ÇEKİRDEKTEN ÇIKAN BİR YOL HİKAYESİ

“Hikâyeler çoğu zaman başka hikâyelerin bittiği yerde başlar. Çoğu zaman biz kendimizi başlayanı değil, biteni anlatırken buluruz. Doğrudur da. Yeni bir hikâyeye layıkıyla başlamak için, bir öncekini hakkıyla bitirmek gerekir. Zihinlerimiz anca böyle huzur bulur, hikâyeler her şeyden önce bizim için vardır. Yoksa evrenin düzeni sonsuz bir ırmak gibi kesintisiz akar gider, bizi duyar ama durup dinlemez.”

 

Aynı masada buluşan Bir Bulgar, bir Yunan, bir Türk neler konuşur?

Bir erik ağacının kökü, bir ailenin kökleriyle hangi toprakta buluşur?

Bu soruyu sorup da erik ağacının peşinden ailesinin köklerini aramaya çıkan bir anlatıcı olursa yolda ne hikâyeler biriktirir; neler neler fark eder de onları o tatlı diliyle nasıl anlatır…

Cevaplar Seiba’nın uluslararası sertifika programı Anlatıcının Yolu’nun ilk mezunlarından Handan Saatçioğlu Gürses’in bu hafta blog’umuz için yazdığı yazıda. Dileriz siz de kendinizden bir şeyler bulursunuz bu yolculukta. Keyifli okumalar…

Siz hiç Previşto diye bir erik duydunuz mu?

Previşto, ufak tefek, altın sarısı, oval şekilli bir erik türüdür. Tadı ucundan azıcık kayısıyı çağrıştırır. Kokusu ise bambaşkadır.

Öyle erik deyip geçmeyin… Previşto, çocukluğumdan damağımda kalan lezzettir.

Dedemle anneannemin Üsküdar’daki iki katlı evinin ferah bahçesindeydi Previşto. Kuzenlerle birlikte altında oynar, canımızın istediği gibi meyvelerini yerdik. Ufak tefek bir ağaçtı zaten, bir de meyve verdi mi dallarını aşağı aşağı eğerdi. Üst dallardaki meyveler içinse dedemin merdiveni çıkarmasını beklerdik. Tırmanmak yasaktı, dedem kıyamazdı ağacına. Haklıydı da, o altın sarısı meyveler başka hiçbir bahçede yoktu. Çarşıda pazarda da asla bulunmazdı.

Günlerden bir gün dedem ağacın sırrını verdi. “Bak kızım, bu Previşto. Göçerken bağımızı bahçemizi bıraktık ama ben sonra bu eriği aldım, getirdim. Bu erik buralarda yoktur. Bir gün bu eriği başka bir bahçede görürsen, bil ki onun soyu da Rumeli’ndendir, İskeçe’dendir.”

Dedemin geçmişine dair çok az şey biliyorum. Rumeli aksanını, Kurtuluş Savaşı sırasında öğrendiği zeybek dansını, Atatürk’le aynı bölgeden göçmüş olmasını… Ne tuhaf değil mi? İnsan hep kendini daha meşhur bir hikâyenin bir kenarında görmek istiyor.

Ben daha büyümeden dedem bu dünyadan göçtü.

Geride anneannem, anneannemin iki katlı bahçeli evi ve Previşto ağacı kaldı.

Aradan zaman geçti, ben büyüdüm. Çocukluğumun bahçesine eskisi gibi uğramaz oldum.

Bir bahar sabahı anneannem beni çağırdı: “Gel! Previşto öyle çiçek açtı ki, bunu görmen gerek.”  Gerçekten de görülmeye değer manzaraydı. Ağacın yaprakları, dalları görünmez olmuş, bembeyaz bir buluta dönmüştü. Çiçekler öyle sıkışıktı ki, dayanamayanlar dökülüp yerleri beyaza boyamıştı. O fotoğrafı çektim çekmesine ama şimdi kim bilir nerede… O zamanlar anlamamışım, kıymetini bilememişim.

Yaz geldi. O minnacık ağaç öyle bir erikle doldurdu ki dallarını, dayanamadı “çat!” diye ortadan ikiye ayrılıverdi. İki yıla kalmadan da güzelim ağaç kuruyuverdi. Yıllar yıllar sonra, bir başka hikâye anlatıcısından öğrendim ki, meyve ağaçları ölmeden önce pırnakıl çiçek açarmış. Tohumları toprağa yürüsün diye…

Annem ve anneannem çok üzüldüler ama vazgeçmediler. Giden Previşto’nun ardından yenisini beklediler. Her tarafa saçılan çekirdekler sağ olsun, bahçeyi erik ağaçları sardı ama hiçbirinden bizim Previşto çıkmadı. Ne diyeyim; erik ağacı çapkındır, her çiçekten ayrı toz alır. Sonunda o çekirdekten nasıl bir erik çıkacağını bilemezsiniz. Neyse, ben diyeyim üç, siz deyin beş yıl sonra bahçe toprağı en sonunda beklenen çocuğu doğurdu. Tadıyla kokusuyla Previşto ama rengi mor… Köşedeki eşek eriğiyle yaşanan aşkın meyvesi… Ailecek onu da bağrımıza bastık. Anneannem ve bahçesindeki erik ağacıyla birlikte her bayramda toplandığımız evi, yani ailemizin Kâbe’si, yine yerli yerindeydi.

Annem, anneannemin evi ve torun eriklerden biri…

Aradan zaman geçti, anneannem bu dünyadan göçtü. Tam 105 yaşında. Arkasında kutsal bellediğimiz evini bıraktı.

Anneannem evdi, dedemse bahçesindeki erik ağacı. Ve biz nerdeyse dört yıl eve kıyamadık, hiç dokunmadık. Boş da olsa her bayramda tavaf edip, anneannemin sofrasında yemek yedik.

Sonunda “çat!” diye titredi evin temelleri… “Yaşlandım artık, bu şehrin ağırlığını taşıyacak gücüm kalmadı,” dedi. Devran dönmüştü artık, içimiz istemese de ailemizin Kâbe’sini kente teslim edecektik.

İşte ben bu hikâyeyi anca o zaman hatırladım. Parça parça hep aklımdaydı belki ama evin yıkılacağını idrak ettiğim gün parçalar birbirini buldu; benim hikâyem de orada başladı: Çocukluğumuzun bahçesinden göçecektik ve göçerken Previşto’muzu da yanımızda götürecektik. Tıpkı dedemin bir zamanlar yapmış olduğu gibi…

Hikâyeler çoğu zaman başka hikâyelerin bittiği yerde başlar. Çoğu zaman biz kendimizi başlayanı değil, biteni anlatırken buluruz. Doğrudur da. Yeni bir hikâyeye layıkıyla başlamak için, bir öncekini hakkıyla bitirmek gerekir. Zihinlerimiz anca böyle huzur bulur, hikâyeler her şeyden önce bizim için vardır. Yoksa evrenin düzeni sonsuz bir ırmak gibi kesintisiz akar gider, bizi duyar ama durup dinlemez.

Bahçeden göçen erik ağaçlarının İstanbul’un betonuna karşı mücadelesi bir gün başka bir anlatının konusu olacak. Acısıyla tatlısıyla, sarısıyla moruyla, iyi niyetle çıkılmış bir yolun hayırlı haberlerini getirecek. Çünkü iyi niyet çoğu zaman başka bir iyi niyetin gönlünü çeler. En azından benim hikâyem bana bunu öğretti.

Anneannemin evine ve bahçesine veda ettiğimiz o günlerde ben durmadan, yukarıda okuduğunuz hikâyenin türlü versiyonunu anlattım. Özü hep aynı olan hikâye, her seferinde o anın ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden doğdu. Bazen cevap oldu, bazen şifa… Eh, anlatıcılığın da en büyük nimeti bu değil mi?

Günlerden bir gün erik ağacının hikâyesi şenlikli bir masada kök saldı. Masa da masaydı ha! Hani fıkralarda, “Bir Fransız, bir Alman… ya da bir Bulgar, bir Yunan, bir Türk…” diye geçer ya, başka bir ülke toprakları içinde tam da böyle bir masadayız. Tesadüfe bakın ki, o masada beni dinleyenlerin çoğu Balkan ülkelerinden geliyor. İşte tam da bu yüzden erik ağacı yeniden çiçek açtı. Bir Bulgar, bir zamanlar o topraklara göç eden Türk kavimlerinin yanlarında ayva fideleri getirdiğini anlattı. Bir Yunan bir ağacın etrafında büyüyen bir ailenin şarkısını söyledi. Bir kez daha parçalar birbirini buldu, ne kadar benzer olduğumuzun bir daha farkına vardık.

Ertesi gün masadakilerden dünya tatlısı bir Bulgar kız, Yanina, yanıma geldi ve dedi ki:

“O Previşto dediğin erik, bizim Janka olabilir.  Gelip görmek ister misin?”

Sohbet uzadı. Ben dedemden bahsederken o da hikâye anlatıcısı olan büyük annesini anlattı. Sonra bir baktık ki, o zamanların İskeçe’sinin büyük çoğunluğu Yunanistan topraklarında olsa bile dedemin doğmuş olması muhtemel köyler Bulgaristan sınırları içinde… Tam iki sınır arasında, Rodop dağlarının tepesinde… Bir baktım, erik ağacının gölgesi bir arpa boyu yol olmuş. Ben de kendimi çocukluğumun bahçesine veda ederken dedemin evine döndüğüm bir yolculukta bulmuşum.

Arda Nehri…

Yanina, bana bu yolculuk fırsatını neredeyse altın tepsi içinde sunmuştu. Ben daha leb demeden o dört etaplı, iki hikâye geceli bir programı hazırlamış karşıma geçmişti. Sonradan anladım ki, anlattığım hikâye Yanina’nın kalbindeki başka bir hikâyeye dokunmuş. Yanina şehirde büyümüş, ama dedeleri nineleri hep toprak insanıymış. Zaten bir zamanların Bulgaristan’ında hayatın nabzı köylerde atarmış. Yaklaşık 30 yıl önce doğu blokunun çökmesi ve ülkenin serbest ekonomiye açılmasıyla birlikte çok zor günler yaşanmış. Köylüler serbest pazara ve mafyaya karşı kendini savunamamış. Aç kalmışlar. Kimi isteyerek, kimi mecburen yaşadıkları toprakları geride bırakıp şehirlere inmişler. Şimdi Bulgaristan’ın neredeyse %80’i şehirlerde yaşıyor ve köyler neredeyse bomboş. Geride sadece inatçı ihtiyarlar kalmış. Yüzlerce yıldır toprakla içli dışlı yaşayan halkların kadim bilgileri onların hafızasında yaşıyor.

Yanina dedelerinin ve ninelerinin acı hatıralarının arkasından “ah vah” etmek yerine, çocukluğunun karanlık gölgesiyle yüzleşmeyi tercih etmiş. Hatta bu iş için bir dernek kurmuş. Şehirde doğup büyüyen gençleri hâlâ inatla köylerde yaşayan yaşlılarla bir araya getiriyor. Böylece hem yaşlıların gönülleri şenleniyor hem de bir zamanların kadim geleneklerini yeni nesillere aktarma fırsatı buluyor.

Yanina’nın gözünde ben de o şehirli gençlerden farklı değildim. Dedem hayatta olmasa da, dağın başında beni bekleyen bir erik ağacı olduğunu hayal etmiş, beni o köye götürmek için can-ı gönülden çalışmaya başlamıştı. İkimizin arasında örülen hikâye tam bir muhabbete dönüşmüştü. Hani iyi niyet çoğu zaman başka bir iyi niyetin gönlünü çeler demiştim ya, belki de işin sırrı kendi kişisel hikâyelerimizi içtenlikle paylaşabilmek ve başka hikâyeleri dinlemekten geçiyordur. Maya bir tuttu mu, öyle dostlukların kapısı açılıyor ki…

Neyse bu da başka bir anlatının konusu olsun deyip hikâyemize dönelim. Planlar yapıldı, yolculuk haftası geldi çattı. Yola çıkacağım hafta çok heyecanlıydım, oysa Yanina’nın sesi soluğu çıkmıyordu. İçim sıkılmaya, bir şeyler yolunda gitmiyor diyerek huzursuz olmaya başlamıştım. Sonunda ondan bir haber geldi:

“Hastanedeyim. Hamileyim.”

“İstersen yolculuğu erteleyebiliriz.”

“Hayır, ertelemeyelim. Sen gel.”

Sonra Yanina’dan yine haber almaz oldum. İki gün sonra gelen mesaj daha da şaşırtıcıydı.

“Dedemi kaybettim.”

“İstersen yolculuğu erteleyebiliriz.”

“Hayır, ertelemeyelim. Nasılsa hamile olduğum için aileden hiç kimse cenaze törenine katılmama izin vermeyecek. Sen gel.”

Sofya’ya vardığımda ikimiz de başka bir zamana ayak basmıştık. Aynı anda birden fazla geçmişi, bugünkü arayışlarımızla yaşadığımız bir zamana… Zaten tüm yolculuklar her şeyden önce kendini bulmak için yapılmaz mı? Neyse, bu da başka bir anlatının konusu olsun, biz gene hikâyemize dönelim. O hızla arabaya atladık, vardık Rodop dağlarına… Ben kaybolan çocukluğumun peşinde koşarken, Yanina dedesinin yasını benimle tutuyor yolda bulduğumuz türlü erik ağacının olgunlaşmamış meyvelerinin tadına bakarken karnındaki bebeği besliyordu. Bense eriklerin boy ve şekillerine göre çeşitli tahminlerde bulunuyor, hem yabancı hem de çok tanıdık bu topraklarda çok eğleniyordum. Dedemi çoktan bulmuştum bile; girdiğimiz restorandaki aşçının babacan bir tavırla biberlerini övmesi, taş duvarların üzerine konmuş çiçekle sebzelerin iç içe geçtiği bahçeler gibi gördüğüm binbir türlü manzara dedemin sesini kulaklarıma kadar getirmişti.

Sonunda binbir uğraşla dedemin ya da onun babasının doğduğu, Arda Nehri’ne bakan bir dağın yamacındaki köye vardık. Köyde kayıtlı sekiz kişi vardı ve onlardan birini bulmamız neredeyse bir saatimizi aldı. Ne şanslıyım ki, karşımıza çıkan iki insandan biri benim uzak akrabamdı. Akrabam olduğunu bizim aile soyağacımızla uğraşan bir amcamız sayesinde anlamıştım. Ama öyle olmasa da yine hissederdim aramızda bir yakınlık olduğunu. Halim Amca, fiziken benzemese de haliyle tavrıyla tıpkı dedem gibiydi. Her şeyden önce kullandığı dille… Kısa ve tekerlemeli konuşma biçimi, hayvanlardan ve bitkilerden bahsedişi, seçtiği kelimeler… Beni hiç şaşırtmıyordu. Dedim ya, dedemin sesi kulaklarımdaydı. Bir anlatıcı olarak bu topraklarda köklerimi arayabilirdim.

Halim Amca’yla ertesi gün dedemlerin evine çıkmak için sözleştik. Sabah bir araya geldiğimizde, Halim Amca çok heyecanlıydı. “Dedenlerin evi en tepede,” dedi. “Yol boyunca daha pek çok ev var.”

İşte yolumuza çıkan evlerden biri…

Yol boyunca Halim Amca’nın hikâyeleri de bize katıldı. Her harabenin önünde tek tek durduk, bir zamanlar o evde yaşananların haberlerini aldık. Yanina, yol boyunca karşımıza çıkan türlü erik ağacında benim dedemi gördü. Beni dedeme kavuşturdukça, kendi acısını hafifletti. Benim ziyaretim ise Halim Amca’ya yakın zaman önce kaybettiği annesinden bir haber gibi gelmişti. Suratında kocaman bir gülümseme ve dolu dolu olan gözleriyle bir harabeden diğerine çocukluğunu yaşıyordu. Tatlının yanında acı anılarını… Boşalan köyleri, açlığı, sefaleti, dedeleri, nineleri, toprağa küsen torunları… Anlattıkları Yanina’nın hikâyesiydi. Üçümüzün hikâyesinde tüm zamanlar birbirine karışmıştı.

Yavaş yavaş dağın tepesine tırmandık. Biz tırmandıkça harabeler bile harabelikten çıktı. Buradaki kalıntılar daha da eskiydi, geride temel taşlarından başka pek bir şey kalmamıştı. Hikâyeler de değişmişti. Bu evlerin kimisinde kayıp ruhlar barınmıştı, kimisinin bahçesinden altın çıkmıştı. Altınlar kimisine hayır getirmişti, kimisine şer… Eh, doğru değildi tabii ağaç altında gizlenen dünyalıklara el uzatmak…  Bir yandan da “Az kaldı,” diyordu “Dedenlerin evi te yukarıda.” Bizi iyi ağırlamak için çırpınan Halim Amca’nın hikâyeleri başka bir zamana akıvermişti; Balkan savaşlarına, dede ve ninelerinin kaçak göçek hayatlarına… Oradan da hiç tanıyıp bilmediği dedeme… Muhtemelen dedem de Balkanlar’da bitmeyen huzursuzlukların yüzbinlerce kurbanından biriydi. Üstelik oldukça şanslı bir kurbandı, Osmanlı diploması sayesinde tütün eksperi olarak (o zamanlar hayli prestijli bir iş) Türkiye’de iş bulmuş, İstanbul’da evlenip aile kurmuştu.

Dedem bir muhacirdi. Savaşın ardından göç etmek, başka bir toprağın parçası olmak, o kimliği kabullenip kendine bir yer edinmek hiç kolay değil. Bu dünyada öyle çok acı, hepimizin ruhuna düşmüş öyle çok gölge var ki… Elbette düşmüştür onun payına da bir şeyler. Benim kentsel dönüşümün ortasında kaybettiğim çocukluğumun yasını tutmam gibi, Yanina’nın dedesini kaybetmesi gibi, Halim’in artık kimsenin yaşamadığı bir köyde kıt kanaat hayata tutunması gibi… Küçük dertler var, büyük acılar var. Ne olursa olsun, yeniden başlamak, hayata yeniden tutunmak gerek… Bazen her şeyi unutmak pahasına… Neyse, bu da başka bir anlatının konusu olsun, biz gelelim dedemin bir hikâyeyi bitirip başka bir hikâyeye başladığı yere; Altın sarısı Previşto’ya…

Dedem de yıllar sonra ne yapıp ne edip güzelim erik fidanını yeni evinin bahçesine taşımış; acısıyla, tatlısıyla bir göç yolculuğunu tamamına erdirip yeni vatanına ektiği leziz bir meyveye dönüştürmüştü. Torunların ağzına layık tatlı bir miras… Ne güzel bir son ve ne güzel bir başlangıç değil mi? Nasılsa evren kendince akıp gidiyor. Bitenin hakkını vermek, yeniye layıkıyla başlamak bizim elimizde…

Latinka  ve Lyubina büyük dedemlerin yaşadığı iki köy, Türkçe isimleri Sinanlar ve Türkürpek…

Peki bizim yolculuğumuzun mutlu sonu nerede gelsin?

Sonunda onca hikâyenin arasından dedemlerin en tepedeki evinin kalıntılarına vardık. Bilin bakalım ne gördük? Temel taşların arasından sıyrılan iki erik ağacı inatla dikiliyordu; elbette Previşto. O yaz içinde yıkılacak olan anneannemin evinin ya da ailenin yitip giden Kâbe’sinin ardından yeni bir hayal… Uzak ama tanıdık topraklarda bir dikili ağaç… Sayesinde gelen yeni dostluklar, arayışlar, yollar, yolculuklar…

Ağaçları gören Yanina neşeyle bağırmaya başladı:

“Dedim işte! Janka bu! Yuvarlak da olur, oval de!”

Halim Amca, yanında getirdiği bir kavanoza toprak doldurup anneme hediye etti.

Hepimiz sevinçten çılgına dönmüştük.

O dağdan aşağı inerken hepimiz dopdoluyduk. Dönüş yolunda attığım her adımda dedem Mesut Bey’e teşekkür ettim.

Ha, bu arada unutmadan, bizim en eski Previşto ölmeden pırnakıl çiçek açmıştı ya, çekirdekleri toprakta can bulsun diye… Şimdi çocuğu annemin bahçesinde büyüyor.

Artık o çekirdekten ne çıkarsa kabulümüz… Sarı da olabilir, mor da…

 

Post A Comment