma bir gruba yaptılar. Anlatıcı ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantısında ise hikâye anlatıcılığının Türk ve Hint kültürlerindeki önemine değinildi; farklı deneyimlerin paylaşıldığı verimli bir sohbet yapıldı.

    Masalın evrensel dilinin şemsiyesi altında farklılıkların ortadan kalktığı ve insanların bir araya geldiği nice etkinliklerde buluşmak dileğiyle.

    Etkinlik hakkındaki haberlere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

    http://www.yee.org.tr/tr/haber/iki-dilde-orulen-masallar-hindistanda

    https://www.haberler.com/yee-den-hindistan-da-iki-dilde-masal-anlatim-10795839-haberi/

    http://www.yenihaberden.com/yeeden-hindistanda-iki-dilde-masal-anlatim-etkinligi-502876h.htm

    http://www.memleket.com.tr/yeeden-hindistanda-iki-dilde-masal-anlatim-etkinligi-1383103h.htm

  • Gerçek masalın kıyafetine bürününce…

    Bu haftaki blog yazımızı İskoçyalı Anlatıcı Ruth Kirkpatrick ile yaptığımız röportaja ayırdık. Ruth, geçtiğimiz perşembe akşamı İstanbullu hikâye severlerle buluştu. Hafta sonu ise Anlatan Öğretmen Uluslararası Sertifika Programı’nın katılımcılarına eğitim verdi. Dünyaca ünlü Anlatıcı Ruth’u yakalamışken onu yakından tanıma fırsatını da kaçırmayalım dedik. Dileriz, hikâyelerini dezavantajlı çocuklarla iletişim kurmak, kendilerini ifade etmelerine ve şifalanmalarına katkı sağlamak için paylaşan Ruth’un etkileyici deneyimlerini ilgiyle okursunuz.

    Sevgili Ruth, Seiba takipçileri için kendini kısaca tanıtabilir misin?

    İskoçya’nın kuzey doğusunda doğdum ve büyüdüm. Hikâye Anlatıcılığı ailemde farklı bir yüzüyle vardı. Babam otobüs şoförüydü, çok fazla insan tanırdı; çok eğlenceli, hatta biraz da yaramaz biriydi. Gün boyu karşılaştığı insanların hikâyelerini bize eğlenceli bir biçimde anlatırdı.

    Okula başladığımda yazmaktan ve okumaktansa, konuşmayı, dinlemeyi ve şarkı söylemeyi daha çok sevdiğimi fark ettim. Tıpkı babam gibi insanları güldürmekten hoşlanıyordum.

    Üniversitede Sosyal Hizmet Uzmanı olmak üzere eğitim aldım. Önce karma gruplarla çalıştım; çocuklar, yaşlılar ya da bedensel engelli insanlarla. Birkaç yıl sonra sistem değişip belli bir alan seçmemiz gerekince ben çocuklarla çalışmayı tercih ettim. Çocuk koruma, çocuk istismarı, cinsel istismar, danışmanlık üzerine pek çok eğitim aldım. Çocuklarla iletişim kurmanın yollarını bulmak ve onların kendilerini ifade etmelerine yardımcı olmak beni her zaman ilgilendirdi.

    Hikâye Anlatıcılığı ile nasıl tanıştın?

    1991 yılında ailemi ziyarete gitmiştim. Annem kütüphanede çalışırdı. Bir gün beni kütüphaneye çağırdı, o akşam bir hikâye anlatısı olacakmış. Daha önce ne annem ne de ben bir anlatıcıyı dinlemiştik. Bana o unutulmaz akşamı yaşatan Anlatıcı Stanley Robertson idi. Ne aksesuarı ne ilgi çekici kıyafetleri ne de bir müzik aleti vardı. Kullandığı tek şey sesi olduğu halde öyle çok imge görebiliyordum ki. Sanki önümde bir hazine sandığı açılmıştı.

    Hikâye Anlatıcılığı’nı mesleğinde kullanmaya nasıl karar verdin? Bizimle paylaşabileceğin net bir an var mı?

    Evet, böyle özel bir an oldu, hem de Stanley’i dinledikten yıllar sonra. Öğretmenlerini deliye çeviren bir sınıf vardı; çocuklar oturmuyor, dinlemiyor, sakinleşemiyorlardı. Bir süredir iş arkadaşlarımla masal anlatmanın işe yarayıp, yaramayacağını değerlendiriyorduk. Bir gün sınıfta işler çığırından öyle çıktı ki, kalbim heyecandan güm güm çarparak eski bir Kelt masalı anlatmaya başladım. Büyülenmiş gibi oldular, adeta masal tarafından ele geçirilmişlerdi. Masalımın yarattığı etki karşısında şaşkına döndüm. O günden sonra anlatmaya başladım.

    2000 yılında Edinburg’daki Hikâye Anlatıcılığı Merkezi’nin direktörü Donald Smith mesleğimde anlatıcılığı kullanış biçimimden etkilenerek benimle görüşmek istedi. Deneyimli bir anlatıcının rehberliğini isteyip, istemeyeceğimi sordu. Çok mutlu olmuştum. Donald’ın önerdiği anlatıcı yerine ilk göz ağrım Stanley Robertson’ı tercih ettim. Stanley bana rehber olmayı kabul etti, pek çok masal öğrendim ondan. Öğrendiğim masalları çocuklarla yaptığım birebir çalışmalarda ya da grup çalışmalarında anlattım. Zamanla çocuklar masallarıma katıldılar ve kendi hikâyelerini oluşturmaya başladılar. Kendilerini ifade etme ve var olma halleri değişip, gelişti.

    Sonra bir yardım kuruluşu tüm İskoçya’da Hikâye Anlatıcılığı’nı geliştirmek için eğitimler vermemi teklif etti. Öğretmenlerle, sosyal hizmet uzmanlarıyla çalıştım. Onları, çocuklar ve ailelerle çalışırken Hikâye Anlatıcılığı’nı bir araç olarak kullanmaları konusunda cesaretlendirdim.

    Ruth, Anlatan Öğretmen grubuyla çalışırken…

    Yani hikâyeleri çocukların şifalanmasında bir araç olarak kullanıyorsun diyebilir miyiz?

    Hikâye Anlatıcılığı çok fazla ucu olan bir çatal gibi. Bir yandan dinleyerek, kimi zaman anlatarak iyileşirlerken bir yandan da iyi vakit geçirerek eğitim alıyorlar aslında.

    Son yıllarda Anlatıcılık bütün dünyada yükselişte. Sence bunun sebepleri nelerdir?

    Öncelikle hâlâ yeteri kadar yükselişte olduğunu düşünmüyorum. İnsanların masal anlatmanın yararlarını anlaması için hâlâ yapılacak çok şey olduğunu düşünüyorum. Benim için ideal olan masalların günlük yaşamımızın esas parçası haline gelmesi. Sadece özel günlerde yapılan bir etkinlik yerine çocukların eğitimlerinin bir parçası olarak her gün masal dinleyebilir olması. Masalları, yıllar içerisinde dalgalarla yıkana yıkana şekil almış ve bugüne gelmiş çakıl taşlarına benzetirim. İçlerindeki imgeler öyle bilgelikler taşır ki, bugün uğradığımız görsel saldırıya karşı ilaç gibidirler.

    Bazı ebeveynler masalları şiddet ya da korku öğeleri barındırdıkları için çocuklarına anlatmak istemiyorlar. Senin bu konudaki düşüncen nedir?

    Masallar sembol dilini kullanırlar, gerçek değillerdir. Çocuklar bunu kolaylıkla anlarlar ama yetişkinler anlamazlar. Zihinle yaşamak ile kalple yaşamak arasındaki farktan kaynakladığına inanıyorum bunun.

    Yani masalda yer alan kötü bir durumu, örneğin bir üvey annenin masal kahramanına hak ettiği gibi davranmayışını kendi hayatlarındaki karşılanmayan ihtiyaçlarla birleştirirler çocuklar. Beklentilerin karşılanmaması ise neredeyse bütün ailelerde yaşanır. Çocuklar masallar aracılığıyla yaşamın zorlukları ve çelişkileri ile mücadele etmeyi, kendilerini var etmenin yollarını öğrenirler. Gerçek hayatta başlarına gelmeden önce ölümle, kayıpla, yasla tanışırlar. Gerçekle, gazetelerde ya da televizyonlarda karşılaşmaktansa, önce masalın kıyafetine bürünmüş olarak karşılaşmak çok daha iyidir.

    Sence bugün Hikâye Anlatıcısı’nın sorumlulukları neler?

    Bugün anlattığımız masallara ulaşmamızı sağlayan bizden önceki Hikâye Anlatıcıları’nın adlarını anmanın ve bıraktıkları mirasın unutulmamasının önemli bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Masalları oldukları gibi korumayı da önemli buluyorum. Bazen ufak tefek değişiklikler yapabiliriz ama yapısal değişikliklerden uzak durmamız gerektiğine inanıyorum. Bazı Anlatıcılar şiddet öğelerini çıkarırlar, ben onları korumayı tercih ediyorum.

    Bir de sadece kendimizi değil, bütün Hikâye Anlatıcıları’nı temsil ettiğimizi ve bu alanın sahip çıkılması, zenginleştirilmesi gerektiği fikrini unutmamalıyız. Geçmişle olan bağımızı sağlam tutmalı, ancak yeni olanı deneyimlemekten korkmamalıyız.

    Anlatıcı olma yolunda ilerleyen insanlara önerilerin neler?

    Bazen yeni bir masal bulabilmek için canla başla uğraşan Anlatıcılarla bir araya geliyorum. Tabii ki kararlı ve çalışkan olmalıyız ama en sevdiğim masalları arayarak bulmadığımı, masalların beni bulduğunu söylemek isterim. Samuraylar 7 yıl eğitim aldıktan sonra kılıçlarına dokunmalarının yasak olduğu bir yıl geçirmek zorundalarmış. Öğrendiklerini iyice özümseyebilmeleri, hazmedebilmeleri için. Bunun Anlatıcılık için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Kitapların içine ya da eğitimlere gömülüp kalmamalıyız. Yaşamın tadını çıkarmayı bilmeli, mümkün olduğunca çok fazla insan ve kültürle tanışmalı, yaşam deneyimi kazanmalıyız.

    Son olarak, Seiba ile nasıl bir araya geldiniz?

    Seiba ile bir araya gelmemi Anlatıcı Jessica Wilson sağladı. Seiba, Anlatan Öğretmen Programı için eğitmen arayışındayken Jessica beni önermiş. Yıllar önce İstanbul’a gelmiş, burayı ve insanlarını çok sevmiştim. Benimle iletişime geçtiklerinde çok mutlu oldum. Anlatan Öğretmen Programı’nın eğitmenlerinden biri olarak buraya gelmek, bu harika ve yaratıcı öğretmenlerle bir arada olmak, üstüne bir de İstanbullu dinleyicilerle buluşmak çok güzel. Burada kendimi evimde gibi hissediyorum.

     

  • Şifa veren masalların Anlatıcısı Ruth Kirkpatrick İstanbul’da

    19 Nisan Perşembe akşamınızı güzelleştirecek bir haberimiz var! İskoçyalı Hikâye Anlatıcısı Ruth Kirkpatrick bu Perşembe akşamı Seiba’nın konuğu olarak DAM’da bir anlatı gerçekleştirecek. Geçtiğimiz yıl İstanbul’da yaptığı anlatı İstanbullu hikâyeseverlerden büyük ilgi görünce Ruth’u yeniden davet etmek istedik. Anlatı sırasında ardıl tercüme yapılacak, tek bir kelime bile kaçırmadan dinleyebileceksiniz.

    Ruth, 1986 yılından beri çocuk koruma ve eğitimde sosyal entegrasyon alanında çalışan deneyimli bir sosyal hizmet uzmanı. 2006 yılında kurduğu “Stories Allways” yapısı altında anlatıcılık eğitimleri veriyor. Özellikle dezavantajlı çocuklar ve yetişkinlerle yaptığı terapi seanslarında hikâyelerin iyileştirici gücünden yararlanıyor. Ruth’la Seiba blog için yapacağımız röportajı en yakın zamanda sizinle paylaşacağız.

    Gelelim bu haftanın hediyesine. Etkinlik öncesi iştah açıcı olarak Ruth’un anlattığı masallardan birini sizin için Türkçeye çevirdik. Dileriz severek okur, bol bol anlatırsınız. Geriye Ruth’un masallarını kendi sesinden dinlemek için DAM’a gelmeniz kalıyor. Hadi, bekleriz!

    Catty Flores’in Stories Allways kitabı için yaptığı illüstrasyonlardan biri

    TEK GÖZ, ÇİFT GÖZ, ÜÇ GÖZ

    Masal, Ruth Kirkpatrick’in Stories Allways kitabındaki İskoç versiyonundan Türkçeye çevirilmiştir. Masalın orjinali Grimm Kardeşler tarafından derlenmiştir ve dünyanın pek çok yerinde farklı versiyonları anlatılmaktadır. 

    Ailenizin biraz garip olduğunu düşünebilirsiniz; aslında birçoğumuz böyle düşünürüz. Ama az sonra dinleyeceğiniz masal gerçekten garip bir aile hakkında.

    Bir zamanlar üç kız kardeş ve anneleri varmış. Ortanca kardeşin tek gözü varmış. Gözü alnının tam ortasındaymış. Ona Tek Göz derlermiş. En büyük kız kardeşin üç gözü varmış. Bir gözü alnının tam ortasında, diğer iki gözü ise kafasının iki yanındaymış. Ona da Üç Göz derlermiş. Annelerinin dört gözü varmış. Kafasının iki yanında birer göz, kafasının arkasında bir göz, dördüncü göz ise alnının tam ortasındaymış. Üvey çocuk olan en küçük kardeşin gözleri ise alışkın olduğumuz yerlerindeymiş. Ona Çift Göz derlermiş. Kardeşler, belki diğer insanlara daha çok benzediği için, Çift Göz’ü kıskanırlarmış. 

    Çift Göz’e evdeki en ağır işler verilirmiş; temizlik, bulaşıkları yıkamak, ateşi yakmak. Akşam olup yemek vakti geldiğinde bütün aile sıcacık yemeklerini yerken Çift Göz’e bir kase sulu soğuk lapa düşermiş.

    Çift Göz her sabah erkenden koyunları ve keçileri tepenin üstüne otlatmaya götürürmüş. Hep aç olduğu için yaz ve sonbaharda yemişler ve meyveler toplayıp yermiş. Ama kış aylarında yiyecek bulmak mümkün değilmiş.

    Günlerden bir gün keçilerden biri çelimsiz bir yavru doğurmuş. Çift Göz bu yavrunun anne keçi tarafından ölüme terk edileceğini biliyormuş. Üvey annesini yavru keçiyi kendisine vermesi için ikna etmiş. Çift Göz bu küçük yavruyu çok sevmiş. Gittiği her yere kucağında taşımış, onunla konuşmuş, üzerine titremiş. Yavru keçi, Çift Göz’ün dünyadaki tek ve en iyi arkadaşı oluvermiş. 

    Bir kış günü yavru keçisiyle birlikte tepeye tırmanmış. Kendini öyle sefil, öyle mutsuz hissediyormuş ki, ağlamaya başlamış. Ta ki incecik bir ses “Neyin var tatlım?” diye sorana kadar ağlamış, ağlamış. 

    Çift Göz ağlamaktan kızarmış gözlerini kocaman açmış ve tuhaf, küçük bir adam görmüş. “Öyle açım ki, evde hiçbir zaman doyacağım kadar yemek yiyemiyorum” demiş. 

    “Sorun buysa,” demiş küçük adam “çözümü kolay. Keçinin kulağını okşayıp, ‘Mele keçim, mele, yiyeceğim yemekler ver seve seve’ demen yeterli.”

    Çift Göz küçük adamın dediklerini yapmış. Birdenbire bembeyaz bir örtü üstünde ziyafet sofrası belirmiş önünde. Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış. Tavuk, et, balık, salata, ekmek, artık aklınıza ne gelirse varmış sofrada. Güzelce doyurmuş karnını, “Artan yemekleri ne yapacağım?” diye sormuş hayıflanarak küçük adama.

    “A, hiç üzülme,” demiş küçük adam, “keçinin kulağını tekrar okşayıp, ‘Topla keçim, topla, yemekleri ortadan topla’ demen yeterli.” 

    Çift Göz bir kere daha küçük adamın dediklerini yapmış, yemekler geldikleri gibi birden gözden kaybolmuşlar.

    O günden sonra Çift Göz’ün yaşamı bütünüyle değişmiş. Her gün gizli bir ziyafet çekiyormuş. Artık akşamları o sulu, soğuk lapayı yemek zorunda değilmiş.

    Tabii bu durum üvey annenin gözünden kaçmamış. Hiç yemek yemediği halde Çift Göz’ün neden bu kadar sağlıklı göründüğünü anlamamış. Saçları ve gözleri parıl parıl, yanakları al almış. Akşam yemeğini yemeden uyumaya gidiyormuş.

    Bir gece Çift Göz yatmaya gittiğinde anne, kızlarını yanına çağırmış. “Dinleyin! Çift Göz bir şeyler çeviriyor. Neler döndüğünü çözmelisiniz. Yarın hayvanları otlatmak için tepeye gittiğinde sizden biri de onunla gitsin, gözünü bir an bile üstünden ayırmasın.” demiş.

    Ertesi gün Tek Göz üvey kardeşiyle birlikte tepeye gitmiş. Çift Göz önce çok sevinmiş, yol boyunca bir arkadaşı olacağı için mutlu olmuş. Ama vakit öğlene yaklaşıp da karnı acıkınca aklına bir fikir gelmiş. Tek Göz’ü uyutacak tatlı bir ninni söylemeye başlamış. Çift Göz ninniyi söyledikçe Tek Göz yavaş yavaş uykuya dalmış.

    Çift Göz hemen keçisinin kulağını okşamış, ‘Mele keçim, mele, yiyeceğim yemekler ver seve seve’ demiş. Önüne serilen yemekleri afiyetle yemiş, karnı doyunca ‘Topla keçim, topla, yemekleri ortadan topla’ demiş. Yemekler bir çırpıda ortadan kaybolmuşlar.

    Bir süre sonra Tek Göz esneyerek gözlerini açmış, “Bir şey kaçırdım mı?” diye sormuş. “Yooo…” demiş Çift Göz.

    Böylece akşam yaklaşırken evlerine dönmüşler. Çift Göz gene yemek yememiş ve erkenden uyumaya gitmiş. 

    Üvey anne Tek Göz’ü sıkıştırmış bir kenarda. “Eee, ne oldu? Ne yiyormuş, bir şey gördün mü?” diye sormuş kızına. “Hiçbir şey görmedim anne.” “Gözünü üstünden ayırmadın ama değil mi?” “Ayırmadım. Yani kısa bir süre uykuya daldığım zaman dışında…” “Ah, seni işe yaramaz yaratık. Sana gözünü üstünden ayırma demiştim. Neyse, yarın Üç Göz’ü göndereceğim” demiş. 

    Ertesi gün Üç Göz üvey kardeşiyle birlikte tepeye gitmiş. Çift Göz önce gene çok sevinmiş ama vakit öğlene yaklaşıp da karnı acıkınca başlamış ninnisini söylemeye. O, ninniyi söyledikçe Üç Göz’ün gözleri ağırlaşmış. Ama Çift Göz, Üç Göz’ün alnının ortasındaki gözün tam olarak kapanmadığını fark edememiş. 

    Keçisinin kulağını okşamış, önüne serilen yemekleri afiyetle yemiş, karnı doyunca yemekleri bir çırpıda göndermiş.

    Bir süre sonra Üç Göz esneyerek gözlerini açmış, “Bir şey kaçırdım mı?” diye sormuş. “Yooo…” demiş Çift Göz.

    Eve döndüklerinde Üç Göz, “Anne neler oldu bilemezsin” diyerek olan biten her şeyi ballandıra ballandıra anlatmış annesine. 

    Ertesi sabah Çift Göz keçisini bulamamış. Üvey annesine sormuş. “Artık keçi meçi yok! Keçin öldü!” demiş üvey anne.

    Çift Göz gözyaşları içinde tepeye koşmuş, biricik dostunu kaybettiği için çok üzgünmüş. Birden o küçük adam seslenmiş yine, “Neden ağlıyorsun tatlım?” “Artık bir keçim yok, üvey annem onu öldürmüş” diyerek ağlamaya devam etmiş kız. “Ya, bu çok üzücü ama sana acını hafifletecek bir önerim var. Üvey annenden keçinin kalbini iste ve onu bahçeye göm. Keçini aklında hiç çıkarma, onun için gözyaşı dök ve dua et. Onun anısını hep taşımalısın kalbinde. Bu sana da, keçine de iyi gelecektir” demiş.

    Kız minik adamın dediklerini yapmış, keçisinin kalbini bahçeye gömmüş, gözyaşları dökmüş, dualar etmiş. Ertesi sabah odasını dolduran altın rengi bir ışıkla gözlerini açmış. Işığın kaynağını bulmak için yatağından zıplamış ve pencereye doğru ilerlemiş. Bahçede, tam keçisinin kalbini gömdüğü yerde kocaman bir elma ağacı olduğunu görmüş. Ağaçtaki elmalar ne kırmızı, ne de yeşilmiş, som altından elmalarmış. 

    “Neye bakıyorsun öyle? Çabuk mutfağa, işinin başına!” diye bağırmış üvey annesi. 

    Tam o sırada oradan bir prens geçiyormuş. Prens elma ağacının önünde durmuş, hayranlıkla altından meyvelere bakmış.

    “Bu sizin ağacınız mı?” diye seslenmiş üvey anneye. 

    “Tabii ki, benim bahçemde olduğuna göre kimin ağacı olabilir?” 

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum.” 

    “Tabii…” demiş kadın, bir anda prense arkadaşça davranmaya başlamış. Elmalardan birini koparmak için uzanmış, ağaç birdenbire bütün dallarını fuupp diye yukarı, üvey annenin erişemeyeceği kadar yükseğe kaldırmış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” diye sormuş Prens.

    “Aslında hayır, benim değil, kızımın ağacı” demiş üvey anne ve hemen Üç Göz’e seslenmiş.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum” demiş Prens.

    “Tabii ki.” demiş Üç Göz, bir elma koparmak için elini uzatmış, ağaç bu sefer de bütün dallarını gövdesinin diğer yanında toplamış, öyle ki kız dallara ulaşamamış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” 

    “Aslında hayır, benim değil, kız kardeşimin ağacı” demiş Üç Göz ve hemen Tek Göz’e seslenmiş.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum” 

    “Tabii…” demiş Tek Göz, elini uzatmış, ağaç bütün dallarını gövdesinin diğer yanında toplamış bu kez, kız dallara ulaşamamış. Tek Göz diğerleri gibi bir seferde teslim olmak istememiş. Ağaca tırmanmış, ağaç silkindiği gibi kızı yere fırlatmış. 

    “Gerçekten sizin değil bu ağaç, değil mi?” 

    “Hayır” demiş Tek Göz.

    Tam o sırada ağaçtan bir altın elma düşmüş ve yuvarlana yuvarlana Çift Göz’ün ayaklarının önüne ulaşmış ve durmuş. 

    “Bu sizin ağacınız mı?” diye sormuş Prens.

    “Evet” demiş kız.

    “Elmalarınızdan bir tane satın almak istiyorum.” 

    “Tabii…” demiş Çift Göz. Elini ağaca uzatmış, bir altın elma pat diye düşüvermiş avucuna. 

    “Benimle gelip, birlikte yaşamak ister misin?” diye sormuş Prens.

    “Gelirim” demiş Çift Göz, “ama bana her gün lezzetli yemekler vereceğine söz verirsen.” 

    Çift Göz prensin atına binmiş ve prensin uzaklardaki sarayına doğru yola çıkmışlar. İkisi birlikte uzun ve mutlu bir hayat yaşamışlar. Elma ağacına gelince… Kimileri onun hemen ertesi gün kuruyup gittiğini söylemişler.